e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 28 Issue : 2 Year : 2022

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login Copyright Transfer Form
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 7 (1)
Volume: 7  Issue: 1 - 2001
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - V

2.The Relationship Between The Lipoprotein(a) Levels and lnfarct Volume And Prognosis In Atherothrombotic Stroke Patients
Kemal DEMİRKIRKAN, Dilek NECİOĞLU, Altan YALÇINER, Hulki FORTA
Pages 1 - 8
Amaç: Aterotrombotik beyin infarktı saptanan hastalarda plazma Lipoprotein( a)[Lp(a)] düzeyleriyle, infarkt büyüklüğü ve prognoz arasındaki bağlantıların araştırılması.Materyal ve Metod: Çalışmamıza 1998-1999 yıllarında servisimize yatarak tedavi gören 21 hasta ve 22 kontrol grubu olmak üzere 43 vaka alınmıştır.Hasta grubunun yaş dağılımı 32-80, yaş ortalaması 63.61±11.17; kontrol grubunun yaş dağılımı 50-65, yaş ortalaması 58.86±4.5 idi. Hasta grubumuzu atrial fibrilasyonu olmayan aterotrombotik orta serebral arter infarktı saptanan vakalar oluşturdu. İnme şiddeti ve prognoz Barthell skalasıyladeğerlendirildi.Tüm hastalara 1. hafta ve 2 . Ayda serum Lp(a) değerleri bakıldı. Kranial görüntülemede gözlenen infarkt büyük, orta ve küçük olarak sınıflandırıldı.Bulgular: Hasta grubunda birinci hafta ve ikinci ayda bakılan serum Lp( a) değerleri sırasıyla29.33±26. 18 mg/dl; 22.57± 14.61 mgldl, kontrol grubunda 26.55±28.76 mg/dl saptandı. 1. Hafta ve 2. ay Lp(a) değerleriyle akut ve kronik dönem Barthell skorları arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı.Kranial görüntülemede saptanan infarkt büyüklüğüile her iki Lp(a) değerleri karşılaştırıldı. 1. Hafta ve 2. ay Lp(a) değerleriyle görüntüleme bulguları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Sonuç olarak aterotrombotik inmeli nispeten küçük bir hasta grubuyla yaptığımız bu çalışmada, serum Lp(a) değerlerinin kranial görüntüleme bulguları ve prognozla ilişkisinin olmadığı sonucuna vardık.
Objective: The aim of this study was to evaluate the association of the plasma Lipoprotein (a) [Lp(a)J levels with the infarct volume and prognosis in patients with atherothrombotic cerebral infarction.Methods: The study was performed on 21 stroke patient who had been treated in the neurology clinic in the years 1998-1999 and 22 controls. The age range of the patients and control groups were 32-80 (63,6 I ± 11 ,17) and 50-65 (58,86 ± 4,5) respectively.The patient group consisted of the cases with atherothrombotic middle cerebral artery infarction without atrial fıbriation . The severity of the stroke and prognosis were evaluated with Barthell scale.The plasma Lp(a) levels examined were measured in the fırst week and in the second month in afi patients.The infarcts detected by cranial imaging wereclassifıed as small, medium and large.Results: Plasma Lp(a) levels were 29,33 ± 26, 18 mg/dl and 22,5 7 ± 14,6 f mg/dl in the fırst week and second month respectively for the patient group.The control group had mean Lp(a) level of 26,55 ± 28,79 mgldl. There were no correlations betweenLp(a)levels and Barthell scale scores neither in acute nor in chronic periods. Comparing the infarct volumes with Lp(a) levels we could not fınd statistically signifıcant correlation for the fırst week and second month.Conclusion: We could not fınd any correlation between lipoprotein (a) levels and cranial imaging fındings and prognosis in this study that we performed in relatively small number of patients with atherothrombotic cerebral infarct.

3.Decompressive Craniectomy In Acute Ischemic Stroke
Neşe TUNCER, Sevinç AKTAN, M. Necmettin PAMİR, İlhan ELMACI
Pages 9 - 18
Orta serebral arter veya internal karotis arter akut iskemik infarktları gibi büyük damar tıkanıklıklarında gelişen serebral ödem ve artan intrakranial basınç, uygulanan medikal tedavilere rağmen vakaların % 15'inde subfalsin veya transtentoryal herniasyon gelişimine neden olmakta ve mortolite ile sonlanmaktadır. Medikal tedaviye yanıtsız olan, seçilmiş vakalarda dekompresif kraniektomi yaşam kurtarıcı bir girişim olarak uygulanabilmekteve olumlu sonuçları literatürde bildirilmektedir.Dekompresif kraniektomi, büyük damariskemik vasküler olayları dışında, artmış intrakranial basınç ve herniasyonla sonuçlanabilecek kafa travmaları ve ensefalit gibi santral sinir sistemi enolfeksiyonlarındada uygulanabilir. Dekompresif kraniektomi uygulamasında, hasta grubunun seçimi vezamanlama halen tartışılmakla birlikte, büyük damar infarktı olan ve akut dönemde bilinçte hızla kötüleşme bulguları gözlenen hastalarda, en uygun zamanın herniasyon bulgularının ortaya çıkmasından önceki zaman dilimi olduğu düşünülmektedir.Cerrahi teknik hemikraniektomi şeklinde geniş bir fleb kaldırıldıktan sonra gerçekleştirilen duraplastive kemik flebin 6-1 2 hafta sonra yerine konması şeklinde tanımlanmıştır. Bu derlemede akut iskemik inmede dekompresif kraniektomi endikasyonları,zamanlaması ve teknikleri literatür ışığında tartışılmıştır.
Acute ischemia in the territory of the middle cerebral artery or internal carotid arterycan lead to massive cerebral edema with raised intracranial pressure and progression to subfalcine or transtentorial herniation and death about 15% of the patients. in stroke patients with massive unilateral hemispheric edema, who detoriate despite maximum medical therapy, decompessive craniectomy may be life saving therapeuticalternative. The clinical data have been published on the usefulness of decompressive craniectomy not only ischemic diseases of large vessells but also posttraumatic and infectious cerebral edema that lead to herniation. However the selection of the patients and timing are stili discussed but it is tought that the stroke patients must be operatedwhen clinical decline occur before the symptoms of herniation appear. The surgical technique consists of large bone flap removal and duraplasty then 6-12 weeks later implantation of an artificial bone flap. İn this review, indications, timing and techniquesof decompressive craniectomy were discussed.

4.Multimodal Evoked Potentialsin Follow-up of Treatment of Multiple Sclerosis With lnterferon Beta-1 a
Serkan ÖZAKBAŞ, Raif ÇAKMUR, Vesile ÖZTÜRK, Egemen İDİMAN, Fethi İDİMAN
Pages 19 - 26
Multipl skleroz (MS), genç erişkinlerde özürlülüğe ve ciddi ekonomik sorunlara neden olannörolojik bir hastalıktır. İnterferon beta, multiple sklerozda ilk biyolojik yanıt düzenleyicisi olarak yerini almıştır. Uyarılmış potansiyeller (UP'ler), MS tanısında kullanılan inceleme yöntemlerinden biridir.Bu çalışmada, rekombinant insan interferon beta-1 a (Rebif ™) alan MS hastalarında, uyarılmış potansiyellerden tutulumu daha iyi gösteren görsel vesomatosensoriyel uyarılmış potansiyeller çalışılmıştır.Bu hastalarda santral sinir sistemi işlevlerinin nesnel değerlendirmesi ve klinik durumun elektrofizyolojik bulgularla koşutluk gösterip göstermediğinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada, 10 multipl skleroz hastası değerlendirildi. Hastalar, sağaltıma başlamadan önce ve sağaltımın 2, 4, 6, ve 9. aylarında klinik değerlendirmeye alındı ve uyarılmış potansiyelleri kaydedildi. Olguların ortalama yaşları 32 .29±5.4 5 yıl, ortalama hastalık süreleri 2.44±0.6 1 yıl, sağaltıma başlamadan önceki ortalama EDSS puanları 2.20±0.41 ve son 2 yıldaki ortalamaatak sayıları 2.06±0. 90 idi. Ortalama EDSS puanı interferon beta-1 a sağaltımının 6. ayındaanlamlı oranda (p<0.05) azaldı. VEP P100 ortalama latanslarında sağaltım öncesi ( 122 msn) ile sağaltımın 9. ayı ( 120 msn) arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Şekil I, bir hastaya ait sağaltım öncesi ve sağaltımın 9. ayında kaydedilen P 100 yanıtını göstermektedir. Tablo 2, aynı zamanda sırasıyla median ve fıbuler SEP ortalama latanslarında sağaltım öncesi (N20: 21.4 msn, P2 7: 41 msn) ile sağaltımın 9. ayı (N20: 21.4 msn, P2 7: 38.3 msn) arasında istatistiksel anlamlılığa ulaşan değişiklik olmadığını göstermektedir (p>0.05). Bu ön çalışmada elde edilen bulguların interferon beta-1 a'nınolumlu etkileri lehine değerlendirilebileceği düşünülmüştür.
Multiple sclerosis is a neurological disease which causes disability and economical burdenin young adults . lnterferon beta has been the fırst regulator of biological response and both inteferon beta-1 a and interferon beta-1 b reduce MS attack frequency and magnetic resonance imaging (MRl)-determined cumulative disease burden. It has beenshowed that the frequency and severity of evoked potential abnormalities increase with disease duration and with the increase in disability. in the recent study, visual and somatosensory evoked potentials that detect the involvement better have been examinedin MS patients taking recombinant human interferon beta-1 a (Rebif ™). it is aimed ta evaluate changes in central nervous system functions objectively and ta assess whether clinical status shows parallelism to electrophysiological fındings. 10 (one maleand 9 female) patients were examined. Six million IU interferon beta-1 a was given to all patients far 9 months, subcutaneously. Clinical evaluation and EP studies were performed before the treatment and in the 2nd, 4th, 6th and 9th months during the therapy.The mean age of the cases was 32.29±5.4 5 years, mean disease duration was 2.44±0.6 1 years,mean EDSS score at onset was 2.20±0.41, mean attack rate in the last two years was 2.06±0. 90. No difference in mean latency of VEP P 100 was shownbefore ( 122 msec) and at the 9th month ( 120 msec) during the therapy (p>0.05). No statistical difference was observed in mean latency of median and fibular SEP, N20 and P2 7 components respectively before (N20: 21.4 msec, P2 7: 41 .5 msec) and at the 9th month (N20: 21.4 msec, P2 7: 38.3 msec) during the therapy (p>0.05). İn this preliminarystudy, it has been suggested that these fıngdings may be considered as a positive effect of interferon beta-1 a thrapy.

5.lnterferon Beta-1b In TheTreatment Of Relapsing Remitting Multiple Sclerosis:Clinical and Magnetic Resonance lmaging Results
Serkan ÖZAKBAŞ, Egemen İDİMAN, Handan ÇAKMAKÇI, İlhami KOVANLIKAYA
Pages 27 - 38
Multipl skleroz (MS), sıklıkla genç erişkinlik döneminde başlayan, patolojik olarak,santral sinir sisteminde (SSS) multipl beyaz cevher enflamasyonu, demiyelinizasyonu ve glial skorlanma alanları ile karekterize kronik bir hastalıktır. Multipl sklerozun otoimmun bir hastalık olduğuna ilişkin güçlü kanıtlar vardır. Bu immun atakta hedefin, miyelin ya da miyelini yapmakta olan oligodendrositler olduğu düşünülmektedir. Miyelinin enflamatuvar hasarı, sinir iletimini, dolayısıyla işlevlerini bozarak hastalığın semptomlarını ortaya çıkarmaktadır. Kimi klinik çalışmalarda interferon beta-1 b'nin atak sıklığını azalttığı özürlülük gelişiminde yavaşlamaya neden olduğu ve manyetik rezonans görüntülemeylesaptanan aktivite ve lezyon artışı üzerine olumlu etkide bulunduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada, kısa hastalık süresine sahip, son iki yılda 2 ya da daha çok atak geçirmiş, düşük EDSS puanına sahip 17 relapsing-remitting MS olgusuna (2 erkek ve 15-kadın) 9 ay boyunca 8 milyon ünite, günaşırı, subkutan interferon beta-1 b verildi. Olgular,sağaltım öncesi ve sağaltımın 2, 4, 6 ve 9. aylarında klinik ve MRG ile değerlendirildi. Klinikdeğerlendirme EDSS temelinde yapıldı. Olguların ortalama yaşları 32.29±5.45 yıl, ortalama hastalık süresi 2.44±0.6 1 yıl, ortalama EDSS puanı 2.20±0.41, son iki yılda ortalama atak sıklığı 2.06±0. 90, lezyonların sayısı ve sıklığına dayalı ortalama MRG puanı 45.76±29.09 idi. EDSS puanı sağaltımın dördüncü (p=0.0277), altıncı (p=0.0015) ve dokuzuncu aylarında (0.0015) anlamlı oranda azaldı. MRG puanları, sağaltımın dördüncü (p=0.0409), altıncı (p=0.0019) ve dokuzuncu aylarında (p=0.0007) anlamlı oranda düştü. Sağaltım boyunca ciddi bir yan etki gözlenmedi. Bu bulgular, interferon beta-1 b'nin MS'de özürlülük ve MRG lezyonlarında azalmaya yol açan etkin bir sağaltım aracı olduğunu düşündürmektedir.
Multiple Sclerosis (MS) is a chronic disease characterized wiyh glial scarring, demyelination and multiple white matter inflammation in central nervous system. There are strong evidence that MS is a autoimmune disease in this immun attack, it is suggested that target is myelin or oligodendrocyte. The inflammatory damage of myelin leads to appear the symptoms disturbing the nerve conduction. İn some clinicalstudies, it has been reported that interferon beta-1 b reduces the attack rate, slow down the disability and reduces the activity and number of lesions in magnetic resonance imaging (MRI). İn this study, 8 million unit interferon beta-1 b was given to 17 (2 male and 15 female) relapsingremitting MS patients who have at least 2 attacks in the last two years, short duration of disease, low Expanded Disability Status Scale (EDSS) scores,for 9 months subcutaneously. Clinical evaluation and MRI studies were performed before the treatment and in the 2nd, 4th, 6th and 9th months during the therapy. Clinical evaluation was performed on the base of EDSS. The mean age of the cases was 32.2±95.45 years, mean disease duration was 2.44±0.61 years, mean EDSS scoreat onset was 2.20±0.41, mean attack rate in the last two years 2.06±0. 90, mean MRI score (on the base of number of lesions) at onset was 45.76±29.09. EDSS score decreased significantly in 4th (p=0.0277), 6th (p=0.0015) and 9th months. MRI scores decreased in the 4th (p =0409), 6th (p =0.0019) and 9th (p =0007). Severe side effects are not seen during the treatment. İt is suggested that interferon beta-1 b has an effect on disability and decrease the MRI detected lesions in MS.

6.lntravenous lmmunoglobulin In Guillain-Barre Syndrome
Sibel K. VELİOĞLU, Cavit BOZ, Mehmet ÖZMENOĞLU
Pages 39 - 46
Guillain-Barre sendromu (GBS) immünolojik demiyelinizasyon ile karakterize bir klinik antitedir.GBS'unda immün köken bilindiği için tedavi yaklaşımları da immünolojiktir. Çalışmamızda GBS'unda intravenöz immunoglobulin (IVlg) tedavisinin etkinliğini araştırmayı planladık. Bu amaçla, GBS'lu 12 vakayı (IVIG grubu) prospektif, yaş vehastalık şiddeti olarak benzer olan GBS'lu 12 hastayı (kontrol grubu) retrospektif olarak çalışmaya dahil ettik. Tüm hastalar benzer destek tedavisi aldılar. IVIG grubuna ek olarak 0.4 g/kg/gün dozunda 3-5 gün IVIG tedavisi uygulandı. Tüm hastalara IVIG tedavisi, nörolojik semptomların başlangıcından itibaren 15 gün içinde başlandı. Nörolojik skorda en az 1 derece düzelme için geçen süre IVIG grubunda ortalama 7.2 gün, kontrol grubunda14.3 gün olarak saptandı (P= 0.006). Ortalama hastanede kalış süresi IVIG grubunda 14.9,kontrol grubunda 24.3 gün olarak bulundu (p=0.043). Sonuçta kısa dönem takipleri sonundaki değerlendirmede, IVIG tedavisinin GBS'lu hastalarda iyileşme ve hastanede kalış süresini kısalttığını gözlemledik.
Guillain-Barre syndrome (GBS) is an acute monophasic demyelinating disorder ofthe peripheral nervous system. The basic disease process is believed to be immunological, involving both humaral and cefl-mediated immunity. Searchfor effective and specifıc treatment led to use of various immuno-modulatory therapies. The aim of this study was to evaluate the efficacy of intravenous immunoglobulin (IVIG) therapy in patients with GBS. Cases (n= 12, IVIG group) were enrofled prospectively, and controls (n= 12), similar to cases in age and severity of illness, retrospectively. All patients received similar supportive care. in addition, cases received IV/G 0.4 g/kg/day for 3-5 days. In all cases, IVIG was started within the fırst 15 days of neurological symptoms. The median times to improvement by at least one grade of function were7.2 days in IVIG-treated group and 14.3 in control s (P=0.006). İn the IVIG group, the length of hospital stay was signifıcantly shorter ( 14.9 days vs 24.3 days, P=0.043). We conclude that the patients treated with IVIG have a signifıcantly faster rate of recovery and IVIG therapy shortens the length of stay in hospital.

7.The Diagnostics Value of Transcranial Doppler In Varius Dementia Sendromes and Normal Ageing
Mustafa BAKAR
Pages 47 - 54
Alzheimer hastalığı (AH) ve multiinfarkt demans (MİD) en sık görülen demans tipleri olupayırıcı tanıları zordur. Bu çalışmada normal yaşlı olgular ile her iki tipte demans sendromunun ayırıcı tanısında Transkranial dopplerin değerinin saptanması amaçlanmıştır.Hastalar ve yöntemler: Yaşları 54-88 arasındaki 55'i Alzheimer, 25'i Multiinfarkt demans olan olgular ile aynı yaş gurubundaki 20 normal yaşlı olgu çalışmaya alındı. Tüm olgulara rutin biyokimyasal, serolojik ve nöropsikolojik testler yanında Komputerize Tomografi (KT) veya Magnetik Rezonans (MR) görüntüleme yöntemleri uygulandı. Tüm olgulara demanstipi bilinmeksizin Transkranial Doppler (TCD) her iki orta serebral arterden ortalama akım hızları (Vmean) ve pulsatilite indeksleri (Pİ) ölçülerek kaydedildi.Bulgular: Ortalama kan akım hızı dikkate alındığında MİD ve AH olguları arasında istatistiksel farklılık saptanmazken, MİD ve normal yaşlılar ile AH ve normal yaşlılar arasında istatistiksel fark saptanmıştır. Pulsatilite İndeksi (Pİ) dikkate alındığındaMİD ve AH olan olgular arasında anlamlı fark bulunmuştur.Sonuçlar: Çalışmalar farklı sonuçlar vermesine rağmen,çalışmamızda TCD ile demanslı ve demansı olmayan normal yaşlı olgular arasında hem ortalama akım hızları hem de pulsatilite indeksleri açısından belirgin farklılıklar saptanmış, TCD nin her ikidemans gurubu ve demansı olmayan olgular arasında ayırıcı tanıda basit kolay uygulanabilir ve güvenilir bir test olabileceği kanısına varılmıştır.
The value of transcranial doppler ultrasonography in the differential diagnosis of Alzheimer disease (AD) vs multiinfarct dementia (MID)Objective: Alzheimer and multiinfarct dementia are the most common types of dementia and their differential diagnosis can be diffıcult. The aim of this study is to investigate the value of TCD in the differential diagnosis of normal aged people and the patients with AD and MID.Patients and methods: We examined 80 demented individuals(55 AD, 25 MID) aged 54-88 by means of transcranial doppler ultrasonography from the basal cerebral artery. 20 normal aged subjects served as a control group. Biochemical, serologic andneuropsychological tests were done in all patients. Computerized Tomography or Magnetic Resonance lmaging were performed.Results: There was no statistical difference between MID and AD patients according to mean cerebral blood flow velocity. Results show that there is statistical difference between normal individuals, AD, and MID patients. When pulsatility index is takeninto account, statistical difference is established between all groups.Conclusions: Although studies give different results, our study shows that both mean cerebral blood flow velocity and pulsatility indices are different in dementia and nan dementia groups. Findings shows that TCD is an easy and a reliable tool far differential diagnosis.

8.Genetic and Mental Evaluation With Dystrophinopathy Patients
Beril DÖNMEZ, İhsan Ş. ŞENGÜN, Meral OĞUZ, Ayfer ÜLGENALP, Derya ERÇAL, Ahmet GENÇ
Pages 55 - 62
Bu çalışmada klinik olarak Duchenne Musküler Distrofı (DMD) tanısı alan 27 hasta,Becker Musküler Distrofı (BMD) tanısı alan 12 hasta mentol ve genetik yönden incelenmiştir.DMD'li hastaların yaş ortalaması 9.65±3.05 (6-18); BMD'li hastaların yaş ortalaması 19.71±9.74 (10-48) olarak bulunmuştur. Genetik incelemede genin 5' ucuna ve merkezine ait toplam 19 ekzonu içeren primer çiftleri kullanılmıştır. Hastalarımızdaki toplam delesyon oranı %78 olarak bulunmuştur.Hastalar mentol açıdan incelenmiş; mentol bulgularla genetik bulgular arasındaki ilişki araştırılmıştır. Mentol değerlendirme Weschsler ölçekleri kullanılarak yapılmıştır. DMD'li hastaların %45.83'ünde, BMD'li hastaların % l 2.5'inde, tüm hastaların % 37.5'inde mentol retardasyon saptanmıştır. Mental retardasyondan sorumlu özel bir ekzon bölgesi saptanmamasına rağmen mentol retardasyonu olan ve delesyonu saptanan 10 hastanın 9'unda delesyon genin merkezinde gözlenmiş yalnızca 1 hastanın delesyonun 5' bölgesinden başlayıp genin merkez bölgesinde de devam ettiği izlenmiştir
In this study we have evaluated 27 patients with Duchenne Muscular Dystrophy (DMD) and 12 patients with Becker Muscular Dystrophy (BMD) from the aspect of de/etions indystrophin gene and mentol status. The mean age for DMD patients was 9.65±3.05 (6-18) and 19.71±9.74 (10-48) for BMD patients. For deletion analysis we assessed totally 19 exons lokalized to the center and 5' end of the dystrophin gene. Total deletion ratio was 78%. Each of the patients was evaluated from mentol aspects and correlated with genetic information. The Wechsler lntelligence Scale was used for mentol assesment45.83% of DMD patients and, 12.5% of BMD patients and 3 7.5% of total patient group were evaluated as mentally retarded . Altought we could not determine a specifıc gene region responsible for mentally retardation, in 9 of 10 retarded patients the deletions were localized in center of the gene.

9.Obstetrical Brachial Plexus Palsy: Outcome with Conservative Managementand Factors Effecting the Prognosis
Okter AMAÇ, Ferah GENEL, Füsun ATLIHAN, İbrahim ÖZTURA, Nedret URAN
Pages 63 - 72
Brakiyal pleksus zedelenmeleri gelişen obstetri tekniklerine rağmen halen 1000 canlı doğumda 0.5-2 .6 oranında görülmektedir. Son yıllarda ise gelişen mikrocerrahi yöntemlerle, seçilmiş infontlarda erken cerrahi girişim ile iyi sonuçlar bildirilmektedir.Pek çok çalışmada üçüncü ayın sonuna kadar düzelme olmayan ağır etkilenmiş olgulardaerken cerrahi onarım önerilmektedir. Cerrahi seçim kriterleri, uygulama zamanı ve metotları pek çok merkezde farklılık göstermektedir. Biz çalışmamızda brakiyal pleksus zedelenmesi olan olgularda konservatif tedavinin etkinliğini, prognozu etkileyen faktörleri ve erken cerrahi girişime aday olacaklar için seçim kriterlerini belirlemeyi amaçladık. Yirmi brakiyal pleksus zedelenmesi olan olgumuzun %70'inde proksimal, %30'unda total etkilenme saptadık. Konservatif tedavi sonrası dördüncü ayda proksimal etkilenen grupta tam düzelmeyi %71.4 olacak şekilde total etkilenen gruba oranla (% 16.7) anlamlı düzeyde yüksek elde ettik (p=0.03). Proksimal etkilenen grupta e/ektromyografik olarak total denervasyon saptanmayan olgularda konservatif tedavi ile % 100 oranında tam iyileşmesaptarken, total denervasyon gösteren olgularda bu oranın %20 ye düştüğünü belirledik (p=0.03). Sonuç olarak doğum kilosu , etkilenen ekstremite ve ek travmatik doğum lezyonunun varlığının prognostik etkisi olmadığını ancak başlangıçta etkilenentrunkus seviyesi ve hasarın ağırlığının prognozda belirleyici faktörler olduğunu saptadık.
lnspite of advances in obstetrical technology, brachial plexus birth palsy still occursin about 0.5- 2.6 in every 1000 live births. Recently, succesful results of early surgical intervention have been reported by advanced methods of microsurgery in selected infants. in most of the studies early surgical repair is recommended in infants who do not show any development at the end of the third month. Selection criteria, the time and the methodology of neurosurgery vary in different centers.in infants with obstetrical brachial plexus palsy we aimed to evaluate the outcome of conservative therapy, actors effecting the prognosis and selection criteria for infants who will benefit from early surgical intervention. in our study including 20 neonates with brachial plexus palsy the injury was proximal in 70% and total in 30%. After fourth months of conservative therapy, total recovery was significantly higher in the proximally affected group (71.4%) as compared to the totaly affected group ( 16.7%), (p=0.03). in proximal brachial plexus palsy group total recovery was 100% in neonates with no or partial denervation group but 20% in neonates with profound denervation found in electromyographic studies (p=0.03). We can conclude that birth weight, the effected extremity, presence of associated birth trauma had no prognostic effect but the initial level of the truncus injury and the degree of the damage evaluated by the physical and electromyographic examinations were the factors effecting the prognosis.

10.Facial F Waves And Ephaptic Abnormal Muscle Responsesin Hemifacial Spasm:Evaluation Of Pathophysiology And Effect Of Botulinum Toxim Therapy
Cengiz TATAROĞLU, Raif ÇAKMUR, Fethi İDİMAN
Pages 73 - 80
Hemifasial spazm (HFS) oluşumundan sorumlu mekanizmanın fasial motor nukleusun hipereksitabilitesi ve fasial sinirde oluşan aksono-aksonal efaptik geçiş olduğunu ileri süren 2 farklı görüş mevcuttur. Bu çalışmada sözü edilen mekanizmaların elektrofızyolojik parametrelerle ortaya konulması ve botulinum toksin (BTX) tedavisinin bu parametrelerüzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 23 HFS olgusunda normal ve spazmtarafında her iki mentol kastan elde edilen fasial F dalgaları yanısıra, fasial sinirin zigomatik ve mandibuler dalları arasındaki anormal efaptik geçiş incelendi.Bu olguların 4'ü postparalitik HFS olgusuydu.Olguların 10'unda BTX enjeksiyonundan yaklaşık 1 ay sonra da bu testler yinelendi . Elde edilen bulgular 20 denekten elde edilen bulgularla karşılaştırıldı.İdiopatik HFS olgularında spazm tarafında anormal efaptik transmisyonu gösteren anormal kas yanıtı (AMR) kayıtlandı. Postparalitik olan 4 olgunun 2 'sinde ise AMR gösterilemedi. HFS olan tarafta F sayısı ve F dalgası/M yanıtı oranı anlamlı ölçüde artmıştı. Postparalitik olan olgularda F dalgalarında anormallik gözlenmedi. BTX enjeksiyonu sonrasında incelenen olgularda ise F dalgası/M yanıtı amplitüd oranında,F dalga sayısında ve AMR/M yanıtı amplitüd oranında düşme gözlendi. Bulgularımız idiopatik HFS'lı olgularda hem fasial sinirde efaptik geçişin hem de fasial motor nukleus hipereksitabilitesinin varlığını ortaya koydu . HFS'de fasial sinirdeki efaptik geçiş vefasial motor nukleusta ortaya çıkan hipereksitabilitenin klinik tablodan sorumlu başlıca mekanizmalar olduğu sonucuna vardık.
Two opposing views about generation of hemifacial spasm (HFS), based on axonoaxonalephaptic transmission and hyperexcitability of the facial motornucleus, stili exist. Our aims were to determine underlying mechanism with electrophysiological techniques and to investigate the effect of botulinum toxin (BTX) therapy on these electrophysiological parameters in HFS . We studied a group of 23 patients with HFS, including 4 patients with postparalytic HFS and 20 healthy controls . In 10 patients who treated with BTX, these investigations have been done about 1 month later. Abnormal muscle responses (AMR), exhibiting ephaptic transmission, have been shown in all patients except 2 patients with postparalytic HFS. F wave frequency and F/M amplitude ratio were significantly increased on the spasm side. After BTX injections, F/M amplitude ratio, F wave frequency and AMR/M amplitude ratio were decreased. Our fındings showed presence of both ephaptic transmission on facial nerve and hyperexcitability of facial moto-nucleus in HFS patients. We concluded that ephaptic transmission andhyperexcitability of facial moto-nucleus are important pathophysiologic factors in HFS .

11.Prognostic Value of Blink Reflex in Bell's Palsy
Işıl ÖZDOĞAN, İbrahim ÖZTURA, Mustafa BAŞOĞLU
Pages 81 - 88
Bell paralizili hastalar, hastalıklarının ilk 5 gününde, göz kırpma refleksi ile elektrofizyolojik olarak değerlendirildi. Değerlendirme periyodik olarak 15. gün ve 1.aylarda tekrarlandı. Elektrofizyolojik ve klinik korelasyon araştırıldı. Göz kırpma refleksi incelemesinin, Bell paralizili olgularda erken dönemde yapılmasının prognozu öngörmede önemli bir kriter olabileceği gösterilmiştir.
The blink reflex of the patients with Bell's palsy in the fırst 5 days of the disease coursewas evaluated electrophsyiologically. Blink reflex examinations were performed at the beginning of the paralysis, after 15 days and at the first month, periodically. The results of electrophysiological tests were correlated with the clinical course. The examination of the blink reflex ofthe patients with Bell's palsy, at the early period can be an important prognostic factor.

OLGU SUNUMU
12.Progressive Multifocal Leucoencephalopathy: Clinical, Neuroradiologicaland Neuropathological Findings
Sevin BALKAN, Babür DORA, Gülay ÖZBİLİM, Cem AÇIKBAŞ, Ali ÜNAL
Pages 95 - 100
Progressif multifokal lökoensefalopati (PML) papovavirüslerin neden olduğu subkortikalbeyaz cevheri, serebellum ve beyin sapını tutan ilerleyici, multifokal demiyelinizasyon alanları ile karakterize nadir görülen bir hastalıktır. Genellikle başta AIDS olmak üzere hücresel immünitesi bozuk olan hastalarda ve immün supressif tedavi alan kişilerde görülmektedir ancak nadir olarak hiçbir etyolojik neden saptanamadığı da bildirilmiştir.Bu sunumda PML'nin tipik özelliklerini gösteren ancak yapılan araştırmalarda hiçbir etyolojik neden saptanamayan bir hastanın klinik, radyolojikve histopatolojik bulguları sunulmaktadır.
Progressive Multifocal Leucoencephalopathy (PML) is a rare disease caused by viruses of the papovavirus family and is charaeterised by progressive, multifocal areas of demyelinisation involving the subcortical white matter, cerebellum and brainstem. The disease is usually seen in patients with a defect in cellular immunity, like AIDS, but infrequently no etiologic cause can be demonstrated. We report a case demonstratingthe typical clinical, radiological and histopathological features of PML in whom no etiologic cause could be identified.

13.Paroxysmal Dyskinesia: Report of Four Cases
Funda UYSAL TAN, Hatice BALABAN, Sedat ULKATAN, Cenk AKBOSTANCI
Pages 101 - 108
Paroksismal diskineziler (PD), kişide paroksismal ve ani olarak gelişen anormal istem dışıhareketlerin olduğu heterojen bir grup hastalıktır. Kliniğimizde izlediğimiz üçü idiyopatik dört PD'li olguyu tartışmamızın amacı, düşük doz antiepileptiklere dramatik yanıt veren bu hareket bozukluğunun akılda tutulmasının önemini vurgulamaktır. Birinci ve dördüncü olgularımızda harekete başlandığı esnada vücudun bir yarısında görülen kasılmalar"kısa ataklarla giden paroksismal kinesijenik diskinezi" olarak değerlendirilmiştir. Üçüncü olguda paroksismal kinesijenik diskinezinin sebebi multipl sklerozdur (MS). Yapılan servikal spinal manyetik rezonans görüntülemede (MRG) servikal ve üst torakal spinal kordda hiperintens demyelinizan plaklar gözlenmiştir. İkinci olguda ise uyku sırasında el ve ayaklarda distonik kasılmalar mevcuttur. Hastada bu esnada şuurun açık oluşu, tablonun bilinen nöbet paternlerine uymayışı ve elektroensefalogramının (EEG) normal bulunması ile epileptik bir nöbetten ayrılan tablo "paroksismal hipnojenik diskinezi" olarak değerlendirilmiştir. Tüm olgularda düşük doz karbamazepine iyi yanıt alınmıştır.
Paroxysmal dyskinesias are heterogenous group of disorders characterised by suddenabnormal involuntary movements. We like to present 3 cases of idiopathic and 1 case of secondary paroxysmal dyskinesia to emphasize the disorder and dramatic response to low dose anti-epileptics. In patients 1 and 4 movements limited to one side of the body and precipitated by motion were considered as "paroxysmal kinesigenic dyskinesiawith short-lasting attacks". The etiology of paroxysmal kinesigenic dyskinesia was multiple sclerosis in patient 3. Magnetic resonance imaging (MRI) revealedhyperintense, demyelinating plaques in cervical and upper thoracal spinal cord. Finally, in patient 2 dystonic movements of the hand and feet was present during sleep. The disorder was accepted as "paroxysmal hypnogenic dyskinesia" as the patient was conscious during the attack, clinical discordance to epileptic seizure types and normalelectroencephalogram. All the patients well responded to low dose carbamazepine treatment.

14.An lnteresting Presentation of X-linked Adrenoleukodystrophy: Recurrent Acute Encephalopathy
Sertaç ARSLANOĞLU, Nedret URAN, Murat HIZARCIOĞLU, Tuba TURUL
Pages 109 - 116
Adrenolökodistrofı (ALD) , X'e bağlı kalıtım gösteren, santral sinir sisteminin progresif demiyelinizasyonu ile karakterize, adrenal kortikal yetmezlikle birlikte seyredebilen peroksizomal bir hastalıktır. Temel biyokimyasal defekt primer olarak serebral beyaz cevher ve adrenal bezde olmak üzere, hastanın dokularında çok uzun zincirli yağ asitlerinin (VLCFA) birikimidir. Bu birikimin nedeni peroksizomal VLCFA oksidasyonundaki bozukluktur.Klinik spektrum oldukça değişiktir. Çocuklarda başlangıç yaşı 5- I O yaşlar arasındadır. İlk semptom genellikle davranış değişiklikleri ve okul başarısızlığıdır. Nörolojik bozukluk progresif şekilde ilerler ve hasta genellikle 2 yıl içinde bitkisel yaşama girer. Bu makalede değişik bir prezentasyonla -akut ansefalopati tablosu ile- iki kez kliniğe başvuran, serebralmanyetik rezonans görüntüleme (MRI) ve kan VLCFA analizi ile X'e bağlı ALD (X-ALD) tanısı konan 8 yaşındaki erkek olgu sunulmaktadır. Amacımız hastalığın bu çok nadir ve ilginç şekli ile çok hızlı ilerleyişine dikkat çekmek, ansefalit ayırıcı tanısında bu antitenin de düşünülmesi gerektiğini vurgulamak ve yeni tedavi yaklaşımlarını gözden geçirmektir.
Adrenoleukodystrophy is an X-linked peroxisomal disorder characterized with progressivedemyelination of central nervous system associated with adrenal cortical failure . The basic biochemical defect is the accumulation of very-longchain fatty acids (VLCFAs) in tissues, predominating in cerebral white matter and adrenal gland . lmpaired ability to oxidize peroxisomal VLCFAs is the explanation for this accumulation. Clinical expressionvaries considerably. Most affected boys are 5-1 O years of age. The fırst symptoms are usually an alteration in behaviour and poor school performance. Neurologic deterioration is then rapidly progressive and the patient ultimately goes to a vegetative state in approximately 2 years.In this article we report a case of X-linked adrenol eukodystrophy (X-ALD) showing a different clinical expression of the disease- recurrent encephalopathy.The boy was 8 years old and was diagnosed as X-ALD by cerebral magnetic resonance imaging (MRI) fındings and blood VLCFA analyses. We aim to attraet the attention to this extremely rare, interesting presentation and rapid progression of the disease, to emphasize that this entity should be taken into consideration in the differential diagnosis of encephalitis and to review the recent treatment modalities.

15.THE USE OF APOMORPHINE IN PARKINSON'S DISEASE
Haşmet A. HANAĞASI, Gülüstü KAPTANOĞLU, Murat EMRE
Pages 117 - 126
Bir D 1-D2 reseptör agonisti olan apomorfin, Parkinson hastalığı (PH) semptomlarını tedavietmek için kullanılan ilk dopaminerjik ilaçtır. Son yıllarda subkütan apomorfin infüzyonlarının geç evre PH'da motor komplikasyonları kontrol etmedeki yararı gösterilmiştir. Bu yazıda apomorfinin PH tedavisindeki yeri ve dopaminerjik cevaplılığıdeğerlendirmek amacıyla tanı aracı olarak kullanılması gözden geçirilecektir.
Apomorphine, a D 1 and D2 receptor agonist was the first dopaminergic drug everused to treat symptoms of Parkinson's disease (PD). In the last decade subcutaneous infusions of apomorphine have been shown to improve motor complications of late stage PD. in this article treatment with the apomorphine in PD and its role as a diagnostic tool far assessing dopaminergic responsiveness are reviewed.

16.Hypertension And Stroke
Yakup KRESPİ, Oğuzhan ÇOBAN
Pages 127 - 136
İnme gelişmiş ülkelerde koroner damar hastalıkları ve kanserden sonra üçüncü en önemliölüm ve birinci erişkin yeti yitimi nedenidir. Nedeni ne olursa olsun kronik hipertansiyon inme için değiştirilebilir en önemli risk faktörüdür. Tüm inmeler birlikte değerlendirildiğinde ilk inme sıklığı ile sistolik ve diastolik kan basıncı arasındaki ilişki doğrusaldır.Kronik hipertansiyon tedavisi gerek genç gerekse de yaşlı hastalarda ilk inme sıklığında önemlibir azalmaya yol açar. Tedavi ile muhtemelen tüm inme tiplerinin sıklığı azalmaktadır. Yüksek kan basıncı ile tekrarlayıcı inme arasındaki ilişki çok iyi tanımlanmıştır. Kan basıncının düzeyi ne olursa olsun, The Heart Outcome Prevention Evaluation Study (HOPE) çalışması, inme öyküsü olan hastalar da içinde olmak üzere yüksek kardiyovasküler risk taşıyan hasta gruplarında, anjiotensin konverting enzim inhibitörü ile yapılan bir tedavinininme riskini azalttığını kesin olarak ortaya koymuştur.İnmenin akut döneminde saptanan hipertansiyonun tedavisi tartışmalıdır. Bu konuda objektif veriler sunacak geniş çaplı çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ciddi hipertansiyon (sistolik> 220-230, diastolik > 130-140 mm Hg), hipertansif ensefalopati, konjestif kalp yetmezliği, miyokard iskemisi ve aort disseksiyonu, akut böbrek yetmezliği gibi mutlak tedavi gerektiren hipertansiyonacilleri dışında, inmenin akut döneminde en azından ilk 72 saat eğer mümkünse de ilk bir-iki hafta süresince hipertansiyona müdahale etmemek temkinli bir yaklaşım olacaktır.
Stroke is the third leading cause of death afrer coronary heart disease and cancer andis the fırst cause of disability. Hypertension is the major risk factor of stroke, independent of its aetiology. The relation between the incidence of stroke and systolic or diastolic hypertension is linear and treatment reduces the incidence of fırst ever stroke in all age groups. Treatment of high blood pressure reduces the incidence of all type of stroke. While the relation between hypertension and recurrent stroke is not well defıned, HOPE study (The Heart Outcome Prevention Evaluation Study)has recently clearly shown that the treatment of hypertension with an ACE inhibitor in patients with high cardiovascular risk, including patients with a history of stroke, reduces the incidence of stroke, independent of the initial blood pressure levels. Treatment of high blood pressure levels early afrer acute stroke is controversial. in the absence of objective data, it is wise not to immediately lower blood pressure levels during the fırst 72 hours or ifpossible during the fırst one-two weeks, unless one is faced with hypertension emergencies such as very high blood pressure levels (systolic > 220-230, diastolic > 130-140 mm Hg), hypertensive encephalopathy, congestive heart failure, evidence of acute myocardial ischaemia, aortic dissection or acute renal failure, necessitating rapid treatment.

17.Basic Guidelines And New Strategies İn Vertigo Management
Barış BAKLAN
Pages 137 - 146
Son yıllarda vestibüler sistem nörokimya ve farmakolojisinin daha iyi anlaşılması ile vertigo ve eşlik eden belirtilerin sağaltımında patofizyolojiye yönelik yeni öneriler oluşmuştur. Bu makale vertigo sağaltımının temel ilkeleri bir başka deyişle ilaç uygulamaları, vestibüler rehabilitasyon ve vestibüler cerrahi genel çizgileri ile ele alınmış, ileriye yönelik yeni sağaltım stratejileri, vestibüler ionotropik ve metobotropik reseptörler, santral vestibülerplastisite ve vestibüler kompanzasyonun yeni ve temel bilgileri gözden geçirilmiştir.
in recent years, with better understanding of neurochemistry and pharmacology ofvestibular system, new treatment strategies for vertigo and related symptoms have been recommended in the direction of pathophysiology of these symptoms in this review, basic guidelines in vertigo management, i.e. pharmacological therapy, vestibular rehabilitaton and vestibular surgery have been described. Alsa possible treatment strategies in future and new fındings on vestibular ionotropic and metabotropic receptors, central vestibularplasticity and vestibular compensation mechanisms have been reviewed.

18.Alcohol and Epilepsy
Baki ARPACI
Pages 147 - 152
Alkolle ilgili nöbetler, epilepsiyle ilişkisi ve tedavisi halen tartışılmaktadır.Bu yazıda alkol ve epilepsi konusunda mekanizmalar, klinik özellikler ve tedavi yaklaşımları, literatürışığında gözden geçirildi.
Relations between alcohol, seizure and epilepsy have been stili discussed.In this article, the mechanism, clinical features and the view of treatments about alcohol and epilepsywere reviewed in the light of literature.

19.Neuroprotection and Epilepsy
Çetin OKUYAZ, Ayşe SERDAROĞLU
Pages 153 - 160
Epileptogenezis, santral sinir sisteminde görülen bazı değişikliklerin , nöbet veya epilepsi gelişimini kolaylaştırdığı durumları tanımlayan bir terimdir. Uzamış nöbet aktivitesi, hipoksi, iskemi ve travma gibi bazı bozukluklar nöronal ölüm ve/veya yeniden düzenlenme ile sonuçlanabilir. Bu bozuklukların sonucu olarak epilepsi ve epileptogenezis gelişebilir. Nöronal koruma ise, nöronlardaki zedelenmenin önlenmesi, kurtarılması ve iyileştirilmesidir.Bu nedenle, nöronları koruyucu tedavi yöntemleri, epilepsi ve epileptogenezisin tedavisindeönemli bir role sahiptir.
Epileptogenesis is a term that describes some of alterations in central nervous systemthat leads to a tendency in developing seizures and epilepsy. Some of disorders like, prolonged seizure activity, hypoxia, ischemia and trauma, can result in neuronal death and/or reorganization. As a result of these disorders, epileptogenesis and epilepsy may occur. Neuroprotection is prevention, salvage, recovery or regeneration of neuronal injuryand loss. Thus , neuroprotective strategies have an important role in treatment of epilepsy and epileptogenesis

20.The Effects Of Vibration On The Post Stroke Motor Cortex Excitability
Sultan TARLACI, A. Bülent TURMAN, Burhanettin ULUDAĞ, Cumhur ERTEKİN
Pages 161 - 172
Bu çalışma, sağlıklı kontroller ve inmeli olguların motor korteks uyarılabilirliği üzerinevibrasyonun periferik afferent sinir girdiler yoluyla olabilecek etkisini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Bu amaçla sekiz sağlıklı ve sekiz inmeli olgu çalışmaya alındı. Uyarım eşikleri çok yüksek olan kapsüler inmeli olgular çıkarıldığında, kortikal inmeli olgularda belirgin eşik düşüklüğü tespit edildi. İnmeli olguların etkilenmiş hemisferlerinden elde edilen motor uyarılmış potansiyellerin latansı 30 Hz'de kısaldı, oysa 130 Hz vibrasyon/o belirgin değişiklik olmadı. İkinci değerlendirmede, etkilenmiş hemisfer latanslarında hem 30 hem de 130 Hz'de değişiklik olmadı. Sağlam hemisferde, düşük frekansta bir değişiklik olmazken yüksek frekanslı vibrasyonda latans belirgin kısaldı. Sağlıklı kontrol ve inmeli olgu grubunda amplitüdde belirgin artış oldu. Fakat, sağlıklı kontrol grubunda artış çokdaha belirgindi. Duyusal girdilerin etkisinin anlaşılması, inme sonrası motor kortekstereorganizasyonu güçlendirecek tedavilere yardımcı olacak, hem fonksiyonel düzelme mekanizması ve hem de nöro-rehabilitasyon için potansiyel tedavilere yeni bakış açısı getirecektir.
The present study was performed to determine the pathways of peripheral afferentnerve inputs that influence the aetivities of the motor cortex by the examining the effeet of vibration on the motor cortex excitability in the patients with stroke and normal healthy control. We examined eight healthy control and eight patients with stroke. Excluding capsular infaretion (in whom there was a higher threshold), a signifıcant lower threshold was found cortical stroke patients. in the involved hemisphere, mean onset latency was shorter during 30 Hz vibration whereas latency was not changed by the 130 Hz vibration. in the second examination, onset latency were not changed both 30 Hz and 130 Hz vibrations. in the intaet hemisphere any change was not observed by low frequency vibration but signifıcant shorted by high frequency vibration. There were a clear augmentation on the amplitude in patients and healthy control during low and highvibrations. But, in the healthy control group was found to influence profoundly the amplitude of elicited by vibration. Appreciate of the sensorial inputs that any future therapies aimed atreorganized within motor cortex after stroke, and give new insight both into mechanisms of funetional recovery and potential therapies for neuro-rehabilitation.



 
© Copyright 2022 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale