e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 28 Issue : 2 Year : 2022

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login Copyright Transfer Form
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 5 (1)
Volume: 5  Issue: 1 - 1999
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - VII

2.Editorial

Page VIII

3.
FRONTO-TEMPORAL DEMANSLAR
Kaynak SELEKLER
Pages 3 - 8
Abstract

4.
SEREBRAL İSKEMİDE İNFLAMASYON VE SİTOKİNLER
Okay SARIBAŞ
Pages 9 - 16
Abstract

5.The Effect of Methylprednisolone on Disease Progression in Relapsing Remitting Multiple Sclerosis: six year-follow up results.
D. İ. GÜNAL, M. GÜLERYÜZ, E. KARAGÖZ, N. BEKİROĞLU, S. AKTAN
Pages 17 - 19
Relaps ve remisyonlarla (RR) giden multipl skleroz (MS) tanısıyla izlenen 16 hastayı içine alan bu çalışmada; 11 hastaya metilprednizolon (MP) aylık 1000 mg iki yıl süreyle uygulandı. Altı hastaya plasebo verildi. Hastalar tedavi öncesi iki yıl tedavi süresince iki yıl ve tedavi bitiminden sonra iki yıl olmak üzere üç gruba ayrıldı. Atak sayıları, disabilite skorları; tedavi öncesi, tedavi süresince ve tedavi sonrası takipte belirlenerek istatistikselincelemeye alındı. MP alan grupta tedavi Öncesi dönem ile tedavi süresince kaydedilen atak sayıları ve disabilite değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p<0.001, p<0.01). Bu hastalarda tedavi dönemi ile takip döneminde değerlendirilen parametreler açısından istatistiksel fark olmadığı görüldü. Plasebo alan hastalarınise tedavi öncesi ve tedavi sonrasında atak sayılarında ve disabilite skorlarında anlamlı fark yoktu (p>0.05). MP grubu ve plasebo grubunun atak sayılarını ve disabilite değerlerini tedavi aldığı iki yıllık dönemde karşılaştırdığımızda istatistiksel olarak anlamlı fark sonuçları destekledi (p<0.05, p< 0.05). Sonuç olarak, MP aylık kullanımının hastaları kendi seyirleriyle ve plasebo grubuyla karşılaştırıldığında atak sayısına ve disabilite üzerine olumlu etkisi gözlendi. MP kullanan grubun takip izlemlerinde iki parametrenin tedavi dönemiyle karşılraştırıldığında bir farklılık göstermemesi, MP'nin RR MS'de hasıtalık progresyonu üzerine olumlu etkisi olarak yorumlandı.
In this study including 16 relapsing remitting (RR) Multiple Sclerosis (MS) patients, we applied 1000 mg pulse methylprednisolone (MP) to 11 MS patients and placebo to 6 MS patients. The patients were studied in 3 groups including pretreatment (two years), treatment (two years) and posttreatment follow up (two years). Statistical analysis comprised the attack frequency and the disability scores of patients in each group. The patients having MP monthly treatment showed a statistically significant decline both in attack frequency (p<0.001) and disability scores (p<0.01) when compared pretreatment and treatment periods. There was no statistical difference considering attackfrequency and disability values between treatment and posttreatment follow up period in MP group. Patients taking placebo treatment did not show any statistical difference in both parameters (p> 0.05) comparing the pretreatment and treatment periods. MP and placebo patients were also compared in treatment period and we found a statistically significant difference between two groups including the attack frequency and disability values (p<0.05,p<0.05). This last data supported our results. The patients using MP monthly treatment had a statistically significant difference in both attack rate and disability scores at the end of the two year- treatment period. We did not observe a statistical significance including attack frequency and disability scores during two years follow-up period and we thought that this might be an effect of MP monthly treatment to the disease progression in RR MS.

6.Cortical dysgenesis: Clinical Electrographic, Radiological and Bistopathological Findings
D. TÜRKDOĞAN, M. M. ÖZEK, Ö. KURTKAYA, S. ZAİMOĞLU, A. DAĞÇINAR, Z. YILMAZ, A. SAV, M. N. PAMİR
Pages 20 - 26
Kortikal disgenezis (KD), çocukluk çağı epilepsisinde, özellikle medikal tedaviye direnç geliştiren olgularda önde gelen bir anomalidir. Medikal tedaviye dirençli nöbetleri ve/veya yer kaplayan lezyon nedeniyle opere edilen 10 (4 kız, 6 erkek, yaş 3-16) KD olgusunun klinik, elektrografik, radyolojik ve patolojik ve bilişsel özellikleri incelendi. Nöbetleri2 gün-13 yıl arasında başlayan olguların 3'ünde fokal nörolojik bulgu belirlendi. 5 olguda hafif, orta derecede mental retardasyon/gelişim geriliği, 1 olguda ileri düzeyde gelişim geriliği saptandı. Magnetik rezonans görüntülemede 7 olguda giral kalınlaşma ve T2 hiperintensitesi, 1 olguda hemimegalensefali ve 1 olguda kortikal tuber oluşumu vardı.Bir olguda oksipito-paryetal polimikrogri ve karşı hemisfer periventriküler bölgede intensite artışı saptamdı. Preoperatif EEG, 8 olguda radyolojik olarak saptanan fokal lezyon ile uyumlu idi. Nöbetlerin başlangıcında 0.9-12 yıl sonra opere edilen hastaların 7'sine peroperatuvar kortikografi yapıldı. Histopatolojik olarak tüm olgularda kortikaltabakalaşmada bozulma, 6 olguda ise ek olarak komşu dokuda düşük evreli tümör belirlendi. Cerrahi sonrası 1.5-4 yıl izlenen olguların 8'inde tam nöbet kontrolü sağlanırken, dual patolojisi olan 2 olguda kısmi kontrol sağlandı. Sonuç olarak, tümör rezeksiyonuna ek olarak, komşu dokuda kortikografi ile belirlenen epileptojen aktivitenin yoğun olduğu bölgelerin de çıkarımı nöbet kontrolünde önemlidir. Düşük evreli tümörler ve vasküler patolojiler ile KD birlikteliği, bu anomaliler arasında nedensel bir ilişkinin varlığını düşündürmektedir.
Cortical dysgenesis is one of the major pathologies in children with intractable epilepsy. We studied clinical, radiological and pathological features of 10 children (4 female, 6 male, aged 3 to 16 years) of cortical dysgenesis operated for intractable seizures and/or tumour. The age onset of the seizures were 2 days to 13 years. They were partial in 8cases and generalised in 2 cases. We detected focal neurological signs in 3 cases. Five cases had mild or moderate developmental mental retardation and 1 case had severe developmental retardation. Magnetic resonance imaging (MRI) demonstrated thickened gyri and increased T2 signal intensity in 7 cases, hemimegalencephaly in 1 case andcortical tuber in 1 case. One case had 2 distinct lesions; left occipito-parietal polymicrogria and left periventricular hyperintensity. Preoperative electroencephalography findings in 8 cases correlated to MRI abnormalities. The interval between the onset of seizures and surgery was 0.9 to 12 years. Peroperative corticography was done in 7 cases. Histopathological findings were cortical dyslamination in all cases, giant dysplastic neurons in 5 cases, neuronal heterotopia in 4 cases and 'baloon ' cells in 2 cases. Additionally 6 cases had low grade tumours associated to cortical dysplasia.Follow-up period was 1.5-4 years. Seizure control was complete in 2 cases (Engel's outcome scale: Stage IA). The other 2 cases with dual pathology had partial seizure control (stage IIA and IVA). ln conclusion, resection of the area displaying epileptogenic activity in addition to macroscopic lesion could be suggested to obtain a total or almost total seizure control in intractable patients. At that point the perplexing question comes up whether there is a casual relationship between cortical dysplasia and tumourogenesis.

7.Absence Status Epilepticus: EEG findings and clinical follow-up
B. BAYKAN KURT, G. AKMAN DEMİR, C. GÜRSES, A. GÖKYİĞİT
Pages 27 - 31
Absans status epileptikus (ASE) tanısı konmuş olan 15 olgu çalışmaya alındı. Sekizi kadın olan hastaların ilk atak sırasında yaşları 15.4 ± 9.5 idi. Sadece sekiz olgunun ASE öncesinde epilepsisi olduğu bilinmekteydi. ASE tanısını kanıtlayan EEG'lerinde yedi olguda epileptiform deşarjlar devamlılık gösterirken, 8 olguda 1-14 saniye sürebilen aralıklar saptandı. Dört olguda epileptiform anomali düzensizdi. Frekans 1.5-3.5 Hz arası değişmekteydi. Çok dikeni olan olguların biri hariç tümünde belirgin göz kırpıştırma ve/veya taraf miyoklonileri gözlendi. IV klonazepam enjeksiyonuna uygulandığı 11 hastanın 9'unda dramatik EEG ve/veya klinik düzelme eşlik ediyordu. En az 3 yıllık seyri bilinen 10 olgu epileptik sendromlara göre ayrıldı. İki olguda çocukluk çağı absans epilepsisi, bir olguda juvenil absans epilepsisi, 2 olguda juvenil miyoklonik epilepsi ve 1 olguda miyoklonik astatik epilepsi tanıları kondu. Kalan 4 olgudan 1 tanesi, geçerli sınıflamada henüz yer almayan göz kapağı miyoklonili absans epilepsi tablosu ile uyumlu olarak değerlendirildi. Son 3 olgu belirleyici özelliğini tekrarlayan ASE ataklarının oluşturduğu sınıflandırılamayan idyopatik jeneralize epilepsi tabloları olarak yorumlandı. Uzun süreli takip sonucu sadece 2 olguda antiepileptik ilaç kesilebilmişti. Çalışmamız ASE tablosunun tekrarlayabildiğini, bazı olguların epileptik sendromlar açısından güç sınıflanan bir grup oluşturduğunu ve olguların EEG bulgularındaki değişkenlikleri göstermiştir.
Fifteen cases with a diagnosis of absence status epilepticus (ASE) were included in this study. Tbe mean age was 15.4 ± 9.5, and 8 of the patients were women. Before the ASE episode, there was a history of epilepsy in only 8 patients. On the EEG's which revealed the diagnosis of ASE, the epileptic discharges were continuous in 7 patients, whereas in 8, there were normal intervals lasting 1-14 seconds. In 4 of the patients the abnormalities were irregular The frequencies of the discharges were varying between 1.5-3.5 Hz. Among the patients with multiple spikes, we observed prominent eyelid blinking and/or generalized myoclonia in all but one. IV Clonazepam was used in 11 cases, 9 of whom showed a dramatic improvement of clinical and/or EEG findings. In 1O cases with a minimum follow-up of 3 years, classification of the epileptic syndrome was made. Two of them had childhood absence epilepsy, one bad juvenile absence epilepsy, 2 had juvenile myoclonic epilepsy and one had myoclonic astatic epilepsy. in another patient, the syndrome of "eyelid myoclonia with absences" was diagnosed, which is not recognizedin the current classification. The remaining 3 patients had unclassified idiopathic generalized epilepsies characterized by the recurrent ASE attacks. ln only 2 of the patients the anti-epileptic drugs could be withdrawn. Our study shows that ASE can recur, there may be some cases which could not classified easily according to the knownepileptic syndromes, and there can be a prominent variation in the EEG findings among cases.

8.Cellular and Biochemical Mechanisms in Epilepsy
H. UYSAL, H. BOLAY
Pages 32 - 36
Bu yazıda, nöroloji pratiğinde en sık karşılaşılan hastalıklardan biri olan epileptik nöbetin oluşmasında ve yayılmasında rol oynayan temel hücresel ve moleküler mekanizmalar güncel literatür bilgileri ışığında sunulmuştur. Son yıllarda elektrofizyoloji ve moleküler biyoloji tekniklerindeki gelişmelere paralel olarak epileptogenezde rol alan iyon akımları ve reseptör alt tiplerinde ortaya çıkan değişiklikler daha ayrıntılı tanımlanmış, deneysel çalışmaların yanında meziyal temporal sklerozlu hastalardan elde edilen patolojik incelemelerle, eksitasyon artışını açıklayabilen ''sprouting" ve "dormont basket" hücre hipotezlerine temel oluşturan bulgular ortaya konulmuştur. Nöron kaybına eşlik eden nekrotik veya apoptotik süreçlere ilişkin bulgular incelenerek, terapötik önemi araştırılmaktadır. Epilepsi patogenezi ile ilgili gelişmelerin izlenmesi yeni tanımlanan mekanizmaların anlaşılmasını kolaylaştırarak sık karşılaşılan bu hastalığın tedavisinde yeni stratejiler geliştirilmesini sağlayacaktır.
ln this article cellular and molecular mechanisms of the genesis and spreading of epileptic seizure are discussed with review of the current literature. In recent years, the changes in ionic currents and receptor subtypes playing a role in epileptogenesis have been described in detail parallel to the advances in electrophysiology and molecular hiology techniques. The basis of ''sprouting" and "dormont basket cell" hypotheses which may explain increased excitation, derived from the experimental studies and investigation of pathological specimens obtained from patients with mesial temporal sclerosis. The neuronal loss associated with either necrotic or apoptotic process has been investigated. Understanding the molecular mechanisms of epileptogenesis will provide new therapeutic strategies.

9.Migraine and Association of Migraine and Epilepsy: A prevalence study
Y. ÖZKUL, A. AKYÜZ, K. TOPALKARA, Ş. DENER, S. TOPAKTAŞ
Pages 37 - 41
Bu çalışmada Sivas ili Alibaba mahallesinde 5769 kişilik bir popülasyon taraması yaparak migren, epilepsi, migrenli hastalarda epilepsi ve epilepsili hastalarda migren prevalanslarını bulma amaçlandı. Migrenli hastalarda ve kontrol grubu olarak rastgele yöntemle alınan 64 ailede soyağacı çıkarıldı. İstatistiksel analiz için ki kare testi kullanıldı. Migren prevalansı %3.68 (212 olgu), epilepsi prevalansı % 0.94 (54olgu), migrenli popülasyonda epilepsi prevalansı % 6.6, epileptiklerde migren prevalansı %25.93 olarak bulundu. Hem migrenlilerde epilepsi prevalansı hemde epilepsili hastalarda migren prevalansı genel populasyondan 7 kat fazla idi. Epileptik nöbet sıklığı auralı migrende aurasız migrene göre 8 kat fazla idi. Migrenlilerin 1. derece akrabalarında migren görülme sıklığı kontrol grubuna göre 5.8 kat fazla iken, 2. derece akrabalarında anlamlı fark yoktu. Migrenli hastaların akrabalarındaki epilepsi sıklığı kontrol grubundan farklı değildi.
A door to door survey of 5769 persons in Alibaba district of Sivas was conducted to find the prevalence of migraine, epilepsy, epilepsy in patients with migraine and migraine in patients with epilepsy. Pedigrees of families of both migrainous patients and randomly selected 64 families as control were constructed. Chi square test was utilized for statistical analysis. The prevalences of migraine, epilepsy, epilepsy in migrainous population and migraine in epileptic population were 3.68% (212 cases), 0.94% (54 cases), 6.6% and 25.93%, respectively. Both the prevalences of epilepsy in migrainoursand the prevalences of migraine in epileptic population were 7 times higher than the general population. The frequency of epilepsy in cases of migraine with aura was 8 times higher than those in cases of migraine without aura. Among first degree relatives of migrainous population, the frequency of migraine was 5.8 times higher than the control group, while the frequency of migraine in second degree relatives of migrainours were not significantly different from those of control group. The frequency of epilepsy among the relatives of migrainous patients was not significantly different in comparison with the relatives of the control group.

10.Multimodal Evoked Potentials and Magnetic Resonance Imaging in Wilson's disease
F. GÖKÇAY, N. ÇELEBİSOY, A. GÖKÇAY, H. KARASOY, Ö. AKYÜREKLİ, A. ÜLKÜ
Pages 42 - 45
Bu çalışmada Wilson hastalığı tanısı almış 7 olguda multimodal uyarılmış potansiyel vemanyetik rezonans görüntüleme sonuçları değerlendirilmiştir. Olguların tümünde görsel uesomatosensoriyel uyarılmış potansiyeller normal iken 5 olguda beyin sapı işitsel uyarılmışpotansiyellerde bozukluk saptanmıştır. Biri nörolojik olarak asemptomatik olan bu 5 olgununmanyetik rezonans görüntülemelerinde bazal ganglionlar yanı sıra talamus, kaudal midbrainve ponsta yaygın sinyal değişiklikleri saptanmıştır. Beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyellerklinikle korelasyon göstermediği halde manyetik rezonans görüntüleme sonuçları ile korelasyon içinde bulunmuştur.
This study is about 7 patients with Wilson's disease, who were studied with multimodal evoked potentials and magnetic resonance imaging . Visual and somatosensory evoked potentials were normal in all patients, whereas brain stem auditory evoked potential abnormalities were detected in 5 of them. Magnetic resonance imaging studies of these 5 patients revealed widespread signal changes not only in basal ganglia but in thalamus, caudal midbrain and pons, though one of them was neurologically asymptomatic. Brain stem auditory evoked potentials were found to be correlated with magnetic resonance imaging results, however such a correlation was not present with the clinical status.

11.Fatigue :The Basic Mechanisms and Clinically Approach
Nur YÜCEYAR, Hatice KARASOY
Pages 46 - 50
Yorgunluk, genel hastane kayıtlarında en sık yakınmalardan birini oluşturmaktadır. Normal bir fenomen olmasına karşın, aşırı olduğunda bazı patolojileri işaret etmesi açısından önemlidir. Birçok sistemik hastalık, nöromusküler ve santral sinir sistemi hastalıklarına eşlik edebilmektedir. Bu çalışmada yorgunluğun fizyopatolojik mekanizmaları ve klinik şekilleri gözden geçirilmiştir.
Fatigue is one of the the most frequent symptoms in patients entering a general hospital register. Fatigue is a normal phenomenon, however excessive fatigue has clinical importance for indicating some pathological conditions. Fatigue commonly accompanies many varieties of illness including some neuromuscular disorders, central nervous system diseases as well as many systemic diseases. In this study the physiopathologic mechanisms and clinical varieties of fatigue were reviewed.

12.Multiple Sclerosis and Fatigue
Nur YÜCEYAR, Ayşe SAĞDUYU
Pages 51 - 54
Multiple Skleroz'da yorgunluk oldukça sık tanımlanmakta ve günlük yaşam aktivitelerini sınırlayabilmektedir.Yorgunluk tanımlayan olguların % 55-75'inde en fazla özürlülük oluşturan 3 semptomdan birinioluşturulmuştur. MS yorgunluğu, depresyon veya nörolojik özürlülükden bağımsız ayrı bir klinik durum olarak ele alınmalıdır. Kanıtlanmış tek bir neden belirlenememesine karşın, immun fonksiyon bozukluğu, motor sürüm ve kas oksidatif kapasitesindeki bozuklukları öne sürülen mekanizmalardır. Uyku bozuklukları ve psikolojik faktörler yorgunluğa katkıda bulunabilmektedir. MS yorgunluğunda tedavi multidisipliner yaklaşım gerektirir. MS yorgunluğunun daha iyi anlaşılmasına yönelik çalışmalar daha etkili sağaltım olanağı sağlayacaktır.
Fatigue; is a frequent symptom in multiple sclerosis (MS) interfering with activities of daily life. Fifty-five to 75 per cent of MS patients who experience fatigue consider it one of the three most debilating symptoms. Multiple sclerosis fatigue appears to be a distinct clinical entity which is generally unrelated to either depression and neurological impairment. There is no proven definite etiology for MS fatigue and immune dysfunction with release of pro-inflammatory cytokines, observed impairments in motor drive and in muscular oxidative capacity are pathogenetic mechanisms proposed. Disturbed sleep and psychological factors can exacerbate MS fatigue. Because of various influencing factors, treatment requires a multidiciplinary approach. The progress in understanding MS fatigue will lead to more effective drug therapies.

OLGU SUNUMU
13.Presentation of two cases with deep cerebral vein thrombosis
M. ÇELEBİSOY, M. BAŞOĞLU, E. MERTOĞLU ÖZDEMİR, C. GÜLER, B. ÖZER, G. IRTMAN
Pages 55 - 57
Derin serebral ven trombozu (DSVT) ve klasik dural sinüs trombozu (DST) klinik özellikleri ve görüntüleme bulgularıyla farklı tablolardır. Direk ve indirek venöz tromboz bulguları ile BT tanıda çok önemli yer tutar. MRG de yardımcıdır. Tanıyı doğrulamak için konvansiyonel ve MR anjiografi gerekli olabilir.
Deep cerebral vein thrombosis (DCVT) and classic dural sinus thrombosis (DST) are different antities in terms of clinical features and imaging findings. Direct and indirect venous thrombosis findings in CT are very important in diagnosis. MRI is also helpful. Conventional and MR angiography may be necessary for conforming the diagnosis.

14.Antitrombin III and Sneddon's Syndrome: A case report
E. BOLAYIR, H. KEÇECİ, M. AKYOL, A. TAŞ
Pages 58 - 60
Sneddon sendromu idiopatik livedo retikülarisle birlikte multipl serebrovasküler hastalıkla karakterize nadir bir sendromdur. Bu makalede artmış antitrombin III değerleri olan ve Sneddon sendromu tanısı konan bir olgu sunulmuştur.
Sneddon's syndrome, an uncommon disorder, is characterized by multiple cerebrovascular accidents along with idiopathic livedo reticularis. In this article, a case who had an increased amount of antitrombin III and diagnosed as a Sneddon's sydrome was presented.

15.Emotion and Autonomic Nervous System
K. TOPALKARA, A. ARSLAN
Pages 61 - 65
Bu makalede emosyonun oluşumunda rol oynayan anatomik yapılar ve emosyon ile otonom sinir sistemi arasındaki ilişkiler gözden geçirildi. İlk bölümde emosyon ile limbik sistem ilişkisi ve emosyonun ortaya konmasında otonom sinir sisteminin rolü incelendi. ikinci bölümde emosyon ve otonom sinir sistemi ilişkisine yönelik bazı klinik çalışmaların bulguları özetlendi.
In this paper, anatomical structures playing apart in the formation of the emotion and therelationships between emotion and autonomic nervous system were reviewed. In the first part, the relationship between emotion and lymbic system, and the role of the autonomic nervous system in the mediation of the emotion were reviewed. In the second part, the findings of some clinical studies in relation to emotion and autonomic nervous system were summarized.

16.Bilaterally Absence of The Sural Nerve
M. A. ÇAN, M. H. ULUUTKU, Z. KURTOĞLU
Pages 66 - 67
Bir yeni doğan kadavrasının diseksiyonu sırasında nervus suralis'in bilateral oluşmadığı görüldü. Nervus suralis 'in nöropatik hastalıkların tanısında biopsi materyali olarak kullanılması ve cerrahide sinir grefti olarak kullanılmaya en uygun sinir olması nedeniyle, bu varyasyonu yayımlamayı uygun bulduk.
During dissection of a female newborn cadaver, it was seen that the sural nerve not present bilaterally. This nerve is used as biopsy material at the diagnosis of the neuropathic diseases, and is the most suitable graft material to repair peripheric nerve injuries. So we decided to report this rare variation.

17.Multiple Myeloma and Paraneoplastic Cerebellar Degeneration
M. YAĞCI, S. BİR, G. SUCAK, R. HAZNEDAR
Pages 68 - 69
Bu yazıda kinetik tremor ve serebellar atrofi ile serebellar dejenerasyon tanısı alan bir olgu sunulmuştur. Gizli malignite yönünden yapılan araştırmada Ig A??. Tipi multipl myelom tespit edildi ve hastada multipl myelom'a (MM) bağlı paraneoplastik serebellar dejenerasyon (PSD) düşünüldü. Literatürde MM'a bağlı olduğu bildirilen bir PSD vakası vardır. Sunduğumuz vakada MM'un immunfenotipi, semptomların lokalizasyonu ve ilerlemesi bu vakadan farklıdır. Beyin-omurilik sıvısı (BOS) protein elektroforezi normal olmasına rağmen BOS immünfiksasyonu ile monoklonal Ig A?? immünglobulini tespit edildi. BOS'daki monoklonal (M) proteinin PSD patogenezinde rolü olduğu düşünüldü.
We report a patient presenting with kinetic tremor and cerebellar atrophy was diagnosed to have cerebellar degeneration. Search for an occult malignancy revealed lg A? type multiple myeloma (MM) and the patient was considered as paraneoplastic cerebellar degeneration (PCD) due to MM. In our case, immunophenotype of MM, localization and progression of symptoms were different from the first case in the literature reported as PCD due to MM. Monoclonal lg A? immunoglobulin was detected in cerebrospinal fluid (CSF) by immunofixation where CSF protein electrophoresis was normal. We considered the role of CSF M protein in PCD pathogenesis.

18.Erratum

Page 70
Abstract



 
© Copyright 2022 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale