e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 29 Issue : 3 Year : 2023

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login Copyright Transfer Form
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 29 (2)
Volume: 29  Issue: 2 - 2023
Hide Abstracts | << Back
REVIEWS
1.Vaccination in Individuals with Multiple Sclerosis – Part II
Aslı Tuncer, Bilge Piri Çınar, Nuray Bilge, Sena Destan Bünül, Rabia Gökçen Gözübatık Çelik, Eda Derle Çiftçi, Gencer Genç, Bedriye Karaman, Ahmet Kasım Kılıç, Alp Sarıteke, Meral Seferoğlu, Ali Özhan Sıvacı, Bedile İrem Tiftikçioğlu, Abdulkadir Tunç, Gülgün Uncu, İrfan Yavaş, Mehmet Fatih Yetkin, Hüsnü Efendi, Aksel Siva
doi: 10.4274/tnd.2023.16984  Pages 85 - 94
Multipl skleroz (MS) merkezi sinir sisteminin otoimmün ve demiyelinizan hastalığıdır. Kronik bir hastalık olup bireye ait tüm diğer sağlık ve yaşamsal süreçlerin değerlendirilmesinde hastalık seyri, hastanın kullandığı ilaçları göz önüne alarak karar vermek gereklidir. Aşılama, çocukluktan yetişkinliğe yaşamın her döneminde uygulanabildiği için MS tanılı bireylerde de her bir aşının özelliği dışında hastanın immün sistem etkinliği mutlaka gözden geçirilmelidir. Bu derlemede MS tanılı bireylerde farklı aşıların uygulamaları tartışılacak olup, farklı iki bölüm halinde yayınlanması planlanmıştır.
Multiple sclerosis (MS) is an autoimmune and demyelinating disease of the central nervous system. It is a chronic disease, and in the evaluation of all other health and vital processes, decisions about vaccination should be made considering the disease process and the medications used by the patient. Since vaccination can be performed at any stage of life, immune system activity should be reviewed in patients with MS except where it is characteristic of the vaccine. In this review, the applications of different vaccines in patients with MS are discussed in two separate sections (part 1 was published in the previous issue).

ORIGINAL ARTICLES
2.Diagnostic Value of the Fibrinogen-to-Albumin Ratio in Acute Ischemic Stroke
Saadet Sayan, Esen Çiçekli, Dilcan Kotan, Elif Sarıca Darol, Murat Alemdar
doi: 10.4274/tnd.2022.38924  Pages 95 - 100
Amaç: Geçmiş çalışmalarda yüksek fibrinojen ve düşük albümin düzeyleri, iskemik inme oluşumu ve hastalık şiddeti ile ilişkilendirilmiştir. Fibrinojen-albümin oranı (FAO); enflamasyon göstergesinde yakın dönemde tanımlanan bir oransal parametredir. FAO, retinal ven tıkanıklığı, koroner arter hastalığı, kanserler gibi enflamasyon ve prokoagülasyon ile ilişkili birçok hastalık üzerinde çalışılmıştır. Biz bu çalışmada; FAO’nun iskemik inmenin tanısındaki, şiddetini ve prognoz öngörmedeki olası değerini araştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Yaşları 18 ile 80 arasında olan 52 akut iskemik inme hastası ve 39 kontrol olgusu çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların demografik özellikleri, tıbbi öyküleri, ön tanıları, muayene bulguları, görüntüleme özellikleri ve laboratuvar testleri hasta dosyalarından elde edildi. İnme şiddeti hafif, orta ve ağır olarak gruplandırıldı. FAO değerleri, inme-kontrol olguları arasında ve inme şiddeti grupları arasında kıyaslandı. İstatistiksel analizler için SPSS 23,0 (IBM) programı kullanıldı, P < 0,05 anlamlı olarak kabul edildi.
Bulgular: İnme grubunda ortalama FAO değeri, fibrinojen düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek, albümin düzeyi daha düşük idi (P < 0,001). Çalışmamızda FAO’nun en ideal eşik değeri 6,65 olarak saptanmış olup, albümin ve fibrinojene kıyasla duyarlılık ve özgüllüğü daha yüksekti. İnme şiddeti grupları, inme etiyolojik alt grupları, yatış süresi, kısa dönem prognostik fonksiyonel sonuç arasında ortalama FAO değerleri, albümin ve fibrinojen düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık bulunmadı (P > 0,05).
Sonuç: Çalışmamıza ait bulguları, FAO’nun inme olgularında yeni, duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek bir diagnostik belirteç olabileceğini gösterse de, inmenin şiddeti, etiyolojisi ve prognozunu öngörmede yetersiz kaldığını düşündürmektedir.
Objective: Previous research suggests that high levels of fibrinogen and low levels of albumin are associated with the occurrence of ischemic stroke and the severity of the disease. As a recently described rational parameter, the fibrinogen-to-albumin ratio (FAR) has been studied in several conditions associated with inflammation and pro-coagulation, such as retinal venous occlusion, coronary artery disease, and cancers. This study aims to research the usefulness of FAR when diagnosing ischemic stroke and the prediction of its severity and prognosis.
Materials and Methods: The study involved 52 patients with acute ischemic stroke and 39 control cases between the ages of 18 and 80. The demographics, medical history, primary diagnosis, examination findings, imaging findings, and laboratory tests of all patients were derived from our hospital records. Stroke severity was classified into three groups: mild, moderate, and severe. The FAR values were compared between the stroke and control groups and between the stroke severity groups. For statistical analysis, SPSS 23.0 (IBM) was used, and P < 0.05 was considered significant.
Results: Fibrinogen levels and FAR values were significantly higher and albumin levels lower in the patients with stroke than in the control group (P < 0.001). The FAR cut-off value was 6.65 for the diagnosis of acute ischemic stroke; it was more sensitive and specific than albumin and fibrinogen. There were no significant differences between the severity stages of stroke, the etiologic subgroup of stroke, length of hospitalization, and short-term prognostic effect on patients with stroke in terms of FAR, fibrinogen, and albumin (P > 0.05).
Conclusion: This study suggests that FAR would be an innovative, sensitive, and specific diagnostic marker for patients with acute ischemic stroke. However, it would be insufficient to predict stroke severity, etiology, and short-term prognosis.

3.Prognosis in Neurological Intensive Care Unit
Tuğçe Mengi, Yahya Tahta, Hadiye Şirin
doi: 10.4274/tnd.2022.30906  Pages 101 - 105
Amaç: Nörokritik bakım ya da nörolojik yoğun bakım, nöroloji ve nöroşirürji hastaları için kritik bakım sağlamaktadır. Bu hastaların hem birincil kritik hastalıkları, hem de eşlik eden komorbiditeleri ve komplikasyonları için tıbbi bakım almaları gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, genel yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) takip edilen nörolojik veya nöroşirürjikal hastalığı olan hastalar ile nörolojik yoğun bakım ünitesinde (nöro-YBÜ) takip edilen hastaların klinik sonlanımlarını karşılaştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya YBܒlerde nörointensivist tarafından takip edilen nörolojik ve nöroşirürjikal hastalığı olan hastalar dahil edildi. Hastalar, YBÜ türüne ve çalışma dönemine göre karma genel YBܒde izlenen hastalar (dönem-1) ve nöro-YBܒde izlenen hastalar (dönem-2) olmak üzere iki grupta incelendi. Hastane otomasyon sistemindeki ve hasta veri tabanımızdaki kayıtlar retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Dönem-1’de 61 hasta ve dönem-2’de 58 hasta değerlendirildi. Nöro-YBܒde takip edilen hastalarda yoğun bakım mortalitesi, yoğun bakım ve hastanede kalış süresi daha düşüktü ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (P> 0,05). Yoğun bakıma yeniden yatış ve hastane içi mortalite ise nöro-YBÜ hastalarında anlamlı olarak daha düşüktü (P< 0,05).
Sonuç: Uzmanlaşmış nörokritik bakım ve nöro-YBÜ organizasyonunun hastalarda klinik sonlanım üzerindeki etkisini analiz ettik. Nöro-YBܒde daha iyi hasta yönetimi elde edebilmek için, sürecin yapı, performans ve standardizasyon açısından kalite iyileştirmesinin sağlanması gerekmektedir. Türkiye’de nörokritik bakım standartlarının oluşturulabilmesi ve üzerinde mutabakata varılabilmesi için bu konuda yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: Neurocritical care, or neurological intensive care, provides critical care for patients with neurological or neurosurgical diseases. These patients need to receive medical care for their primary critical illnesses, comorbidities, and complications. This study aims to compare the clinical outcomes of patients with neurological or neurosurgical diseases treated in general ICUs and those of patients treated in neurological intensive care units (neuro-ICU).
Materials and Methods: Patients with neurological and neurosurgical diseases who were treated in the ICUs by a neurointensivist were included in the study. The patients were categorized into two groups according to their ICU types and the study periods: patients in the mixed general ICU (period-1) and patients in the neuro-ICU (period-2). The records in the hospital automation system and this study’s database of patients were evaluated retrospectively.
Results: Sixty-one patients in period-1 and 58 patients in period-2 were evaluated. The ICU mortality rate and the ICU and hospital stay duration were lower in the neuro-ICU patients, but this difference was not statistically significant (P > 0.05). ICU readmission and in-hospital mortality rates were significantly lower in the neuro-ICU patients (P < 0.05).
Conclusion: This study analyzed the effect of specialized neurocritical care and neuro-ICU organization on patient clinical outcomes. To achieve better patient management in the neuro-ICU, it is necessary to provide quality improvements in the process’s structure, performance, and standardization. In Türkiye, there is a need for studies regarding this subject to establish and agree on standards for neurocritical care.

4.Evaluation of Demographic, Clinical Characteristics and Side Effects in Multiple Sclerosis Patients Vaccinated Against SARS-CoV-2 Virus
Özgü Kizek, Gizem Yağmur Yalçın, Tuncay Gündüz, Murat Kürtüncü, Mefküre Eraksoy
doi: 10.4274/tnd.2022.97493  Pages 106 - 110
Amaç: Araştırmamızdaki birincil amacımız, İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Multipl Skleroz ve Miyelin Hastalıkları Polikliniği’nden takipli şiddetli akut solunum sendromu-koronavirüs-2 (SARS-CoV-2) virüsüne karşı aşılanan multipl skleroz (MS) hastalarında yan etki profilini gözden geçirmektir. Araştırmamızın ikincil amaçları koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) enfeksiyonu geçiren ve SARS-CoV-2 virüsüne karşı aşılanan hastaların demografik, klinik özelliklerini ve hastalık modifiye edici tedavileri değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz ve Miyelin Hastalıkları Polikliniği’nde takip edilen, 18 yaşını tamamlamış, atak döneminde olmayan ve çalışmaya katılmak için gönüllü olan hastalara kısa mesaj ya da e-posta aracılığıyla anket formu iletildi. Toplam 21 sorudan oluşan anket formu hastalar tarafından cevaplandı ve 160 hastanın sonuçları istatistik açıdan değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmamıza katılan MS tanısı ile takipli 160 hastanın 107’si kadın (%67), 53’ü (%33) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 38 ± 10,9 idi. Hastaların çoğunluğu olarak 128 hasta (%80) ataklı yineleyici MS tanısı ile takip edildi. Ankete katılan hastaların COVID-19 enfeksiyonu geçirme oranı %17 (n = 27) idi. Hastaların %67,5’si (n = 108) inaktif SARS-CoV-2 aşısını tercih etmekle birlikte, %31,8’i (n = 51) BNT162b2 (mRNA) aşısı tercih etti. Yan etkilerden sırasıyla, aşı bölgesinde ağrı (%20), yorgunluk (%14), kas ağrısı (%18), baş ağrısı (%5) ve ateş (%4) izlendi. Birinci doz sonrası yan etki sıklıkları karşılaştırıldığında, mRNA aşısı olan hastaların yan etki sıklığı (%71), inaktif aşı uygulanan hastaların yan etki sıklığına göre (%40) anlamlı derecede yüksek bulundu (P < 0,0001). İlk doz sonrası hastaların 2’si (%1,3) ve ikinci doz sonrası 5’i (%3,8) MS atağı geçirdi. Aşı türleri arasında MS atağı geçirme açısından anlamlı fark bulunmadı.
Sonuç: MS hastalarında inaktif ve mRNA aşıları normal popülasyonla benzer yan etkiler göstermiştir ve aşılar arasında atak geçirme sıklığında anlamlı fark bulunmamıştır.
Objective: Our primary objective in our study was to review the side effect of MS patients vaccinated against severe acute respiratory syndrome-coronavirus-2 (SARS-CoV-2) virus from Istanbul University, Istanbul Faculty of Medicine, Multiple Sclerosis and Myelin Diseases Outpatient Clinic. The secondary objective of our research was to evaluate the demographic, clinical characteristics and disease-modifying therapies of patients who have been infected with coronavirus disease-2019 (COVID-19) and who have been vaccinated against the SARS-CoV-2 virus.
Materials and Methods: A questionnaire was sent via text message or e-mail to patients who were followed up at the Multiple Sclerosis and Myelin Diseases Outpatient Clinic of the Department of Neurology of the Istanbul University, Istanbul Faculty of Medicine. The eligibility criteria were not being in the period of an attack and being volunteered to participate in the study. A questionnaire consisting of a total of 21 questions was answered by the patients and the results of 160 patients were evaluated statistically.
Results: One hundred and seven of the 160 patients were women (67%), and 53 (33%) men. The mean age of the patients was 38 ± 10.9 years. As a majority of the patients, 128 of the patients (80%) were followed up with a diagnosis of relapsing remmitting multiple sclerosis (MS). The rate of COVID-19 infection among the patients was 17% (n = 27). 67.5% (n = 108) of the patients preferred the inactive SARS-CoV-2 vaccine, while 31.8% (n = 51) preferred the BNT162B2 (mRNA) vaccine. Pain at the site of vaccination (20%), fatigue (14%), myalgia (18%), headache (5%) and fever (4%) were side effects. When the side effects after the first dose were compared, the frequency of the side effects of mRNA vaccine was found to be significantly higher (71%) (P < 0.0001). Two (1.3%) of the patients after the first dose and 5 (3.8%) after the second dose had an MS attack.
Conclusion: Inactive and mRNA vaccines showed similar side effects with the normal population in patients with MS, and there was no significant difference in the frequency of attacks between vaccines.

5.Epilepsy in Supreme Court Decisions
Pınar Uzun Uslu, Aslı Tekin
doi: 10.4274/tnd.2023.06982  Pages 111 - 117
Amaç: Epilepsi sık görülen nörolojik hastalıklardan biridir. Epilepsi kronik bir hastalık olup hastayı yaşam boyu etkilemektedir. Ayrıca epilepsili hastada bilinç değişiklikleri olabilmesi kişiyi kaza, suç, yaralanma gibi olaylarda hukuksal açıdan farklı boyuta taşımaktadır. Bu çalışmada yargıtay kararlarında epilepsinin ne sıklıkla ve nasıl yer aldığı araştırılmak istenmiştir.
Gereç ve Yöntem: Çalışma için veri taraması Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapıldı. UYAP sisteminde 2000-2021 yılları arasında yer alan tüm dava dosyalarında “epilepsi” sözcüğünü içeren davalar tarandı. Davaların hastalık açısından konuları incelendi. Bulgular veri tarama dosyasına kayıt edildi.
Bulgular: Uyap sisteminde “epilepsi” kelimesini içeren 428 dosya olduğu görüldü. 2016-2021 yılları arasında 231 kayıt, 2010-2015 yılları arasında 129 kayıt, 2000-2009 yılları arasında ise 68 kayıt vardı. Ceza dairelerine ait toplam 232 dosya, hukuk dairelerine ait ise 171 sonuç vardı.
Sonuç: Epilepsili bireylerin çalışma hayatlarındaki hakları, evlilik ve boşanma sırasında maruz kaldığı durumlar normalden farklılık gösterebilmektedir. Ayrıca ehliyet sahibi olma şartları, ehliyetleri var ise kaza yaptıklarındaki durumlar hukuksal olarak farklı olarak değerlendirilir. Yine epilepsi hastalarının engelli hakkına sahip olup olmadıkları, yasal işlemler sırasında vasi ya da yasal danışman gereklilikleri yasalarla belirlenir ve hekimlerce karar verilir. Yasa ve yönetmelikler standarttır ancak her epilepsili hastanın kliniği, psikiyatrik ve mental durumu, koşulları farklı olabilir. Bu çalışma epilepsinin Türk hukuk sisteminde nasıl yer aldığını belirlemek için yapılmıştır. Mevcut adli örneklerinin bilinmesi epilepsinin yasal boyutunu kavramada bizlere kolaylık sağlayacaktır.
Objective: Epilepsy is one of the most common neurological diseases and is a chronic disease that affects the patient for life. In addition, the fact that there may be changes in consciousness in an individual with epilepsy carries them to a different legal dimension in cases such as accidents, uncorrected proof 2 crimes, and injuries. This study aimed to investigate how often epilepsy appears and how it plays out in the decisions of the supreme court.
Materials and Methods: Data scanning for the study was conducted using the National Judicial Network Information System (UYAP). Cases containing the word “epilepsy” were scanned in all case files in the UYAP system covering 2000-2021. The subjects of the cases were examined in terms of illness, with the findings recorded in the data search file.
Results: A total of 428 files containing the word “epilepsy” were identified in the UYAP system. Among them, 231 records pertained to 2016-2021, 129 to 2010-2015, and 68 to 2000-2009. There were a total of 232 files pertaining to penal departments and 171 to law departments.
Conclusion: The rights of adults with epilepsy in their working life and the situations they are exposed to during marriage and divorce may differ from normal. Also, the conditions for having a driver's license, and if they have a driver's license, the situations in which they have an accident are legally evaluated differently.Again, whether epilepsy patients have the right to be disabled, the requirements for guardians or legal counsel during legal proceedings are determined by law and decided by physicians.The laws and regulations are standard, but the clinic, psychiatric and mental status and conditions of each epileptic patient may be different.This study was conducted to determine how epilepsy takes place in the Turkish legal system.Knowing the existing forensic examples will help us understand the legal dimension of epilepsy.

6.Evaluation of Thiol-disulfide Homeostasis and Ischemia-modified Albumin Levels in Patients Presenting to the Emergency Department in the Postictal Period
İremgül Güngör, Ahmet Burak Erdem, Havva Şahin Kavaklı, Arzu Kösem, Özcan Erel, Salim Nesşelioglu
doi: 10.4274/tnd.2023.77012  Pages 118 - 125
Amaç: Epileptik nöbetin oksidatif stresi artırdığı düşünülmektedir. Çalışmamızda; oksidatif stres parametresi olan tiyol-disülfit homeostazı (TDH) ve iskemi modifiye albümin (İMA) düzeylerinin epileptik nöbet geçiren hastalarda nasıl etkilendiğini göstermeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Prospektif, klinik araştırma ve olgu kontrollü bir çalışma olarak yapıldı. Acil servisimize epileptik atakla gelen 51 hasta ve 51 sağlıklı gönüllü dahil edildi. İntravenöz alınan kan örneklerinden oksidatif stres ve laktat değerleri ölçüldü. Bu biyobelirteçlerin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırması yapıldı.
Bulgular: Tüm İMA değerleri için (P < 0,001) ve disülfit dışındaki tüm TDH değerleri için (P < 0,001) epilepsi ve kontrol grupları arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Native tiyol ve total tiyol düzeyleri status epileptikus hastalarında sadece epileptik nöbet geçiren hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşük bulundu (P < 0,001).
Sonuç: Epileptik atağın oksidatif stresi artırdığı görülmüştür. Epileptik nöbet sonrasında TDH ile İMA düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilenmektedir. Özellikle native tiyol ve total tiyol düzeyindeki azalma status epileptikus hastalarında daha belirgin olmaktadır.
Objective: Epileptic seizures are thought to increase oxidative stress. This study aims to show how thiol-disulfide homeostasis (TDH) and ischemia-modified albumin (IMA) values, which are oxidative stress parameters, affect patients with epileptic seizures.
Materials and Methods: This study is a prospective, clinical trial, case-controlled trial. A total of 51 patients who were admitted to the emergency department with epileptic seizures and 51 healthy volunteers were enrolled in this study. Oxidative stress and lactate values were measured from blood samples that were drawn intravenously from the patient group, and these biomarkers were compared with the healthy control group.
Results: Statistically significant differences were found between patients in the epilepsy and control groups for all IMA values (P < 0.001) and for all TDH values except disulfide (P < 0.001). Native thiol and total thiol levels were found statistically significantly lower in patients with status epilepticus than in patients with only epileptic seizures (P < 0.001).
Conclusion: It has been seen that epileptic attack increases oxidative stress. TDH and IMA levels are affected statistically significantly after epileptic seizure. Especially the decrease in native thiol and total thiol levels is noticeable in patients with status epilepticus.

7.Cortical Thickness Alterations in Parkinson’s Disease with Mild Cognitive Impairment
Berrin Çavuşoğlu, Duygu Hünerli-Gündüz, İlayda Kıyı, Raif Çakmur, Görsev G. Yener, Emel Ada
doi: 10.4274/tnd.2023.94752  Pages 126 - 133
Amaç: Bu çalışmada, Parkinson hastalığında (PH) hafif kognitif bozukluk (HKB) ve kognitif bozukluğu olmayan PH’de (PH-N) kortikal kalınlık farklılıkları ve kognitif işlevlerle ilişkileri araştırıldı.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya yapısal beyin manyetik rezonans görüntüleme taramaları ve tam nöropsikolojik testleri olan 22 PH-HKB, 23 PH-N hasta ile 23 sağlıklı kontrol dahil edildi. SPM12 yazılım paketi kullanılarak kortikal kalınlık analizi yapıldı. Kognitif işlevlerle olan korelasyonlar da incelendi.
Bulgular: PH-N ve PH-HKB hastalarında sol prekuneus ve isthmus-singulat korteks, sağ pars orbitalis, insula ve lateral orbitofrontal kortekste kortikal kalınlık sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha düşüktü. Ek olarak, PH-HKB grubu kontrollere kıyasla sol superior temporal girus, transvers temporal korteks ve supramarjinal girusta ve ayrıca bilateral posterior singulat kortekste kortikal incelme gösterdi. PH’nin kortikal kalınlık ve kognitif puanları arasındaki korelasyon analizleri bellek ile posterior singulat korteks; dil ile prekuneus; yürütücü işlevler ile insula ve isthmus-posterior singulat korteks arasında orta düzeyde ilişkiler ortaya koydu.
Sonuç: PH’de HKB, PH’de hafif kognitif bozukluklarla ilişkilendirilen sol temporoparietal korteks ile birlikte posterior singulat korteksteki kortikal değişikliklerle ilişkili olabilir.
Objective: This study investigated cortical thickness differences and their relationships with cognitive functions in Parkinson’s disease (PD) with mild cognitive impairment (MCI) and cognitively normal (CN).
Materials and Methods: Twenty-two patients with PD-MCI, 23 with PD-CN, and 23 healthy controls with structural brain magnetic resonance imaging scans and complete neuropsychological tests were enrolled in this study. Cortical thickness analysis was performed using the Statistical Parametric Mapping 12 software package. Correlations with cognitive functions were examined.
Results: Cortical thickness was significantly lower in the PD-CN and PD-MCI patient groups than in healthy controls in the left precuneus and isthmuscingulate cortex, right pars orbitalis, insula, and lateral orbitofrontal cortex. In addition, the PD-MCI group also exhibited cortical thinning in the left superior temporal gyrus, transverse temporal cortex, supramarginal gyrus, and bilateral posterior cingulate cortex compared with healthy controls. Correlation analyses among cortical thickness and cognitive scores of PD also revealed moderate associations between memory and the posterior cingulate cortex; language and the precuneus; and executive functions and the insula and isthmus-posterior cingulate cortices.
Conclusion: MCI in PD may be related to cortical alterations in the posterior cingulate cortex and the left temporoparietal cortex, which has been associated with subtle cognitive deficits in PD.

8.Assessment of Working Conditions and Job Satisfaction of Neurology Specialists
Ahmet Onur Keskin, Aslı Şentürk, Ali Özhan Sıvacı, Murat Çalık, Bahar Erbaş, Eylem Gül Ateş, Mehmet Akif Topçuoğlu
doi: 10.4274/tnd.2023.85550  Pages 134 - 142
Amaç: Çalışmamızda Türkiye’de çalışan nöroloji uzmanlarının demografik özelliklerini ve çalışma koşullarını incelemeyi, nörologların istifa etmesinde rol oynayan faktörleri belirlemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışma çoktan seçmeli anket çalışması olarak planlanmıştır. Araştırmaya dahil olma kriteri; nöroloji uzmanı olarak aktif klinik pratik yapmaya devam ediyor olmak olarak belirlenmiştir. Dört yüz yetmiş iki nöroloji uzmanı çalışmaya katılmış, elde edilen veriler istatistik yöntemleri ile değerlendirilmiştir.
Bulgular: Katılımcıların ortalama yaşı 43 ± 8’dir. Nöroloji uzmanlarının %78,2’si kamu hastanelerinde, %15,7’si özel hastanelerde, %3,6’sı vakıf hastanelerinde ve %2,5’i muayenehanelerde çalışmaktadır. Çalışmamıza katılan nörologların %70,1’i günde 41 veya daha fazla hasta bakmaktadır. Nörologların %37,7’si (n = 172) ayda on gün veya daha fazla icap nöbeti tutmaktadır. %93,8’i ücretinin hak ettiği düzeyde olmadığını düşünmektedir. Katılımcılardan %70’i (n = 328) sözel şiddete maruz kaldığını, ikisi ise sözel şiddet yanında fiziksel şiddete maruz kaldığını bildirmiştir. Mobbinge maruz kaldığını bildirenlerin oranı %62,5’tir (n = 295). Katılımcıların %56’sı (n = 264) kendisini sıklıkla tükenmiş veya depresif hissetmektedir. Çalışma koşullarından %10’u memnundur. İstifa üzerine etkili faktörler logistik regresyon analizi ile incelenmiştir. Buna göre; sözel ya da fiziksel şiddete maruz kalmak (P = 0,033), çalışılan kurum (P = 0,038) ve icap nöbeti sayısı istifa üzerinde etkilidir (P = 0,046). Öğretim görevlisi olanlarda istifa etme olasılığı, öğretim görevlisi olmayanlara göre anlamlı olarak düşüktür (Odds oranı: 0,05). Aylık kazancının hak ettiği düzeyden az olduğunu bildirenlerin istifa etme olasılığı, hak ettiğini düşünenlere göre yaklaşık 16 kat daha fazladır.
Sonuç: Nöroloji uzmanlarının iş yükleri fazladır. Nörologların sağlıkta şiddete maruz kalma oranı yüksektir ve iş memnuniyeti azdır. Nörologların iş yükü çalışılan birime ve bölgelere farklılık göstermekte ve iş yükü eşitsiz dağılmaktadır. Özellikle genç uzman hekimlerin ve kamu sektöründe çalışan nörologların istifa etme niyeti daha fazladır. Sağlıkta çalışan memnuniyetini artırmak ve hekim göçünü engellemek için çalışma koşullarının iyileştirilmesine, çalışma birimleri arasında iş yükü ve olanakların daha eşit dağılmasına ihtiyaç vardır.
Objective: This study aimed to examine the demographic characteristics and working conditions of neurology specialists working in Türkiye and to determine the factors that play a role in neurologists’ resignations.
Materials and Methods: This study was designed as a multiple-choice survey. The study included 472 neurology specialists who were actively practicing in clinics. The data collected through the questionnaire were analyzed.
Results: Most (78.2%) of neurologist work in public hospitals, while 15.7% work in private hospitals, 3.6% work in foundation hospitals, and 2.5% work in private practices. 70.1% of the participants examine 41 or more patients per day. 37.7% of neurologists take on-call duty for ten or more days per month. 93.8% think their payment is not at a deserved level. 70% of the participants (n = 328) reported experiencing verbal violence. The rate of those who reported being exposed to mobbing is 62.5% (n = 295). 56% of the participants (n = 264) frequently feel burned out or depressed. Only 10% of them are satisfied with their working conditions. We used Logistic regression analysis to investigate factors for resigning. Accordingly, exposure to verbal or physical violence (P = 0.033), working in a particular institution (P = 0.038), and the number of emergency shifts affect the likelihood of resignation (P = 0.046). The probability of resigning for lecturers is significantly lower (OR: 0.05). The likelihood of resigning for those who report earning less than what they deserve is about 16 times higher than those who feel they are adequately paid.
Conclusion: The workload of neurology specialists is high. Neurologists have a high rate of exposure to violence and low job satisfaction. The workload of physicians varies significantly across different units and regions and is unequally distributed. To increase job satisfaction among healthcare workers and prevent physician migration, there is a need to improve working conditions, distribute workload and resources more equally among units.

9.Skeletal Muscle Injury during COVID-19: A Cohort of 873 Patients
Cem Bölük, Merve Hazal Ser, Mehmet Aslan, Rıdvan Karaali, Sermin Börekçi, İlker Balkan, Nurten Uzun, Meral Kızıltan, Ayşegül Gündüz
doi: 10.4274/tnd.2023.77753  Pages 143 - 148
Amaç: Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) seyri sırasında, kreatin kinaz (CK) düzeyini kullanarak iskelet kas hasarı prevalansını belirlemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Tüm COVID-19 hastalarının kayıtlarını retrospektif olarak inceledik. CK düzeyi yüksek hastalar ve normal CK düzeyi olan hastalar olmak üzere iki grup oluşturduk. İskelet kas hasarı prevalansını, diğer klinik özelliklerle ilişkisini ve sonuçları analiz ettik.
Bulgular: Çalışma döneminde COVID-19 nedeniyle hastaneye yatırılan 994 hasta belirledik. Bunlardan 873 hastada CK düzeyi ölçülmüştü. CK seviyeleri 500 IU/L’nin üzerinde olan 74 hasta ve 1.000 IU/l’nin üzerinde olan 33 hasta bulunmaktaydı. CK seviyeleri 500 IU/l’den yüksek olan 17 hastada kas güçsüzlüğü yakınması vardı. Favipiravir kullanımı ve yoğun bakım ünitesinde yatış, yüksek CK seviyeleri için risk faktörleriydi. CK düzeyleri yaş, hastanede kalış süresi, yoğun bakımda kalma süresi, karaciğer fonksiyon testleri, serum üre, D-dimer ve ferritin düzeyleri ile pozitif; oksijen satürasyonu ve trombosit düzeyleri ile negatif korelasyon gösterdi.
Sonuç: Bu çalışma, favipiravir kullanımının yüksek CK seviyeleri için potansiyel bir risk faktörü olduğunu göstermiştir. Şiddetli sistemik enflamasyon, yaygın damar içi pıhtılaşma ve tromboz, iskelet kası hasarını kolaylaştırabilir. Uzun süreli yoğun bakım yatışı muhtemelen daha şiddetli enflamatuvar ve pıhtılaşma yanıtı ile ilişkilidir.
Objective: The aim of the present study was to determine the prevalence of skeletal muscle injury in the clinical course of coronavirus disease-2019 (COVID-19) using creatine kinase (CK) levels.
Materials and Methods: The medical records of all patients with COVID-19 cases were retrospectively retrieved. These comprised two groups: patients with high CK levels and patients with normal CK levels. The CK level and its relationship with other clinical features and outcome were analyzed.
Results: In the study period, 994 patients who were hospitalized with COVID-19 were identified. Of them, CK was measured in 873 patients. There were 74 patients with CK >500 IU/l and 33 patients with CK >1,000 IU/l. Seventeen patients had weakness and CK >500 IU/l. Use of favipiravir and hospitalization in the intensive care unit were the risk factors for high CK levels. The CK levels positively correlated with age, duration of hospitalization, duration in intensive care, and levels of liver function tests, serum urea, D-dimer, and ferritin levels, and negatively correlated with oxygen saturation and thrombocyte levels.
Conclusion: This study showed that the use of favipiravir is a potential risk factor for elevated CK levels. Severe systemic inflammation, disseminated intravascular coagulation, and thrombosis may facilitate skeletal muscle damage. Prolonged intensive care is probably related to more severe inflammatory and coagulation response.

CASE REPORTS
10.Frontal Lobe Syndrome Due to Striatocapsular Infarction
Zerrin Yıldırım
doi: 10.4274/tnd.2021.31855  Pages 149 - 153
Frontal loblar yürütücü işlevler ve sosyal kognisyon gibi alanlar da dahil olmak üzere insan kognisyonunda önemli bir role sahiptir. Bu alanlar genel olarak frontal işlevler başlığı altında toplanır. İnsan kognisyonu, kortikal bileşenlerin yanı sıra subkortikal bileşenlere de sahip olan geniş boyutlu nöral ağlar tarafından yürütülmektedir. Bu nedenle frontal lob sendromu olarak adlandırılan frontal işlev bozukluğu, frontal loblarda yerleşik paralel frontostriatal devrelerin hasar görmesinden kaynaklanabilir. Bu tezahürler nörodejeneratif süreçler (örneğin; frontotemporal demans) sırasında progresif olarak gelişirken, belirli bir sinir ağı içinde kortikal veya subkortikal bir bileşende stratejik olarak konumlandırılmış bir enfarktüsün ardından akut olarak da ortaya çıkabilirler. Bu makalede akut başlangıçlı apati, huzursuzluk ve hiperoralite nedeniyle değerlendirilen 70 yaşında bir kadın hasta sunulmaktadır. Mental durum muayenesinde perseverasyonlar, çeldiricilere azalmış direnç ve sol yarı mekan ihmali saptanan hastanın manyetik rezonans görüntülemesinde sağ striato-kapsüler enfarktüsü mevcuttu. Bir yıl sonra yapılan 18F-florodeoksiglukoz pozitron emisyon tomografi görüntülemede, diaşizis ile uyumlu büyük ipsilateral frontal ve kontralateral serebellar hipometabolizma gözlendi. Tek bir hemisferin fonksiyonlarının çoğunda bozulmayı içeren akut başlangıçlı bir hasar stratejik yerleşimli bir serebral enfarktüs sonrasında görülebilir. Sağ tarafta kaudat ve anterior putamen gibi bazal ganglia yapıları, yürütücü işlevler, sosyal kognisyon ve mekansal dikkat için büyük ölçekli ağların merkezlerini barındırabilir. Davranışsal-kognitif sendromlar, geniş boyutlu kognitif ağ hasarının bir belirtisi olarak değerlendirilmelidir.
The frontal lobes are important in human cognition and are involved in aspects such as executive functioning and social cognition. These domains are broadly subsumed under the rubric of frontal functions. Human cognition is subserved by large-scale neural networks with subcortical and cortical components. Therefore, frontal lobe syndrome should be understood as the clinical consequence of damaged parallel frontostriatal circuits in the frontal lobes. While these manifestations may evolve progressively during neurodegenerative processes (e.g., frontotemporal dementia), they may appear acutely or full-blown after a strategically located infarction within a specific neural network, whether a cortical or subcortical hub. Here, the author reports a case of a 70-year-old woman with acute onset of apathy, restlessness, and hyperorality. A mental status examination showed perseverations, decreased resistance to interference, and a left-sided hemineglect. Magnetic resonance imaging revealed a right-sided striatocapsular infarction. One year later, a 18F-fluorodeoxyglucose-positron emission tomography scan showed large ipsilateral frontal and contralateral cerebellar hypometabolism compatible with diaschisis. An acute onset of a complex clinical presentation involving most of the functions of a single hemisphere may be seen after a strategically located single cerebral infarction. Basal ganglia structures, such as the right-sided caudate and anterior putamen, may host the hubs that comprise large-scale networks for executive functions, social cognition, and directed attention. Behavioral-cognitive syndromes should be evaluated as a manifestation of network damage.

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
11.Late-onset Epilepsy with Hyponatremia
Mahmut Bilal Çaman, Fatma Küçük, Semai Bek, Gülnihal Kutlu
doi: 10.4274/tnd.2022.73483  Pages 154 - 156
Abstract | English Full Text

LETTERS TO THE EDITOR
12.Brucellosis should be Kept in Mind in Chronic Meningitis
Kağan Şevik, Melahat Yılmaz, Merve Büyükçelik, Murat Ergün, Füsun Zeynep Akçam
doi: 10.4274/tnd.2022.70104  Pages 157 - 158
Abstract | English Full Text

13.Excellent Prognosis in Two Patients with COVID-19 Presenting with Seizures and Encephalopathy
Cansu Ayvacıoğlu Çağan, Doruk Arslan, Okan Sökmen, Neşe Dericioğlu
doi: 10.4274/tnd.2022.26244  Pages 159 - 161
Abstract | English Full Text

14.Levodopa-responsive Holmes Tremor in a Young Patient with Hypertrophic Olivary Degeneration
Zeynep Tanrıverdi, Yaprak Seçil, Şehnaz Arıcı, Mustafa Fazıl Gelal
doi: 10.4274/tnd.2023.52721  Pages 162 - 164
Abstract | English Full Text



 
© Copyright 2023 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale