e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 28 Issue : 2 Year : 2022

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login Copyright Transfer Form
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 7 (2)
Volume: 7  Issue: 2 - 2001
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - VI

2.Hippocampal Volumetric Measurements in Healthy Adults: Validation Study
Demet KINAY, Hülya YETİŞ, Reha TOLUN, Candan GÜRSES, Betül BAYKAN, Ayşen GÖKYİĞİT
Pages 1 - 12
Bu çalışmanın amacı, dirençli temporal lob epilepsisi nedeniyle cerrahi adayı olan hastalarda klinik tanı aracı olarak kullanılmadan önce, merkezimizde hippokampus volümleri için normal değerlerinin belirlenmesi ve ölçüm tekniğinin doğruluk ve güvenilirliğinin değerlendirilmesidir. Geçerlilik çalışması için hippokampus volüm ölçümleri sırasında gözlemciler arasındaki ve bir gözlemcinin kendi içindeki değişkenlikler araştırılmıştır. Bu amaçla volüm ölçümleri iki deneyimli gözlemci tarafından bağımsız olarak 20 kişide yapılmış ve bu gözlemcilerden biri tarafından aynı grup içindeki 10 kişide 3 ay sonra tekrarlanmıştır. Gözlemcilerin tekrarlanan ölçümlerle aynı sınır işaretleriniseçmeleri için eğitilmeleri gözlemciler arasındaki farklılıkları önemli ölçüde azaltmıştır. Çalışmamızda gözlemciler arasındaki ölçüm farkı sağ ve sol hippokampus için sırasıyla ortalama 92 (SD=206.5) mm³ ve 92 . 7 (SD= 198.5) mm³ olarak bulunmuştur. Birgözlemcinin tekrarlanan sağ ve sol hippokampus ölçüm farkları sırasıyla ortalama 38 (SD=85) mm³ ve 57 (SD= 107) mm³ ' dir. Gözlemciler arasında veya bir gözlemcinin kendi içinde görülen değişkenlikler sağ ve sol hippokampus için oluşturulan normal değerlerimizinbir SD'nin altındadır(1 SD= 546 and 474, sırasıyla). Gözlemciler arasında ve bir gözlemcinin kendi içinde tekrarlanan ölçümleri arasında hesaplanan korelasyon katsayısı değeri sol ve sağ hippokampus için 0.92 ve 0.98 arasında değişmektedir. Sağ ve sol hippokampusortalama mutlak volüm değeri sırasıyla 4119 mm³ ve 4039 mm³ olarak ölçülmüştür. Sağ vesol hippokampus arasında asimetri derecesinin belirlenmesi için (sol H-sağ H/sol H+sağ H) formülü kullanılmış ve ortalama volüm farkı değeri -0.009 (SD=0.024) olarak hesaplanmıştır. Sağ ve sol hipokampus ortalama volüm değerleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Hippokampus volüm değerlendirmesi, gereken teknik özelliklerin yerine getirildiği tecrübeli merkezlerde yüksek derecede doğrulukla yapılabilir.
The purpose of this study was to establish normative values for MR imaging-based volumetric measurements of the hippocampal formations and to evaluate the accuracy and reproducibility of these measurements before applying this technique to the patients with medically refractory temporal lobe epilepsy who are surgical candidates.in our validation studies we estimated intra and interobserver reliability using a multipl person, test-retest paradigm . Far assessment of interobserver reliability, a set of mesurements obtained by one of us from 20 healthy volunteers was compared with the measurements obtained by another of us. Far assessment of test-retest reliability of the volum measurements, the 10 MR imagings were remeasured by one of us afrer at least 3 months . When the observers trained together and agreed on anatomic landmarks , interobserver differences was reduced. The average interobserver difference was 92 (SD=206.5) mm³ for right HF measurements and 92.7 (SD= 198.5) mm³ for left HF measurements . The average intraobserver differences was 38 (SD= 84 .7) mm³ for right HF measurements and 57 (SD= 107.4) mm³ for lefr HF measurements. These average error values were well under 1 SD of the normal control mean for right and left HF ( 1SD= 546 and 474 mm³ , respectively) volume. Interobserver and intraobserver correlation coefficients far left and right hippocampal volume ranged from 0.92 to 0.98. in healthy volunteers aged 20-38 years, the mean right and left hippocampal volumes were 4119 mm3 and 4039 mm³ , respectively. The mean hippocampal formation asymmetry index (L-R/L +R ratio) which was established to determine the degree of asymmetry between sides was -0.009 (SD=0.024). We have not found a signifıcant rightleft hippocampal volumetric discrepancy in normals. The results demonstrate that MR-based volumemeasurements can be made with high precision and reproducibility in experienced centers when using appropriate technical principles.

3.Magnetic Resonance Imaging (MRI) Volumetric Measurements of Hippocampus in Intractable Temporal Lobe Epilepsy: Comparison With Visual Analysis.
Demet KINAY, Candan GÜRSES, Rezzan TUNCAY, Hülya YETİŞ, Reha TOLUN, Betül BAYKAN, Ayşen GÖKYİĞİT
Pages 13 - 24
Bu çalışmanın amacı, standard ve temporal loba yönelik özel protokolle çekilen manyetik rezonans görüntülemelerde (MRG) subjektif görsel değerlendirme ile volümetrik incelemenin hippokampus sklerozunu (HS) saptamadaki duyarlılıklarını karşılaştırmaktır. Dirençli temporal lob epilepsili 39 hastada MRG çalışmaları 1.5 T gücünde cihazla yapılmıştır. Temporal loba yönelik MRG protokolü 3D "inversion recovery" (IR) ve 3D T2 ağırlıklı incelemelerden oluşmuştur. Ayrıca tüm hastalar 4 mm kesit kalınlığında FLAIR sekansı ile incelenmiştir. Volümetrik inceleme oblik koronal 3D IR görüntülerinde yapılmıştır. Volümetrik incelemede 28 hastada unilateral, 3 hastada bilateral asimetrik, 2 hastada bilateral simetrik hippokampus atrofisi saptanmıştır. Volümetrik incelemede unilateral ve bilateral simetrik HA saptanan hastalarda, temporal loba yönelik protokolle yapılan MRG'lerin görsel değerlendirme bulguları volümetri bulguları ile uyumlu bulunurken,bilateral asimetrik HA olan hastaların hiçbiri görsel olarak tespit edilememiştir. Temporal loba yönelik protokolle yapılan MRG'lerin görsel değerlendirmesinde unilateral veya bilateral HA saptanan hastaların %48'inde standard MRG incelemeleri normal bulunmuştur. Sonuç olarak, dirençli temporal lob epilepsili hastalarda MRG incelemeleri temporal lob protokolü ile yapıldığında, görsel değerlendirme unilateral hippokampus sklerozunusaptamada volümetrik inceleme kadar duyarlıdır, ancak bazı hastalarda bilateral HS'yi ayırt etmede yetersiz kalabilmektedir. Bununla birlikte standard MRG incelemeleri HS tanısı için yetersizdir.
The purpose of our study was to compare the sensitivity of magnetic resonance imaging(MRI) volumetric measurements of the hippocampal formation with that of subjective visual assessment performed on standard MRI seans and temporal lobe protocol MRI seans in detecting hippocampal sclerosis (HS). Thirty-nine patients with intractable temporal lob epilepsy were studied at 1.5 T. Temporal lobe protocol MRI seans consisted of three-dimensional (3D) IR and 3D T2 weighted images. In addition, all patients were scanned with FLAIR sequences with 4 mm slices. Volumetric analysis was performed on the oblique coronal inversion-recovery (IR) three-dimensional (3D) volume images. Volumetric analysis demonstrated unilateral hippocampal atrophy (HA) in 28 patients,bilaterally symmetric HA in 2 patients, and bilateral asymmetric HA in 3 patients. Although the visual assessment of temporal lobe protocol MRI scans correctly lateralized the patients with unilateral and bilateral symmetric HA by volumetric analysis, none of patients with bilaterally asymmetric HA was deteeted by visually. in 48% of patients withunilateral or bilateral HA which was deteeted with the visual assessment of temporal lobe protocol MRI seans, the results of standard MRI seans were normal. When MRI seans for the evaluation of patients with intractable temporal lobe epilepsy are done with temporal lobe protocol, visual assessment is similar to volumetric analysis in deteeting unilateral HS but is unlikely to identify bilateral HS in some patients. Standard MRI seans, on the other hand, are inadequate for diagnosis of HS.

4.Visual Evoked Potentials in Photosensitive Epilepsy
Ahmet GÖKÇAY, Figen GÖKÇAY, Neşe ÇELEBİSOY, Özgül EKMEKÇİ, Dilek DEMİR KIYLIOĞLU, Hatice KARASOY
Pages 25 - 30
Fotosensitif epilepsi toplumun 3000'de birinde görülür. Başlangıcı sıklıkla 7-19 yaş arasındadır. Fotosensitif epilepsilerde flaş ve patern görsel uyarılmış potansiyellerde (F-VEP, PR-VEP) değişik anormallikler tanımlanmaktadır. Fotosensitivite özelliği görsel sistemdeki hipereksitabiliteye bağlı olabilir. Bu çalışmada EEG de fotoparoksismal yanıtıolan 32 olguda PR-VEP değerlendirildi. Latans ve amplitüd değerleri normal sınırlarda bulundu. Olguların 24'ünde yaklaşık 1 yıldır klinik nöbet gözlenmemişti. Klinik nöbeti olan 5 olgu ise VPA alıyordu.
Photosensitive epilepsy is a condition that affects I in 3000 of the population. Themost common ages of onset of photosensitive epilepsy ranges from 7 to 19 years. Various abnormalities in flash and pattern reversal visual evoked potentials have been described in photosensitive epilepsy. Hyperexcitability in visual system may accountfor photosensitivity. We studied PR- VEPs in 32 patients with photoparoxysmal response. Pattern reversal VEPs were within normal limits for latency and amplitude. Twenty four patients were seizure free for approximately 1 year but showed photoparoxysmalresponses in the EEG. The normality of the PR-VEPs recorded in the absence of epileptiform activity may support the integrity of the visual system. Five cases with clinical seizures were on VPA therapy.

5.Electrical Status Epilepticusduring Slow Sleep and Epileptic Syndromes
Özgül EKMEKCİ, Ahmet GÖKÇAY, Hatice KARASOY, Ayfer ÜLKÜ
Pages 31 - 42
Yavaş uykuda elektriksel status epileptikus (ESES) bazı epileptik sendromlarla birlikte görülen bir elektroensefalografi bulgusudur. Bu sendromlar; Landau Kleffner sendromu (LKS), yavaş uykuda sürekli diken ve dalga ile epilepsi (CSWS), çocukluğun benign sentrotemporal dikenli epilepsisidir (BECTS). Bu sendromların klinik ve EEG özelliklerinde varyasyonlar bulunmaktadır. Bu çalışmada, ESES'li 11 hasta retrospektif olarak değerlendilirmiştir. Olguların 7'si CSWS, 2'si LKS, 2'si BECTS olarak değerlendirimiştir.
Electrical status epilepticus during slow sleep (ESES) is an EEG pattern which occursin some epileptic syndromes . These syndromes are Landau Kleffner syndrome (LKS), Continuous spike and wave during slow sleep (CSWS) and Benign epilepsy of childhood with centrotemporal spikes (BECTS). Variations in the degree of clinical and EEG features have been described in these syndromes. İn this article, 11 patients with ESES were evaluated retrospectively. Seven had CSWS, two had LKS and two had BECTS.

6.Mismatch Negativity in Music Talented
Korkut YALTKAYA, Hülya AYDIN, Ferah KIZILAY, Berrin AKTEKİN
Pages 43 - 48
İşitsel olaya ilişkin potansiyelin uyumsuzluk negativitesi (MMN) sık standart stimuluslar arasından seyrek deviant işitsel stimulusların verilmesi ile oluşur. Uyumsuzluk negativitesinin sesin santral reprezentasyonunun tek objektif ölçümü olduğuna inanılmaktadır.Bu çalışmaya 11 müzik yeteneği olan (yaş ortalaması 26,6±4,7) ve 11 normal kontrol (yaş ortalaması 23,4±7,2) olgu alındı. İşitsel stimuluslar 1000 Hzstandart (%80) ve 900 Hz deviant (%20) olarak verildi. Uyumsuzluk negativitesi latansı müzik yeteneği olan grupta normallere göre daha kısa olarak bulundu ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı idi. Amplitüdler arasında farklılık saptanmadı.
Physically deviant auditory stimuli occuring among frequent (standard) stimuli elicit themismatch negativity (MMN) of the auditory eventrelated potential (ERP). Mismatch negativity (MMN) is believed that provides a unique, objective measure of the central representation ofa sound.in this study, 11 normal healty volunteers (mean age 23,4±7,2 years) and 11 musicians (mean age 26,6±4, 7 years) were included. Auditory stimulus blocks were presented to ali subjects 80% of the stimuli in each block were standard of 1000 Hz and 20% were deviants of 900 Hz. MMN latency was significantly shorter in musicians than normal subjects and amplitude differences were insignifıcant.

7.Evaluating Proteinuria as A Risk Factor For Stroke
Şerefnur ÖZTÜRK, Emel ERSÖZ, Şenay ÖZBAKIR
Pages 49 - 56
Strok risk faktörlerinin belirlenmesi, strok önleme stratejilerinin temelini oluşturur. Son yıllarda proteinürinin de diğer risk faktörleriyle bağlantılı veya bağımsız olarak strok risk faktörü olabileceğini gösteren çalışmalar yayınlanmaktadır. Bu çalışmada, strok hastalarında proteinürinin risk faktörü olarak kontrollerle farklı olup olmadığını, diğer risk faktörleri ile ilişkisini, klinik gidiş ve prognozla bağlantısını araştırmayı amaçladık. Akut strok tanısı ile kliniğe kabul edilen, proteinüriye neden olabilecek önceden bilinen hastalığıolmayan, diyabetik olmayan ve proteinüriye neden olabilecek ilaç almayan 80 hasta çalışmaya dahil edildi. İdrarda proteinüri düzeyini saptamak için ilk üç gün içinde 24 saatlik idrarda proteinüri düzeyi çalışıldı. Kontrol grubu 33 kişiden oluştu. Çalışmada değerlendirilen 80 hasta ile 33 kontrol arasında yaş ortalamaları için farklılık bulunmadı. 24 saatlik idrarda proteinüri düzeyleri hasta grubunda (ort . 753, 125± 108,418), kontrol grubundan (79,060±34,019) belirgin olarak yüksek bulundu (p=0,012). Sistolik kan basıncı hastalarda (ort 159,250± 13,395), kontrollerden ( 141,212± 17,276) yüksek bulundu (p=0,04). Benzer şekilde diyastolik kan basıncı hastalarda (ort . 90,687± 14,181), kontrollerden (78,787±8,929) anlamlı olarak yüksekti (p= 0,000). Erkek ve kadın hastalardaproteinüri farklılık göstermedi. Lezyon tipine göre değerlendirildiğinde hemorajik stroklu hasta grubunda proteinüri düzeyi (1115,625±303,76), iskemik stroklu hasta grubundan (393 ,589± 193,28) belirgin olarak yüksek bulundu (p=0 ,033). Sonuç olarak proteinürinin özellikle hipertansif hastalarda, kolay elde edilebilen ve değiştirilebilir bir strok prediktörü olarak önemli olduğu düşünüldü.
Determining stroke risk factors constitutes the basis for the strategies for the preventionof strokes. Recent reports have been published showing that proteinuria could alsa a marker of vascular damage . Our purpose in this study was to ascertain whetherproteinuria in stroke patients had any different aspects from that in control group and to determine any possible relationship between proteinuria and other risk factors and its links to clinical manifestations and prognosis . Admitted in our clinic with a diagnose of stroke, 80 patients, who did not have any previous renal, hepatic, hematologic, malign and infectious diseases which were likely to inffuence proteinuria status; and who didnot have previous DM and events for latent diabetes; and who were not given any medication which might give way to proteinuria were taken into the study. In order to determine the level of proteinurea, samples of 24-hour urea were taken in the initial 3 days.No difference could be attained regarding the average age between 80 patients and 33 controls taken into the study. Average level of proteinuria found in 24-hour urea in patients (753,125 ± 168,418) was signifıcantly higher than in controls (78 ,060 ±34,019) (p=0 ,0 12). Levels of serum albumin showed no difference between the two groups while serum globulin appeared to be raised in patients only (p=0,010) . Sistolic blood pressure in patients (159,250 ± 33 ,395) was found higher than in controls(141,212 ± 17,276) (p=0,04) . Diastolic blood pressure in patients (90 ,687 ± 14,181) turned out to be higher than in controls (p=0,001). Proteinuria in patients showed no difference between the male and the female. Levels of proteinuria were higher in patientswith hemorrhagic stroke (1115,625±303,76), than in patients with ischemic stroke(393,589 ± 193,28) (p= 0,033) . As a conclusion, it was thought that proteinurea, especially in hipertensive patients, could be a predictor of stroke and that further studies should be launched for it is an easily attainable and changeable factor.

8.Management of The Gastrointestinal Disturbances in Parkinson's Disease Patients
Aynur ÖZGE, Mehmet SARAÇOĞLU
Pages 57 - 64
Bu makale Parkinson hastalığında (PH) gözlenen gastrointestinal (Gİ) semptomların sıklığı,klinik bulguları, patofızyolojisi ve tedavisine yönelik son bilgileri değerlendirmek amacıyla derlenmiştir. Gastrointestinal motilite bozuklukları PH'da sıktır ve esas olarak yutma güçlüğü, gastrik boşalma bozuklukları ve konstipasyon ile karakterizedir. PH'da Gi semptomların patofızyolojisini tamamen tanımlamak için detaylı çalışmalar gerektiği halde,mevcut bulgular bu popülasyonda barsak disfonksiyonunun etyolojisinde temel faktörün primer PH süreci olduğunu desteklemektedir. Bu süreç hem santral hem de periferik mekanizmalarla gerçekleşebilir. PH'da temel nöropatolojik bulgu olan Lewy cisimciklerinin santral sinir sisteminde mevcudiyeti, hem özofagus hem de kolonun miyenterik pleksusundada desteklenmiştir. PH süreci enterik sinir sistemini etkileyerek bu periferik mekanizmalar ile konstipasyon ve özofajiyal motilite bozukluğu gelişimine katkıda bulunur. Gastrik motilite bozukluklarının tedavisinde bir periferik dopamin antagonisti olan domperidon üst Gİ trakt için seçilebilir. Alt Gİ traktta ise başlangıçta ılımlı tedavi yaklaşımları uygulanmalıdır.
The purpose of this review is ta evaluate currently available information regarding thefrequency, clinical features, and pathophysiology of gastrointestinal symptoms in patients with Parkinson's disease (PD). Gastointestinal (GI) motility disordersare frequent in patients with Parkinson's disease, manifesting mainly as dysphagia, disorders of gastric emptying and constipation . Although more extensive research is required ta fully caracterize the pathophysiology of the gastrointestinal symptoms in PD, much of the presently available data suggest that the primary PD process is themajor factor in the etiology of gut dysfunction in this patients population . This may be mediated by both central and peripheral mechanisms. The presence of Lewy bodies, the primary neuropathologic finding in the central nervous system in PD, in the myenteric plexus of both the esophagus and colon suggest that the PD process may alsa affect theenteric nervous system and contribute ta the development of esophageal dismotility and constipation through this peripheral mechanism. in the treatment of gastric motility disorders, domperidone, a peripheral dopamin antagonist, is the drug of choice far the upper GI tract. in the lower GI traet, conservative therapeutic options should be used inthe first instance.

9.lnterleukin-2 Levels inPatients with Migraine Type Headache
Pınar ÇE, Şevket YALIN, Şükran KÖSE, Muhteşem GEDİZLİOĞLU
Pages 65 - 70
Migren patojenezinde immün sistemin rolü olduğu görüşü son yıllarda yapılan çalışmalardaortaya atılmıştır. Bu konuda en fazla kabul gören teori, T-hücrelerin dış etkenlerle aktive olarak inffamatuvar sitokin üretimini attırmaları ve bunun sonucunda bir dizi immünolojik reaksiyonun başladığı şeklindedir. Biz de bu teoriden yola çıkarak polikliniğimizde aurasız migren tanısı ile izlediğimiz 40 hastada migren atağı sırasında ve ataksız dönemde plazma İnterlökin-2 (İL-2) düzeylerine bakgözlemiştık.Atak sırasında İL-2 düzeyi ortalama 612,46±554,04 pg/ml, ataksız dönemde ise 557,02± 477,87 pglml idi. Normal kontrol grubunda İL-2 düzeyi ortalama 358,07± 268,04 idi. Hasta grubu ve normal kontrol grubunu istatistiksel olarak student t testi ile karşılaştırdık. Aradaki fark hem atak sırasında hem de ataksız dönemde anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0,014 ve p=0,032). Atak sırasında ve ataksız dönemde alınana plazma İL-2 düzeyleri kıyaslandığında ise anlamlıfark bulunamadı (p=0,63). Sonuç olarak çalışmamız migren patogenezinde immün mekanizmaların rolü olabileceği görüşünü desteklemiştir.
The idea of immun system has an effect on migraine pathogenesis is suggested in recentstudies. The most accepted theory is that activated T-cells with external causes, augments the production of inffamatory cytokines and thus immunologic reaction starts. With respect of this theory, we investigated plasma interleukin-2 (IL-2) levels of 40 patients who have migraine without aura, during migraine attack and attack free period.During migraine attack mean IL-2 level was 612,46 ± 554,04 pg/ml. During attack-free period the mean level of plasma IL-2 was 557,02± 477,87. The mean plasma IL-2 level ofthe control group was 358,07 ± 268,04. We compared the patient group and control group statistically with student T test . The difference was statistically meaningfullyhigh both during migraine attack and during attack-free period, compared with controlgroup (p=0,014, 0,032). There wasn't meaningful difference of IL-2 levels taken during attack compared with the levels taken during attack free period (p=0,63). In conclusion, our study supports the idea of immun mechanisms may play a role in migraine pathogenesis.

10.Childhood Dystonia
Ahmet GÖKÇAY, Hatice KARASOY, Özgül EKMEKÇİ, Ayfer ÜLKÜ
Pages 71 - 82
Bu çalışmada, distonili 54 çocuk değerlendirildi. Distoni hem altta yatan hastalığın bir semptomu, hem de spesifik bir hastalık antitesi olabilir. Nedenlerine göre distoniler primer ve sekonder distoni olmak üzere 2 ana grupta toplanır. Olgularımızda etiyoloji şu şekildeydi: Primer torsiyon distonisi (3 hasta), dopa yanıtlı distoni (4 hasta), paroksismal distoni (5 hasta), Wilson hastalığı (9 hasta), distonik serebral felç ( 13 hasta), meningoansefalit (3 hasta), metakromatik lökodistrofi (3 hasta), Leigh hastalığı (2 hasta), etiyolojisi bilinmeyen (3 hasta), manyetik rezonans görüntülemede fokal lezyonuolan (3 hasta), edinsel demyelinizan ensefalomiyelit (1 hasta), fenitoin entoksikasyonu (2 hasta), nöroleptik kullanımı (3 hasta). Distonili pek çok hastada tedavi semptomatik olmasına rağmen, dopa yanıtlı distoni veya Wilson hastalığı olan küçük bir grup hastada spesifik tedavi uygulanır.
We studied 54 children with dystonia. Dystonia may be either a symptom of an underlyingdisorder or a spesific disease entity. Dystonia is classified according to etiology: 1) Primary (idiopathic) dystonia, 2) Secondary dystonia. In our series, there were 12 patients in the idiopathic group (3 patients with primary dystonia, 4 patients with dopa responsive dystonia, 5 patients with paroxysmal dystonia) and 42 patients in the secondary group (9 patients with Wilson's disease,13 patients with dystonic CP, 3 patients with meningoencephalitis, 3 patients with metachromatic leukodystrophy, 2 patients with Leigh disease, 3 patients with unknown etiology, 3 patients with focallesions on MRG, I patient with acquired demyelinating encephalomyelitis, 2 patients with fenitoin intoxication, 3 patients with neuroleptic usage) Although therapy for most people with dystonia is symptomatic, for a small minority of patients with dopa-responsive dystonia (DRD) or Wilson's disease spesific therapy is available.

11.Simultaneous Permanent Visual Loss and Stroke Due to Carotid Artery Dissection
İbrahim AYDOĞDU, Ayşın KISABAY, Nilgün ARAÇ
Pages 83 - 88
Karotid arter diseksiyonunun tipik bulguları ipsilateral baş ve yüz ağrısı ile birlikte kalıcı ya da geçici serebral iskemik defısitlerdir. Kalıcı görme kaybı ise nadirdir. Bu bildiride İKA diseksiyonuna bağlı olarak ardışık kalıcı görme kaybı ve hemiparezi gelişen 30 yaşında bir olgu sunulmuştur.
The typical clinical features of carotid artery dissection are transient or permanent cerebral ischemic defıcits assosiated with pain in the ipsilateral head and face. Permanent visual loss due to dissection is rare. in this article, a 30 year old patient with simultaneous permanent visual loss and hemiparesis due to right internal karotid arter dissection is presented.

12.The Postural Orthostatic Tachycardia Syndrome: Clinical and Transcranial Doppler-Tilt Test Findings of Two Cases
Babür DORA, Sevin BALKAN
Pages 89 - 96
Postural ortostatik taşikardi sendromu (POTS) ayağa kalkmakla ortaya çıkan aşırı yorgunluk,güçsüzlük, baş dönmesi, çarpıntı ve presenkopal bulgular ile karakterize kesin insidansı bilinmeyen bir sendromdur. Tanısı transkraniyal Doppler (TCD)-tilt masası testinde hastanın ayağa kaldırılması ile 30 atım/dakika'nın üzerinde taşikardi görülmesi,postural hipotansiyonun olmaması ya da semptomları açıklayamayacak derecede hafif olması ve serebral kan akım hızlarında düşme olması ile konulur. Polikliniğimize ayakta durmakla ortaya çıkan başdönmesi, çarpıntı, aşırı halsizlik ve yorgunluk ve birkaç kez olan bayılma şikayetleri ile başvuran 26 ve 49 yaşında iki kadın hastada yapılan TCD-tilt testinde normal kan basıncı değerleri, akım hızlarında %20'nin üzerinde düşme, nabız değerlerinde 30 atım/dakika'nın üzerinde artış saptandı. Her iki hastada da test sırasında ayağa kaldırıldıklarının 10. dakikasından sonra hafif bir başdönmesi, çarpıntı ve halsizlik gelişti. Hastalara POTS tanısı konularak 40 mg/gün propranolol başlandı ve şikayetlerindedüzelme gözlendi.
The postural orthostatic tachycardia syndrome (POTS) is characterized by disabling fatigue, dizziness, lightheadedness, tachycardia and presyncopal symptoms on standing up. Transcranial Doppler (TCD)-tilt table testing is the major diagnostic tool and the findings ofa heart rate increase of 30 or more beatslminute, a drop in cerebral flowvelocity and no significant orthostatic hypotension strongly supports the diagnosis . Two female patients aged 26 and 49, who attended our neurological outpatient clinic complaining of dizziness, palpitation, fatigue and lightheadedness on standing are presented. The TCD-tilt test revealed normal blood pressure changes, a drop of more than 20% in cerebral flow velocities anda heart rate increase of more than 30 beatslminute. Both patients complained of dizziness, fatigue and palpitation 10 minutes after erect posture. The patients were diagnosed as POTS and were started onpropranolol 40 mglday which markedly reduced their complaints.

OLGU SUNUMU
13.A Patient With Possible Creutzfeldt Jacob Disease and Bilateral Basal Ganglional Hiperintensity in Diffusionweighted MRI (Case Report)
Yahya ÇELİK, Ufuk UTKU
Pages 97 - 102
Creutzfeldt jacob hastalığı (CJH) prion protein mutasyonu ile ortaya çıkan, hızlı gelişen, ölümle sonuçlanan nadir bir hastalıktır. Hastalığın tanısı biopsi ile konulabilmekte ancak son yıllarda antemortem tanıda özellikle diffüzyon ağırlıklı MR (DW MR) incelemelerin otopsi bulguları ile uyumlu bilgiler verdiği literatürde göze çarpmaktadır. Bu yazıda olası CJH tanısı alan bir olgumuzun DW MR bulguları literatür eşliğinde sunulmuş ve tartışılmıştır
Creutzfeldt Jacob disease is a rapidly progressive and fotal disorder caused by prion protein mutation. lt's diagnosed by biopsy but recently it's realised in literature that antemortem diffusion weighted MRI (DW MRI) examination is equal to the autopsy fındings. We report a case diagnosed as " possible CJD" and discuss the fındings of DWMRI associated with literature .

14.Adult-Onset Nemaline Myopaty
Nur YÜCEYAR, Hatice KARASOY
Pages 103 - 110
Nemalin miyopati (NM), tipik klinik tablo varlığında, kas liPerinde iplik-çubuk benzeri cisimciklerle karakterize bir konjenital miyopatidir. Genellikle infantil başlangıçlı olmasına karşın, çocukluk çağı ve erişkin yaş başlangıçlı olgular tanımlanmıştır. Bu yayında karakteristik klinik ve histopatolojik bulguları olan erişkin başlangıçlı 3 olgu sunulmuştur.Olguların kas biyopsilerinin ışık mikroskobik incelenmesinde sarkoplazmik ve subsarkolemmal rod cisimcikleri, Tip-1 egemenliği ve miyopatik bulgular saptandı. 2 kardeş olguda otozomal resesif kalıtım düşünüldü, aile öyküsü olmayan 3. olgu sporadik NM olarak değerlendirildi. NM'de solunum problemleri sıktır ve kardiyak tutulum bildirilmiştir. Olguların4 yıllık izlemleri sırasında 2 kardeş olguda semptom olmaksızın kardiyak tutulum, ve birisinde solunum komplikasyonları gözlendi. 13-2 adrenerjik agonist ile 2 kardeş olguda kas gücünde minimal iyilik sağlanırken, 3. olguda anlamlı etki gözlenmedi.
Nemaline myopathy (NM) is o congenital myopathy characterised by the presence ofthread or rod-like bodies in muscle fıbers in the presence of typical clinical pictures. Onset is usually in infancy, but childhood and adult-onset cases have also been described. in this poper, three adult-onset patients who have characteristic clinical and histopathological abnormalities were presented. On light microscopy, muscle biopsy revealed sarcoplasmic and subsarcolemmal nemaline rods, type-1 fiber predominancy and myopathic changes. Autosomal recessive inheritance was suggested on the basis of the pedigree of two siblings. The third patient lacked the family history and was considered to be a sporadic NM. in NM, respiratory problems are common and cardiac involvement has alsa been reported. During the follow-up period of 4 years, although they were symptom free, cardiac involvement was detected in two siblings and respiratorycomplication was observed in one of them. Two siblings showed minimal improvement in muscle strength with o trial of 13-2 adrenergic agonist, however no benefit was observed in the third patient.

15.Behr Syndrome
Yeşim YETİMALAR, Nevin GÜRGÖR, Elif ÖZDEMİR, Mustafa BAŞOĞLU
Pages 111 - 114
Bu yazıda, Behr sendromu tanılı bir 31 yaşında bir hasta sunulmuştur. Behr sendromu çoknadir görülen, erken başlangıçlı, otozomal resesif geçişli herediter ataksiler içinde yer alan yavaş progresif spinoserebellar dejenerasyondur. Başlıca klinik özellikleri mentol retardasyon, optik atrofı, serebellar ataksi ve spastik paraparezi olup diğer nörolojik bulgular eklenebilir.
in this article, a 31 year old man with Behr syndrome is presented. Behr syndrome isa rarely described, slow progressive spinocerebellar degeneration and associated with early-onset autosomal recessive hereditary ataxias. The main clinical features are mentol retardation, optic atrophy, cerebellar ataxia and spastic paraparesis. Other neurologic signs can be combined.

16.Antiphospholipid Antibody Syndrome: Case Report
Hacer US ANAÇ, Işıl KALYONCU, Hülya KARASULU, Dursun KIRBAŞ
Pages 115 - 120
Antifosfolipid Antikor Sendromu; antifosfolipid antikorların varlığında, tekrarlayan tromboz,trombositopeni ve tekrarlayan fetal kayıplar ile ilişkili olarak tanımlanmaktadır. Antifosfolipid antikor sendromu tanısı düşünülen 45 yaşındaki kadın olgu klinik, laboratuvar ve tedavi özellikleri dikkate alınarak literatür eşliğinde tartışılmıştır.
Antiphospholipid syndrome, characterized with recurrent thrombosis, thorombocytopeniaand recurrent fetal loss has shown ta be associeted with antiphospholipid antibodies. A 45 year-old female diagnosed as Antiphospholipid Syndrome is discussed in means of clinical, laboratory and treatment aspects.

17.The Use of Apomorphine in Parkinson 's Disease
Haşmet A. HANAĞASI, Gülüstü KAPTANOĞLU, Murat EMRE
Pages 121 - 130
Bir D1-D2 reseptör agonisti olan apomorfın, Parkinson hastalığı (PH) semptomlarını tedavietmek için kullanılan ilk dopaminerjik ilaçtır. Son yıllarda subkütan apomorfin infüzyonlarının geç evre PH'da motor komplikasyonları kontrol etmedeki yararı gösterilmiştir. Bu yazıda apomorfınin PH tedavisindeki yeri ve dopaminerjik cevaplılığı değerlendirmek amacıyla tanı aracı olarak kullanılması gözden geçirilecektir.
Apomophine, a D1 and D2 receptor agonist, was the fırst dopaminergic drug ever usedto treat symptoms of Parkinson's disease (PD). In the last decade, subcutaneous infusions of apomorphine have been shown to improve motor complications of late stage PD. in this article treatment with the apomorphine in PD and its role as a diagnostic tool for assessing dopaminergic responsiveness are reviewed.

18.TÜRK NÖROLOJİ DERGİSİ YAYIN KURALLARI

Pages E1 - E5
Abstract



 
© Copyright 2022 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale