e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 28 Issue : 2 Year : 2022

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login Copyright Transfer Form
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 6 (4)
Volume: 6  Issue: 4 - 2000
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - V

2.Cytokines in Multiple Sclerosis
A. ALTINTAŞ, O. KANTARCI, S. SAİP, A. SİVA, S. ÖZTUZCU, N. HEKİM, P. BOZKURT
Pages 1 - 9
Multipi Skleroz (MS) tedavisinde interferon-beta'nın klinik kullanımının başlaması ile birlikte,bu hastalıkta sitokinlerin rolü üzerinde yapılan çalışmalar yoğunluk kazanmıştır. Yapılan çoksayıda laboratuvar ve klinik çalışma, sitokinlerin hastalık seyrinin izlenmesinde ve tedavide faydalı olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada MS'nin immünolojik ve klinik sürecinde önemli rol oynadığı düşünülen proinflamatuvar sitokinlerden IL-1 ,IL-2, TNF-? ve IFN-? 'nın hastalığın atak ya da kötüleşme döneminde ve tedavi sonrasındaki değişimlerideğerlendirilmektedir.
The research on the role of cytokines in MS has gained more interest especiallyafter the widespread clinical application of IFN-beta treatment far this disease. The intense laboratory and clinical work on the field, however, have suggested that the cytokines could be of help in following the course and planning the treatmentof MS. In this study, the levels of proinflammatory cytokines (IL-1, IL-2, TNF-? and IFN-?) that are thought to have an important roles in immunological and clinical course of MS have been evaluated duringexacerbation and post-treatment period.

3.Beta lnterferon-lA Treatment in Multipl Sclerosis and Cognitive Functions
E. İDİMAN, G. G. YENER, G. AKDAL, S. ÖZAKBAŞ
Pages 11 - 18
Bu çalışmada multipl skleroz (MS) hastalarında interferon beta-IA tedavisinden önce ve 6ay sonra kognitif testleri ile bu testlerin tekrarlanan manyetik rezonans görüntülemedeki (MRG) lezyon skorları ile korelasyonunu araştırılmıştır. Çalışma grubu, Dokuz Eylül Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı MuLtipl Skleroz polikliniğine kayıtlı, remisyoneksazerbasyonlu klinik gidiş gösteren 10 kesin MS hastası ile oluşturulmuştur. Olguların yaş ortalaması 33.1 ± 7.75 (24-46) olup, 9'u kadın ve EDSS skorları 0-6.5 arasında, ortalama eğitim süreleri 11.6±4.3 (5-17), hastalık süreleri 3.1 yıl olarak hesaplandı. Olguların biri solak, biri ambidekster, sekizi sağ el dominanttır. Kognitif testler arasındarakam dizisi, sözel öğrenme-bellek-tanıma, Trail A-B, soyutlama, alterne eden sekanslar, kategorik sözel akıcılık, NSE kelime üretme, desen akıcılığı, Stroop 1-3, çapraz duysal lokalizasyon testleri ve sözel dikotik dinleme testleri yer almıştır. Bütün testler arasında Stroop 3 ve sözel dikotik dinleme testleri skorları tedaviden sonra düzelmiştir. Tedavi sonrası MRG'deki lezyon skorları da düzelme görülmüş, tedavi öncesi ve sonrasındaki kognitif skorlarla MRG'deki lezyon skorları arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır. Bu bulgular, MS hastalarında İnterferon beta 1-A'nın kognitif fonksiyonlarda, özellikle kallosal işlevlerde olumlu etkisi olduğunu düşündürmektedir.
In this study, we investigated the cognitive tests and their relation to lesion scores with serial magnetic resonance imaging (MRI) in patients with multiple sclerosis (MS) before and 6 months after the beta-IA interferon treatment. These patients were 10 remitting relapsing type of MS who were registered to Dokuz Eylül University Hospital Multiple Sclerosis Clinic. Their mean age was 33.1+7.75 (24-46) years with 3.1 years of mean duration of disease and EDSS range of 0-6.5. Nine of all cases were female, and their mean education was 11.6+4.3 (5-17) years, and eight of them were right hand dominant, one was ambidexter and one left-handed. The cognitive tests included digit span, verbal learning, memory and recognition, Trail A-B, categorical verbal fluencyand FAS word generation, Stroop, design fluency, alternating sequences, and callosal tests of verbal dichotic listening and crossed sensory localization. Among all of these tests, Stroop and verbal dichotic listening tests improved after interferon beta-1A treatment and were found to be correlated with MRI lesion scores. Also MRI lesion scoresshowed improvement after the treatment. These findings may indicate that interferon beta-1A may help to improve cognitive profile in MS, especially in callosal functions.

4.Extracranial-lnteracranial Bypass in Occlusive Cerebrovasculer Disease
G. SİLAV, K. TUN, H. DOLGUN, A. ATTAR, N. EGEMEN
Pages 19 - 25
Ekstrakranial-intrakranial bypass, klinik uygulamaya girmesinin ardından, pek çok büyükmerkezde medikal tedaviye cevap vermeyen ve endarterektomi yapılamayan hastalarda serebrovasküler rezervin arttırılması amacı ile sıkça uygulanmış, ancak 1985 yılında ekstrakranial-intrakranial bypass çalışma grubunun "ekstrakranial-intrakranial uluslararası randomize çalışması" yayınlandıktan sonra ekstrakranial-intrakranial bypass uygulamasıhızla klinik kullanımdan kalkmıştır. Günümüzde bu uygulama cerrahi tekniklerin gelişmesi,mikrocerrahinin nöroşirürji uygulama alanına girmesi ve serebral rezervin değerlendirilmesinde kullanılan metodların gelişmesi ile tekrar gündeme gelmiş ve çeşitli büyük merkezlerden ekstakranialintrakranial bypass lehine yayınlar çıkmaya başlamıştır.Kliniğimizde tıkayıcı serebrovasküler hastalık nedeni ile takip edilen, BBT(bilgisayarlı beyin tomografi) ve MRG'de (manyetik rezonans görüntüleme) belirgin iskemik alan izlenmeyen ancak SPECT ile hipoperfüzyon tespit edilen ve DSA'da (dijital substraction anjiografi) internal karotid arteri tam tıkalı olarak izlenen 3 hastaya ekstrakranial- intrakranial bypass endikasyonu konularak superior temporal arter-orta serebral arter arasında uç-yan anastomoz yapılmış ve sonuçlarımız değerlendirilmiştir.
Until 1985 the Extracranial- intracranial bypass clinical practice was widely used, onthe patients who were not responding ta medical therapy and carotid endartectomy, ta increase cerebrovasculer reserve. But after the publishment of Extracranial-lntracranial lnternational Randomised Study Group in 1985, the clinical usage of extracranial-intracranial bypass decreased substantially. However, the extracranial-intracranial bypasstechnique arise nowadays again depending on developments of the surgical techniques, the developments of the microneurosurgery and the developments about the methods used far the evaluuation of cerebral reserve , thus publishment from the neurosurgeryclinics about Extracranial-lntracranial Bypass increased. In our clinic, the patients whoare admitted far the cerebrovasculer occlusive disease were evaluated by CT, MRI, SPECT and DSA (Digital Subtraction Angiography). For three patients, we used superior temporal artery- middle cerebral artery bypass tecnique and we eveluate our results.

5.lschemic Cerebro-Vascular Diseases and Vitamin E Levels
M. ÖZKAN, F. GÜVEN, I. ÇOKER, H. GÜĞÜL, Y. ZORLU, M. ÖZÇELİK
Pages 27 - 32
Son yıllarda yapılan çalışmalarda santral sinir sisteminin özellikle iskemik ve dejeneratif hastalıklarında oksidatif stresin rolü önemle vurgulanmaktadır. Fizyolojik şartlarda oksidan ve antioksidan moleküller bir denge içerisindedir. Bu dengenin oksidan moleküller lehine bozulması doku hasarı ile sonuçlanmaktadır. Bilinen antioksidan ajanlardan vitaminE (vit E), vitamin C (vit C), super oksid dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidazın eksikliği oksidatif stresi artırarak hastalıkların patogenezinde rol oynar. Özellikle vit E eksikliği ile iskemik kalp hastalıkları arasındaki ilişki bir çok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışma, tıkayıcı tip serebrovasküler hastalıklar (SVH) ile vit E düzeyi arasında böyle birilişkinin varlığını araştırma amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya kliniğimizde tıkayıcı tip SVH tanısı ile yatan 80 hasta alınmıştır. Hastaların yarısı erkek, yarısı kadın olup ve yaş ortalamaları 56.83 (44- 69) olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubu ise 3'ü erkek, 15'i kadın olmak üzere 18 kişiden oluşturulmuş olup yaş ortalaması 50.27 (40-65) olarakbulunmuştur. Tüm olguların serum vit E düzeyleri HPLC yöntemi ile ölçülmüştür. Sonuçta tıkayıcı tip SVH tanılı hastalarda vit E düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur.
Latest research strongly suggest the role of oxydative stress on ischemic and degenerative diseases of the central nervous system. There is a physiological equilibrium of oxydant and antioxydant molecules under normal conditions. Oxydant molecule excess results in tissue breakdown. The unsufficiency of the known antioxydant agents; vitamin C, vitamin E, superoxydase dismutase, catalase and glutation peroxydase increasesthe oxydative stress and may be responsible for the pathogenesis of the diseases. The relationship between the ischemic heart disease and vitamin E deficiency was shown in various studies. The purpose of our study is to investigate the relationship between vitamin E deficiency and obstructive cerebrovascular disease. Eighty patients (40 male, 40 female) with obstructive cerebrovascular disease were included in the study. The mean age was 56.8 within avarge of 44-69. The control group included 3 males and 15females with a mean age of 50.3 (40-65). The serum levels were measured with HPLC method. Serum vitamin E levels was significantly lower in the patient group.

6.The Effects of Transcranial Magnetic Stimulation on EEG and Clinical Status in Epilepsy
Ş. ÖZKIZILTAN, C. TATAROĞLU, B. BAKLAN
Pages 33 - 37
Transkraniyal manyetik stimülasyonun (TMS)'ın epileptik hastalardaki klinik ve EEG bulgularıüzerine etkilerinin ve güvenilirliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Epilepsi tanısı konmuş 110 olgu çalışmaya alınmıştır. Klinik ve EEG kontrolleri TMS öncesi ve TMS'den sonra 4. haftada yapılmıştır. İncelenen olgularda nöbet sıklığında artış saptanmamıştır. İlk EEG'si normal olan 12 hastanın ikinci EEG'sinde epileptik aktivite saptanmıştır. TMS öncesi EEG'de fokus olan 13 olguda ise ikinci EEG'de herhangi bir bulgu gözlenmemiştir. Olguların %63.6'sında EEG değişimi olmamıştır . Sonuç olarak TMS'un epilepsi kliniği ve EEG üzerine olumsuz etkisi gözlenmemiştir
Our aim was to evaluate the effect of transcranial magnetic stimulation (TMS) on clinical status and EEG abnormalities and its reliability in patients with epilepsy. We examined 110 patients with epilepsy. Clinical and electrophysiological examinations have been done just before and four weeks afrer TMS. No increase of seizure frequency was observed. Second EEG examination of 12 patients, who had normal initial EEG investigation, showed epileptic activity. Whereas, second EEG examination of 13patients, who had epileptic focus on initial EEG investigation, established as normal. The both EEG examinations were similar in 63.6% of the cases. We concluded that TMS had no negative effect on clinical status and EEG abnormalities in patients with epilepsy.

7.Epileptic Seizures After Cerebrovascular Disease
S. K. VELİOĞLU, C. BOZ, Z. ALİOĞLU, B. YALMAN, M. ÖZMENOĞLU
Pages 39 - 45
Serebrovasküler hastalıklardan (SVH) sonra gelişen epilepsi nöbetleri nadir değildir. Buçalışmada 12 yıl boyunca SVH nedeniyle hastanede yatarak tedavi gören 1676 hastada epileptik nöbet sıklığı, bu nöbetlerin cinsi, nöbet sıklığının lezyon cinsi ve lokalizasyonuyla ilişkisi, nöbetlerin ortaya çıkışı ile inme arasındaki zamansal ilişki ve nöbetlerin mortaliteye etkisi retrospektif olarak incelenmiştir. SVH'ye bağlı nöbet 272 hastada (% 16) saptanmıştır. Görüntüleme yöntemleri (BBT ve/veya MRG) ile bu hastaların %62'sinde infarkt, %38'inde hematom saptanmıştır. Bu oranlar nöbetsiz olgularla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Etiyolojik değerlendirme, infarktlı hastaların %52'sinin embolik, %38'inin trombotik kaynaklı olduğu sonucunu göstermiştir. Nöbet saptanan inme vakalarında (n=272) lezyon lokalizasyonunun sıklıkla kortikal ve kortiko-subkortikal yerleşimli (%60) olup, nöbetlerin sıklıkla erken dönemde (ilk 24 saat) ortayaçıktığı görülmüştür. Hastalarda en sık (%62) jeneralize tonik-klonik UTK) nöbetler gözlenmiştir. Hastanede kalış süreleri içinde (en az saatler, en fazla 45 gün) gözlenen mortalite oranı nöbetli olgularda % 18, nöbetsiz olgularda %20 olarak bulunmuştur.Çalışmanın sonuçları, embolik kaynaklı infarktlarda ve kortikal lokalizasyonlu lezyonlarda nöbetlere daha sık rastlanıldığını, sık rastlanılan nöbet cinsinin JTK nöbetler olduğunu ve erken dönem mortolite ile nöbet sıklığı arasında anlamlı bir ilişki olmadığını göstermiştir.
Epileptic seizure following cerebrovascular disease (CVD) is not rare. In this study, we retrospectively investigated the risk of seizure due to CVD and correlated the epileptic seizures with localisation and type of lesion, mortality rate. We also evaluated to detect the relation of nature of the seizure to the seizure onset. The incidance of epilepsy in CVD patients was 16%. CT scan or MRI shbwed ischaemic lesions in 169 (62%) and haemorrhagic lesions in 103 (38%) patients. These results revealed no signifırnntrelationship between the patients with seizure and ones without seizures. 52% of patients with seizure were identifıed as embolic, 38% were thrombotic. The lesion localisation which we most frequently saw in our study was cortical and cortico-subcortical (60%) . Early seizures and generalised tonic-clonic seizures (GTC) were most frequently observed. During hospitalisation, the mortality rate was 18% in nonepileptic cases and 20% in epileptic cases. In conclusion, cortical lesions and embolic infarctswere increasing the risk of epileptic fits. The generalised tonic-clonic seizures were most frequently seen in our patients and patients of the study revealed no significant relationship between the frequency of seizures and the rate of mortality.

8.Relationship of Sleep and Epilepsy: Evaluation of noeturnal epileptic patients
B. BAKLAN, İ. ÖZTURA, F. UZUNEL, H. AYDIN, E. İDİMAN
Pages 47 - 52
Bazı epileptik nöbetlerin yalnızca uykuda oluşmasına dayanan klinik gözlemler ve uykudadeğişen nöronal aktivite ile epilepsinin temel mekanizmaları arasındaki benzerlikler çok uzun zamandır uyku ve epilepsi ilişkilerine dikkati çekmektedir. Bu çalışmada uykuda gelen nöbetleri olan 119 hasta, pür uyku epilepsisi ve mikst tip (uyku+uyanıklık) olmak üzere iki büyük gruba ayrılarak nöbet tipleri, nöbet sıklığı, tedaviye yanıtlılık ve uykunun ilk ya da ikinci yarısında ortaya çıkış özelliklerine göre incelenmiştir. Bulguların literatür bilgileriile uyumları değerlendirilmiştir.
Some types of seizures occur only during sleep. Also the similarities between the normalbrain activity occuring during sleep and the basic mechanisms of epilepsy have been noticed long time ago. These clinical observations and physiological similarities between sleep and epilepsy have been the subject of several studies. In this study, we evaluated 119 epileptic patients who had seizures during sleep and then grouped them into pure sleep epilepsy group and mixed type (patients with seizures occuring during sleep and wakefulness) group. These groups were compared for seizure type, seizure frequency, response to therapy, and sleep eyde in which seizure appeared. These findings were discussed in the light of related literature.

9.Day Time Long Term EEG Follow-up
B. BAKLAN, İ. ÖZTURA, F. UZUNEL, F. İDİMAN, İ. ŞENGÜN
Pages 53 - 58
Epilepsi tanılı hastalarda rutin EEG'de patoloji saptama oranı düşüktür. Epileptiform anomaliyi yakalama olasılığını yükseltmek amacıyla gündüz uzun EEG, tüm gece EEG çekimleri ve günler boyu sürecek video EEG izlemleri gerekmektedir. Bu çalışmada Şubat 1999- Eylül 2000 tarihleri arasında Nöroloji Anabilim Dalı Nörofizyoloji Bilim Dalı EEG Laboratuarlarında uzun süreli gündüz uyanıklık ve spontan uyku EEG (ort. 3,5 saat) çekimi yapılan 330 Gündüz Uzun Süreli EEG (GUS-EEG) sonuçları incelendi. Yüz üç hastada yapılan120 EEG incelemesinde epileptiform anormallik saptandı. Digital EEG anormalliği yakalanan bu hasta gurubu retrospektif olarak incelendiğinde 40 hastada gündüz yapılan rutin EEG incelemelerinde 45 çekimde patoloji yakalanmış, 63 hastada yapılan 85 rutin EEG incelemesinde patoloji bulunmamıştır. Rutin EEG'leri normal, GUS-EEG'leri patolojik63 hasta ile hem rutin EEG'leri hem de GUS-EEG'leri patolojik 40 hastanın nöbet tipleri, nöbet sıklıkları ve epileptiform patolojinin EEG'de hangi dönemlerde ortaya çıktığı incelenmiştir.
The rate of pathological routine EEG in epileptic patients is (not that high) low. In some instances, day time long term EEG or night time long term EEG may be needed in order to increase the rate of EEG abnormality. In this study, we evaluated consecutive 330 daytime long term EEG (DLT-EEG) and spontaneous sleep EEG (mean duration : 3 and half hours) recorded in Dokuz Eylül University Neurology Department, Neurophsiology Unit, EEG laboratory, between the dates of February 1999 and September 2000. One hundred twenty EEG recordings of 103 patients were reported as abnormal. When that group with DLT-EEG abnormality was evaluated retrospectively; their routine EEG gave abnormality on 45 recordings of 40 patients, however no abnormality was found in 85 routine EEG recordings of 63 patients. We evaluated and compared seizure types, seizure frequency, and EEG recording stage in which epileptiform abnormality appeared in two groups of patients, one group with normal routine EEG and abnormal DLT-EEG (n=63)and the second group with both routine EEG and DLT-EEG abnormality.

10.Brainstem Auditory Evoked Potentials on the Patients Taking Carbamazepin, Phenytoin and Valproic Acid
F. OVAK, İ. ÖZTURA, M. BAŞOĞLU
Pages 59 - 64
Antiepileptik ilaçların uzun süreli kullanımında, klinik nörotoksisite belirtileri olmaksızın santral sinir sistemi fonksiyonları etkilenebilmektedir. Kronik antiepileptik ilaç kullanımının beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyeller üzerine etkileri konusunda bugüne dek yapılan çalışmaların sonuçları farklıdır. Bu çalışma, en az 6 aydır karbamazepin kullanmakta olan 24, difenilhidantoin kullanan 12 vevalproik asid kullanan 12, toplam 48 epileptik hastaile yapılmış, kontrol grubu olarak 20 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Çalışmamızda karbamazepin kullanan hastalarda sağ kulaktan elde edilen beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyellerinin III-V interpik latanslarında kontrol grubuna göre anlamlı uzama saptanmıştır. Difenilhidantoin ile valproik asid alan hastalardaki beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyellerinin interpik latanslarında kontrol grubuna göre anlamlı uzama saptanmamıştır.
In using antiepileptic drugs for long periods, central nervous system can be effectedthe functions without indicating any clinical neurotoxiticite. The results of the studies on the effects of cronic usage of antiepileptic drugs on brainstem auditory evoked potentials have been different from each other. This study was carried out on, 24, 12 and 12 subject, in total of 48, who had been using respectively carbamazepin, phenytoin and valproic acid for at least 6 months at the of experiment. A control group of 20 subjects in healthy conditions were volunteers in this experiment. During the studies, significant response time delay was detected which were taken from right ear of those subjects using carbamazepin, phenytoin and valproic acid in brainstem auditory evoked potentialsof III-V interpeak latance in comparison to control group. Whereas almost no elongate was detected in either of other test groups.

11.The Value of Brainstem Auditory Evoked Potentials on Diagnosis of Hemifacial Spasm
P. ÇE, A. KULAN, M. GEDİZLİOĞLU, Ş. YALIN, C. ÇALLI
Pages 65 - 71
Hemifasiyal spazm (HFS), fasiyal sinir ile innerve olan kaslarda meydana gelen istemsiz tekrarlayıcı bir hareket bozukluğudur. HFS tanısında manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve manyetik rezonans anjiografinin (MRA) d eğeri kabul edilmiştir. Ancak literatürde lezyon belirleme oranları farklılık göstermektedir. HFS'da beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyalleri (BİUP) detaylı araştırılmamıştır. Bu çalışmada, HFS'de MRG, MRA ve BiUP'un tanısal değerini belirlemek amacıyla, hastanemiz hareket bozuklukları polikliniğinde izlenmekteolan 18 HFS'li hastanın MRG, MRA ve BiUP'leri incelenmiştir. MRG ve MRA ile 18 hastanın11 'inde (%61,1) HFS ile aynı tarafta lezyon saptanmıştır. Bu lezyonlar 6 hastada baziler arter, 3 hastada vertabral arter, 1 hastada anterior inferior serebellar arter, 1 hastada posterior inferior serebellar arter yerleşimlidir. HFS hastalarının BİUP incelemesinde I-III, III-V, I-V interpik latansları (IPL) normal kontrol grubuyla kıyaslandığında I-V IPL'deistatistiksel olarak anlamlı uzama saptanmıştır (Mann Whitney U testi kullanılarak, p=0,013) MRG ve MRA'da patoloji olan ve olmayan hastalar iki gruba ayrılarak I-III, III-V, I-V IPL'leri kıyaslandığında iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Bu sonucun alt grup sayısının az olması nedenine bağlı olabileceği düşünülmüştür. Sonuç olarak, HFS tanısında MRG ve MRA'nın birlikte kullanımının vasküler yapıları ve komşu dokuları göstermede başarılı yöntemler olduğunu ve BİUP gibi ucuz, uygulaması kolay bir yöntemin de tanıya katkısı olabileceğini düşünmüştür.
Hemifacial spasm (HFS), is an involuntary, repetitive movement disorder of the muscles innervated by facial nerve. The importance of Magnetic Resonance lmaging (MRI) and Magnetic Resonance Angiography (MRA) are widely accepted as diagnostic procedures.However different ratios of the specificity have been reported. Also there is little information about value of brainstem evoked potentials (BAEP). Therefore we evaluated MRI, MRA and BAEP of 18 patients with HFS, without .any other neurological disease. In 11 of 18 patients (%61,1) vessel abnormalities were detected by MRI and MRA. The vessel causing compression was basilar artery in 6 patients, vertebral artery in 3, anteriorinferior cerebellar artery in I, posterior inferior cerebellar artery in I patient. When we compared BAEPs of the patients with the control group, consisting 16 healthy volunteers, statistically significant prolongation of I-V interpeak latency (IPL) was observed. When we divided the patients into 2 groups, symptomatic and idiopathic groups, there wasn't any significant difference between them in the evaluation of BAEPs. This might be theresult of the the minimalisation of the subgroups when divided into two. Consequently, we think that MRI and MRA are very important for imaging of brainstem structures and vessels in HFS and such an easy and cheap examination of brainstem with BAEP can help the diagnosis.

12.Terminal Latency lndex in the Diagnosis of Carpal Tunnel Syndrome
E. KÖSEOĞLU, M. MİZRA, A. TALAŞLIOĞLU, Ş. DELİBAŞ, A. SOYUER
Pages 73 - 80
Karpal Tünel Sendromu (KTS) tanısı için, standart olarak yapılan mediyan distal motor latans ve duysal ileti hızı çalışmalarının yanısıra çok değişik yöntemler de geliştirilmiştir. Terminal Latans İndeksi (TLI), mediyan motor terminal latansının, terminal uzaklık ve proksimal motor sinir ileti hızına göre hesaplanarak oluşturulan bir değerdir. Bu değerin 0.34 veya daha büyük olması mediyan sinir için normal kabul edilmektedir. KTS'de ise 0.34'ten daha küçük bir değer elde edildiği bildirilmektedir. Bu çalışmada, KTS klinik tanısı ile başvuran 137 hasta ve 15 sağlıklı kişide segmenter ve karşılaştırmalı olarak yapılan ölçümler ve TLl'lar değerlendirilmiştir. Sağlıklı kişilerde gerçekleştirilen ölçümler bilateral olarak toplam 30 elde yapılmıştır. Hastaların 20 tanesinde elektrofizyolojik olarak ulnar nöropati de saptanması ile bu hastalar çalışmadan çıkarılmıştır. Kalan 117 hastanın 92'sinde mediyan motor distal latans uzaması, parmak bilek segmentinde veya avuç bilek segmentinde anormal duyusal sinir ileti kriterlerinden bir veya daha fazlasının bulunması nedeniyle elektrofizyolojik olarak KTS tanısı konulmuştur. Çalışmada standart yöntemlerle KTS tanısı desteklenen tüm hastalarda ve standart yöntemlerle tanısı konulamayan 25 hastanın 18 'inde (%72) TLl'ni 0.34 'ten düşük olarak hesaplanmıştır. Kontrol olgusu olarak çalışılan 30 el sonuçlarının hepsinde TLl'ni 0.34' ten büyük olarak hesaplanmıştır.Elektrofizyolojik olarak TLl'sı patolojik olan 18 hastada semptom süresinin, standart yöntemlerle anormallik saptanan hastalara göre daha kısa (U=466.5, P<0.005) olduğu hesaplanmıştır. Bu durum TLl 'nın KTS'nin erken bir bulgusu olduğunu düşündürmektedir.
Besides the standart measurement of median distal motor latency and sensory conductionvelocity, many other techniques have been developed to improve the diagnosis of carpal tunnel syndrome (CTS). The terminal latency index (TLI) is a calculated value that adjusts the distal motor latency for the terminal distance and the proximal motor nerve conduction velocity. A value of 0.34 or greater is considered normal for the median nerve. This value is reported to be lower than 0.34 in CTS. Segmenter and comparative measurements and TLIs have been evaluated in 137 patients with clinical CTS diagnosis and 15 healthy subjects in this study. The measurements in healthy subjects havebeen performed bilaterally in sum of 30 hands. The patients whom electrophysiologically ulnar neuropathy has been found, 20 in number, have been discarded from the study. Of remaining 117 patients, in 9 2 patients, one or more of the criterias of prolongation of median distal motor latency, abnormal sensorial conduction velocity in finger-wrist or palm-wrist segment have been present, so in these patients the diagnosis CTS has been confırmed electrophysiologically. We have found that TLI was lower than 0.34 in afipatients with electrophysiologic diagnosis of CTS and in 18 of the remaining patients. We have calculated TLI greater than 0.34 in all hands studied as control in healthy subjects. We have found that the duration of symptoms were shorter in 18 patients whose only TLI values were abnormal, than those of eleetrophysiologically determinedCTS patients (U=466.5, P<0.005). This makes us to think that TLI can be an early sign of CTS.

13.The Value of Thermography in Diabetic Neuropathy
A. ALAŞ, M. ÇELİK, H. FORTA
Pages 81 - 86
Bu çalışmanın amacı, diyabetik otonomik nöropatili hastalarda ısı testinin değerinin araştırılmasıdır. Nörolojik muayene, ortostatik hipotansiyon, sinir ileti ölçümleri, RR interval değişkenliği, sempatik deri yanıtları ve ısı testi tip II diabetes mellituslu 33olguda değerlendirilmiştir. Sempatik deri yanıtları, cevap kaydedilemediğinde patolojik olarak değerlendirilmiştir. RR interval değişkenliği ve ısı testi için normal değerler 52 sağlıklı kontrol olgusunda belirlenmiştir. 33 hasta, ayrıca otonomik nöropati (12 hasta), polinöropati ( 15 hasta) ve nöropatisi olmayan grup (6 hasta) şeklinde alt gruplara ayrılmıştır. RR interval değişkenliği, sempatik deri yanıtları ve ısı testi için özgünlük ve duyarlılık hesaplanmıştır. Testlerin özgünlüğü eşit bulunmuştur. Duyarlılıkları anlamlı fark göstermemiştir. Polinöropati grubunda ısı testi en duyarlı ikinci testtir. Sonuç olarak, ısı testi, diabetik hastalarda otonom sinir sistemi tutuluşunu saptamak için hassas vegüvenilir bir testtir. Basit olarak uygulanabilir, pahalı değildir ve özel bir donanım gerektirmez.
The aim of this study was to investigate the value of thermography in the diagnosis of autonomic neuropathy in diabetic patients. Neurological examination, orthostatic hypotension, nerve conduction examinations, RR interval variability, sympathetic skin responses and thermography were evaluated in 33 patients with noninsulin dependent diabetes mellitus. Sympathetic skin responses were regarded as abnormal only whenthey were absent. Normal values for RR interval variability and thermography were obtained in 52 healthy control subjects. Thirtythree patients were further subdivided intogroups with autonomic neuropathy (12 patients) , polyneuropathy (15 patients) and patients without neuropathy (6 patients). The sensitivity and spesifıcity of RR interval variability and thermography were calculated. The spesifıcity of the tests were found equal. The sensitivities did not reveal significant differences. Thermography was found to be the second sensitive test in the polyneuropathy group. In conclusion, thermography is a sensitive test to detect autonomic nervous system disfunction in diabetic patients. It is simple, inexpensive, reliable did not necessitate any spesifıc instrument to be performed.

14.Body Fat Percent and the Changes in Fat Distribution Parameters of Diabetic Patients Suffered from Sensorial Type Polyneuropathy
S. YARDIMCI, S. ÇOMOĞLU, Z. OKÇU
Pages 87 - 95
Bu çalışmanın amacı cilt kıvrım kalınlığı ölçüm metodu kullanılarak, diyabete bağlı duysal polinöropati gelişmiş hastalarda vücut yağ parametrelerini tesbit etmektir. Deney grubu içinde değerlendirilen hastaların tanısı nörolojik muayene, laboratuvar sonuçları ve elektromiyografi kayıtları ile konmuştur. Erkek hastaların (n:8) yaş ortalaması 61.75±3.50,kadın hastaların (n:12) ise 59.6 7±8.02 olarak saptanmıştır. Erkek hastalarda boy, ağırlık ve vücut kitle indeksi ortalama değerleri sırayla 171.50±3.87 cm, 78.00± 11.83 kg ve 26.45 ±3.30 kg/m² olarak bulunmuştur. Kadın hastaların boy, kilo ve vücut kitle indeksleri ise sırasıyla 158.33± 1.63 cm, 62.00±12.88 kg ve 24.71±5.00 kg/m² olarak belirlenmiştir.Bu antropometrik parametreler, benzer yaş grubundaki sağlıklı gönüllüler ile önemli farklılıklar göstermemektedir. Hastaların vücut yağ yüzdesi ve yağsız vücut kitlesi ortalama değerleri sırasıyla erkeklerde %18.97±1.41, 65.62±5.90 kg, kadınlar da %27.05±3.88, 44. 90±7.19 kg olarak hesaplanmıştır. Vücut yağ yüzdeleri ve yağsız vücut kitleleri her iki cinste sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırma sonuçlarına göre istatistiksel olarak anlamlı fark göstermemiştir. Hastaların üst/alt beden yağ dağılım oranı ile merkezi/periferik vücut yağ dağılım oranı ortalamaları sırasıyla erkeklerde 1.31 ±0.26 ve 1.35±0.27, kadınlarda ise 1.09±0.13 ve 0.93±0.19 olarak hesaplanmıştır. Bu parametrelere göre diyabetik polinöropatisi olan hastalar, sağlıklı gönüllülere göre önemli derecede yükseklik göstermektedir (p<0.05). Bizim bulgularımız diyabete bağlı duysal polinöropatisi olan hastalarda merkezi ve üst beden tipi yağ depolanmasına yatkınlık olduğunu göstermiştir. Tip II diyabetes mellitusta genellikle abdominal ve visseral yağ depolanmasının görüldüğübildirilmiştir. Merkezde depolanan yağ miktarı ile diyabetik kişilerin kan glukoz düzeyleri arasında da bir ilişkinin olduğu rapor edilmiştir. Bu çalışmanın sonuçları diyabete bağlı duysal tip polinöropatisi olan hastalarda merkezi ve üst beden tipi yağ depolanmasının olduğunu göstermektedir.
The aim of this study was to determine the body fat parameters of diabetic polyneuropathic patients by using skinfold thickness measurement method. Patients who were evaluated in the experimental group, were diagnosed by using the findings of neurological examination, laboratory results and electromyographic records . The mean age of male patients (n: 8) was 61 .75 ± 3.50 years, and of female patients (n: 12) was 59.67 ± 8.02 years. The mean values of height, weight and body mass index of male patients were recorded as 171.50 ± 3.87 cm, 78.00 ± 11.83 kg and 26.45 ± 3.30 kg/m²respectively. The height, weight and body mass index of female patients were determinated as 158.33 ± 1.63 cm, 62.00 ± 12.88 kg and 24.71 ± 5.00 kg/m² respectively. These antrophometric parameters were not significantly different from those of the healthy volunteers who were chosen from the similar age groups. The mean values of body fat percent and lean body mass of patients were % 18. 97 ± 1.41, 65.62 ± 5.90 kg in males and %27.05 ± 3.88, 44. 90 ± 7.19 kg in females respectively. Body fat percent and lean body mass of patients were not shown any significantly different from those of the healthy volunteers in the both sexes. The ratios of upper to lower and central to peripheral body fat distributionsof patients were 1.31 ± 0.26, 1.35 ± 0.27in males and 1.09 ± 0.13, 0.93 ± 0.19 in females respectively. These parameters were significantly higher in diabetic polyneuropathic patients compared to the healthy volunteers (p<0.05). Our results wereexhibited that diabetic patients, who were suffered from the polyneuropathy, tended to fat store on central and upper body. It was known that abdominal and vissera/ fat depositions were generally seen in the tip II diabetes mellitus. It was reported that there was a relationship between central deposited fat mass and blood glucose level of diyabetic persons. Our results indicated that there were central and upper body fat deposition in the diabetic patients who were suffered from the polyneuropathy.

15.MRI and SPECT Relationship in Lesion Localization of Aphasics
A. ATCI, B. YÜRÜTEN, G. TAŞTEKİN, S. AÇIKGÖZOĞLU, S. İLHAN
Pages 97 - 107
Afazilerde klinik ile strüktürel ve fonksiyonel lezyon alanları arasındaki ilişkiyi incelemek içinplanladığımız bu çalışmaya serebrovasküler hastalığa bağlı afazileri olan 30 hasta alındı. Hastalara MRG ve SPECT tetkikleri yapıldı ve Gülhane Afazi Testi (GAT) uygulandı. GAT sonuçlarına göre 12 hastada global, 8 hastada Broca, 4 hastada Wernicke, 3 hastada anomik, 1 hastada transkortikal motor, 1 hastada transkortikal sensoriyel, 1 hastada subkortikal afazi tespit edildi. Afazi tipi ile MRG karşılaştıve SPECT'deki strüktürel ve fonksiyonel lezyon lokalizasyonları ve büyüklükleri karşılaştırıldığında lisanın klasik anatomoklinik ilişkisinin büyük ölçüde sağlandığı, ancak subkortikal strüktürel lezyonlarla da afazinin ortaya çıktığı ve bu olgularda SPECT de ilgili kortikal alanlarda hipoperfüzyon tespit edildiği görüldü ve diaşisizle açıklandı. Ayrıca MRG ve SPECT'deki etkilenen alanların büyüklükleri karşılaştırıldığında fonksiyonel lezyonun strüktürel lezyondan daha büyük olduğu ve dolayısı ile afazi tiplenmelerindeki beliren farklılıkların buna da bağlı olabileceği düşünüldü.
We investigated 30 stroke patients with aphasia in order to evaluate the relationshipbetween the clinical findings and structural/functional lesion sites. Language evaluationswith Gülhane aphasia test (GAT), magnetic resonance imaging (MRI) and single photon emission computed tomography (SPECT) seans were performed. GAT revealed that we had 12 global, 8 Broca, 4 Wernicke, 3 anomic, 1 transcortical motor, 1 transcortical sensory, 1 subcortical aphasia patients. When we compared the structural and functionallesion sites on MRI and SPECT with clinical findings, we observed diffirent localizations including subcortical ones along with clasically know localizations. We interpreted the cortical hypoperfusion on SPECT related to the subcortical areas on MRI as "diaschisis". When we compared the lesion size on MRI and SPECT, we found that the functional lesionsize was greater than the structural one. So the differences between the aphasia types might be related to this finding.

16.The Value of SPECT in Determining the Prognosis of Aphasia Summary
B. YÜRÜTEN, A. ATCI, G. TAŞTEKİN, M. E. ÜSTÜN
Pages 109 - 116
İnme geçiren 14 afazik hastada SPECT'in prognozu belirlemedeki rolünü araştırmak içinhastalara akut dönemde (48 saat içinde) SPECT çekildi ve GAT ile afazi skorları belirlendi. Her iki test ortalama 14.3 (9-19) ay sonra tekrarlandı. 2 hasta dışında SPECT' de değişen derecelerde hipoperfüzyon saptandı. Hastalardaki perfüzyon defekti % 60'ın altında ve üstünde olarak 2 gruba ayrıldı. Perfüzyon defekti %60'ın altında olan grupta Gülhane Afazi Testi (GAT) skor ortalaması başlangıçta 43.2±33.0, izlem sonunda 58.2±31.9 idi ve artış önemli idi. Perfüzyon defekti %60'ın üzerinde olanlarda GAT skorundaki artış önemsizdi. Hipoperfüze alanın genişliği ile afazinin düzelmesi arasında ilişki saptanamadı. Bu çalışma bize akut fazda çekilen SPECT'in afazi prognozunu belirlemede yararlı olabileceğini gösterdi.
In order to evaluate the prognostic value of SPECT in 14 aphasic stroke patients, we have planned ta perform SPECT seans in the acute phase (within 48 hours) and to perform language evaluation with GAT within 10 days. Both tests were repeated 14.3 (9-19) months later. Except two patients, there were varying degrees of hypoperfusion in the SPECT. The patients were separated into two groups according ta the perfusion defect was below or above 60 %. In the group whose perfusion defect was below 60 %, there was a significant difference between the average GAT scores at the begining and folow-up which were 43.2±33.0 and 58.2±31.9 respectively (p<0.05). There was no correlation between the size of the perfusion defect and the recovery of aphasia . We concluded that SPECT performed in the acute phase may contribute ta predict the aphasiaprognosis.

17.Polyneuropathy in Association With Coeliac Disease
K. TUTKAVUL, C. ÖRKEN, M. SÖKMEN, H. TİRELİ, N. Ö. ÖZBAY, Y. PARMAN
Pages 117 - 125
Gluten enteropatisi, malabsorpsiyona neden olan bir ince barsak hastalığıdır. Genetik olarakduyarlı kişilerde tahıllarda bulunan glutene karşı humoral ve hücre aracılı enffamatuvar bir cevap sorumlu tutulmaktadır. Gluten enteropatisi ile bir arada çeşitli santral ve periferik sinir sistemini tutan tablolara rastlanabileceği, bunların fizyopatolojisinde malabsorpsiyonun, otoimmun mekanizmaların ya da doğrudan glutenin toksik etkisinin sorumlu olabileceği düşünülmektedir. Sebebi belirlenememiş nörolojik tabloların araştırılması sonrasında gluten enteropatisi tanısı nadir olarak bildirilmiştir. İki aydırellerinde güçsüzlük yakınması olan 39 yaşındaki kadın hasta son 5 gün içinde hızlı ilerleyen, assendan eldiven-çorap tarzı parestezi ve tetraparezi ile bulguları ile araştırılmaya alınmıştır. 20 yıldır ince barsak tipi ishal atakları, dispepsisi olan hastada kaşeksi, solukluk, çomak parmak, abdominal distansiyon, hipertimpanizm saptanmıştır. Hastanın EMG tetkikinde motor tutulumun ön planda olduğu sensorimotor, aksonal tipte periferik nöropati, incelenen F yanıtlarından birinin latansında uzama, bir sinirde ileti bloğu ve distal ağırlıklı nöropatik değişiklikler saptanmıştır. Albuminositolojik disosiyasyon,anemi, trombositoz, sedimentasyon yüksekliği, folat eksikliği yanı sıra kontrastlı ince barsak filminde malabsorbsiyon bulguları, endoskopik ince barsak biopsisinde gluten enteropatisi düşündüren bulgular saptanmıştır. Antigliadin antikorları pozitif bulunmuştur.Periferik sinir biopsisinde paranodal segmenter demiyelinizasyon saptanmıştır. Bu olgu gluten enteropatisinin nadir de olsa, akut yerleşen, tedavi edilebilir bir periferik nöropati ile ilişkili olabildiğini vurgulamak amacıyla sunulmuştur.
Gluten sensitive enteropathy is a bowel disease causing malabsorption. In geneticallysusceptible people, the gluten in wheat arouses a humaral and cell-mediated immune reaction. Various central and peripheral neurological syndromes are seen in association with gluten enteropathy and malabsorption, autoimmune mechanisms or the toxic effect of gluten itself are thought to be the possible causative factors . Gluten enteropathy has only lately and rarely been diagnosed in cases with neurological syndromes of unknown aetiology. A 39 year-old female patient complaining of mild weakness in both hands for two month, became bedridden within five days due to rapidly progressing, ascending tetraparesis. She was complaining of glove-stocking paresthesias too. She had previous intestinal diarrhea attacks and dyspepsia for almost 20 years. Physical examinationrevealed cachectia, pale skin, finger clubbing, abdominal distention and hypertimpanism. Neurological examination showed sensorimotor polyneuropathy and EMG exhibited a sensorimotor, axonal peripheral neuropathy involving predominantly motor nerves, one prolonged F response latency and one conduction block with distally predominantneuropathic changes. Albuminocytological dissociation in the CSF, anemia, trombocytosis, high sedimentation rate and folate deficiency were associated laboratory findings. lntestinal followthrough examination with contrast material showed changes attributable to malabsorption and endoscopic intestinal biopsy was compatible withgluten enteropathy. Antigliadin antibodies were positive. Paranodal segmental demyelination were identified in peripheral nerve biopsy. We hereby present this patient in order to emphasize that gluten enteropathy, though quite rarely, may be associated with an acute, treatable peripheral neuropathy.

18.Subependymal Giant Cell Astrocytoma in Tuberous Sclerosis
Ö. EKMEKÇİ, A. GÖKÇAY, H. KARASOY, A. ÜLKÜ
Pages 127 - 132
Subependimal dev hücreli astrositomalar histolojik olarak benign yapıda olan ancak foramenmonro komşuluğundaki lokalizasyonları nedeniyle malign davranış göstererek ölüme neden olabilen tümörlerdir. Erken dönemde tanınmaları ve tedavi edilmeleri rekurrens riskini, mortolite ve morbiditeyi azaltır. Tuberoz sklerozlu olguların görüntüleme yöntemleri ile takibi bu tümörlerin saptanmasına yardımcı olabilir. Bu yazıda, subependimal dev hücreli astrositoması olan 3 tuberoz skleroz olgusu sunulmuştur.
Subependymal giant cell astrocytomas are histologically benign but they can causemalign symptoms and death due to their locations. Early diagnosis and treatment could reduce risk of recurrence, mortality and morbidity. Following of the tuberous sclerosis patients with neuroimaging methods-could help to identify subependymal giant cell astrocytomas. In this study, three tuberous sclerosis patients with subependymal giant cell astrocytoma were presented.

19.Neuromyotonia and Epilepsy: Case Report
R. ÇAKMUR, V. ÖZTÜRK, E. İDİMAN, A. GENÇ, Ş. FADILOĞLU
Pages 133 - 143
Nöromiyotoni sürekli kas aktivitesi ile karekterize, ender bir klinik sendromdur. Kalıtsal yada sporadik olarak ortaya çıkabilir. Bu yazıda, iki yaşından bu yana alt ekstremitelerde ve proksimallerde belirgin kramplar tanımlayan ve bu bulgudan bağımsız kompleks parsiyel tipte epileptik nöbetleri olan 21 yaşındaki olgu sunulmaktadır. Olguda tanı, tipik klinik bulgular yanında, elektromyografide istirahatte gözlenen , düzensiz aralarla gelen doublet, triplet ve multiplet motor ünit boşalımları ile konulmuştur. Nörofizyolojik incelemelerin yanısıra, lezyon yerleşimi açısından femoral sinir blokajı ve epidural blokaj da yapılmıştır. Blokaj sonuçları lezyonun proksimal, olasılıkla radiksler ya da ön boynuz hücrelerinin kendisinde olduğunu düşündürmüştür. Lezyonun proksimal yerleşimli olduğunu düşündüren bulgular ve eşlik eden epilepsi nedeniyle olgu ilginç bulunmuş ve ilgili literatür bilgileri eşliğinde tartışılmıştır.
Neuromyotonia is a rare clinical syndrome of spontaneously occurring muscle activity of distal peripheral nerve origin . Although neuromyotonia sometimes inherited, most cases are acquired. Here, we report a case of 21 years old girl with typical clinical and electromyographic findings of neuromyotonia who also had epilepsy. Her family first realized the existence of this muscle activity as early as she was 2 years old, which is stated to be continued in a slowly progressive fashion. She had myokymia consisting of continuous, undulating, irregular, asynchronous and slow muscular contractions in bilateral quadriceps muscles. There were irregular doublet, triplet or multiplet motorunit discharges in electromyographic examination. We performed epidural and femoral nerve block. We found that spontaneous muscle discharges completely abolished after femoral and epidural nerve blocks. Because of having neuromyotonia of proximal nerve origin, as well as epilepsy, this particular case was briefly discussed.

20.Miller Fisher-Syndrome with faryngeal-brachial-cervical and facial weakness: A case report
N. YÜCEYAR, Z. ÇOLAKOĞLU, Ş. ARICI, Ö. AKYÜREKLİ
Pages 145 - 151
Guillian-Barre sendromunun (GBS) bir varyantı olan Miller Fisher sendromu (MFS) oftalmopleji, ataksi, azalmış veya kaybolmuş tendon refleksi, minimal ekstremite güçsüzlüğü ile karakterizedir. MFS'na orofaringeal, boyun ve üst ekstremite proksimal kas güçsüzlüğü eşlik edebilir ve bu nedenle GBS'nin bir başka varyantı olan faringeo-brakiyal-servikal varyant (FBS)'a benzerlik gösterir. FBS varyanta eşlik eden oftalmopleji ve ataksi de ayrıca bildirilmiştir. Klinik ve immunolojik bazı farklar öne sürülmüş olmasına karşın her iki formun ayrı klinik antite mi yoksa GBS klinik spektrumunda örtüşen formlar mı olduğu tartışma konusudur. Bu çalışmada MFS klinik kriterleri taşıyan, ek olarak orofaringeal, boyun ve üst ekstremite proksimal kas güçsüzlüğü gösteren bir olgu izlem klinik veelektrofizyolojik bilgileri ile sunulmuş, hasta MFS olgusu olarak tanımlanmıştır. MFS ve FBS varyantları son yayınlar gözden geçirilerek tartışılmıştır.
Miller Fisher Syndrome (MFS) , a variant form of Guillian -Barre Syndrome (GBS) ischaracterized by the triad of opthalmoplegia, ataxia, reduced and absent tendon reflexes with no or minimal limb weakness. Oropharyngeal, neck and proximal upper limb muscles weakness may be involved, like in another GBS variant, the pharyngeal-brachial-cervical (PBC) variant. Opthalmoplegia and ataxia have been also reported in the PBC variant.Although some clinical and immunological differences have been proposed, its unclear whether these are distinct clinical entities or overlapping clusters within the spectrum of clinically defined GBS. In this study, the clinical, electrophysiological findings and follow-up data of a patient fulfilling the clinical criteria of MFS were presented. She had also weakness of the oropharynx, neck and proximal upper limb muscle. We maintained the name MFS for this patient by using it in a wider context MFS and PBC variants were discussed on clinical and electrophysiological grounds by reviewing the recent literature.

OLGU SUNUMU
21.Joubert Syndrome: A Report of Three Cases
F. GENEL, D. ÖZDEMİR, N. URAN, F. ATLIHAN
Pages 153 - 160
Joubert sendromu serebellar vermian disgenezisi, hipotoni, ataksi, anormal göz hareketleri,mentol retardasyon, hiperpne ve apne atakları ile karakterize nadir görülen otozomal resesifbir hastalıktır. Klinik ve radyolojik bulguları ile joubert sendromu tanısı alan ikisi erkek, biri kız olmak üzere toplam üç olgu sunulmuştur. Tüm olgularda ciddi gelişme geriliği, hipotoni, nistagmus ve serebellar vermis disgenezisine ait radyolojik bulgular mevcut idi . Bir olguda karakteristik yüz görünümü ve bir diğerinde ise iki aylık iken gözlenen hiperpne ve apne atakları ile karakterize solunum patern öyküsü mevcut idi. Bu makalede olgular literatür eşliğinde tartışılmıştır.
joubert syndrome is a rare autosomal- recessive condition characterized by dysgenesisof the cerebellar vermis, hypotonia, ataxia, abnormal eye movements, mentol retardation,hyperpnea and apnea. Three children, two males and one female, with the diagnosis of Joubert syndrome by the clinical and radiological findings are reported. All patients had severe developmental delay, hypotonia, nystagmus and radiologic evidence of dysgenesis of the cerebellar vermis. One patient had a characteristic facial appearanceand the other patient had the hystory ofa respiratory pattern of alternating tachypnea and apnea at two months of his age. İn this article, the cases were discussed inthe view of literature.

22.The Role of Oxidant Stress in Etiopathogenesis of Diabetic Polyneuropathy
S. YARDIMCI, S. ÇOMOĞLU
Pages 161 - 167
Mevcut çalışmalar hiperglisemiye bağlı olarak sinir hücresinde biriken glikolize olmuş biyomol eküllerin oksidasyona duyarlı hale geldiklerini göstermektedir. Hücresel kompartmanlarda bulunan biyomoleküllere benzer şekilde glikolize olmuş plazma lipoproteinlerinin de çok daha kolaylıkla okside oldukları bilinmektedir. Okside olmuş glikolize plazma lipoproteinlerinin de doğal formlarına göre nörovasküler yatakta mikroanjiyopatik değişikliklerin gelişimine aracılık ederek, endotel bağımlı vasküler gevşeme cevabını bozarak ve dolaşım mekasistemi içinde trombosit aktivasyonuna yol açarak sinir kan akımını azalttıkları ortaya konmuştur. Diğer taraftan poliol yolu aktivasyonu ile glukozun sorbitol ve fruktoza çevrimi sırasında artan oksijen tüketimi ve nörovasküler yatakta gelişen mikroanjiopatik değişikliklere bağlı olarak nöronal perfüzyonda görülen azalmanın da oksidatif zedelenmeyi arttırdığı anlaşılmaktadır.Tüm bu sonuçlar ile günümüzde sinir dokudaki artmış oksidatif zedelenmenin diyabetik polinöropati gelişimine aracılık eden en önemli metabolik değişikliklerden biri olduğu kabul edilmektedir.
Obtained data have been pointed out that glycolisated biomolecules which accumulatein neurons become more sensitive to oxidation. It has been known that similarly with biomolecules found in cellulary compartments, glycolisated plasma lipoproteins oxidate easily according to the native forms of them. It has been revealed that oxidated forms of glycolisated plasma lipoproteins decrease the noronal blood flow by causing the microangiopathic changes in neurovascular bad by breaking the endotel-related relaxation function and activating of platelets in circulatory system. On the other hand, it has been understood that increase in oxygen consumption since glucose converts to sorbitol and fructose in activation of poliol pathway and decrease in noronal perfusion related to the microangiopathic changes in nörovascular system are enhanced the oxidative injury. According to these data, it has been accepted that oxidative damage in noronal tissue can be one of the most important metabolic changes mediates to the development of diabetic polyneuropathy.

23.lmmune Senescence
C. İRKEÇ
Pages 169 - 176
Yaşa bağlı immunolojik değişiklikler, yaşlılıkta birçok hastalığa zemin hazırlamaktadır. Çünkü immun sistemin yaşla birlikte yabancı antijenleri tanıma ve elimine etme kapasitesi giderek azalmaktadır. Neticede enfeksiyon, otoimmun hastalıklara ve tümörlere hassasiyet artmaktadır. lmmunsupresif elemanların kaybı veya kontrolündeki yetersizlikler nedeniyle denge bozularak nonspesifık enflamasyon ve otoreaktivite oluşabilmektedir. Nörodejenerasyonla giden Alzheimer gibi hastalıklarda kronik enflamatuar proçes önem kazanmaktadır. Yaşlanma lenfopeni, T hücre disfonksiyonu, serum ILI, IL6, IL4, ILIO veTNF seviyelerinin artması ile karakterizedir. Bu derlemede, yaşlılıkta immunolojik anormalliklerin moleküler ve hücresel temeli gözden geçirilecektir. Özellikle, immun yaşlanmada T hücrelerinin apoptozunun rolü tartışılacaktır.
Age-dependent immunological alterations are responsible for a large number of diseasesin the elderly. Because the capacity of immune system to recognize and eliminate foreign antigens gradually declines with age. An increase susceptibility to infectious, autoimmune diseases and tumors are typical consequences. Due to a decrease in the efficiency of control and a lack of immunosuppressive elements, imbalanced nonspecifc inflammation and autoreactivity may occur. Chronic inflammatory processes are also of importance in the neurodegenerative process of Alzheimer's disease. Aging is characterized by increased T cell lymphopenia, T cell dysfunction, and increased serum ILI, IL6, IL4, ILI0 and TNF levels. In this article, the cellular and molecular basis of immunologic abnormalities, antioxidant system in ageing is reviewed.In particular, the role of apoptosis in T-cell immune senescence is discussed.

24.Baş Ağrısına Multidisipliner Yaklaşım - Növiba 4. Sempozyumu

Pages 176 - 183
Abstract

25.Announcement

Pages 184 - 186
Abstract

26.TÜRK NÖROLOJİ DERGİSİ YAYIN KURALLARI

Pages 187 - 189
Abstract



 
© Copyright 2022 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale