e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 28 Issue : 1 Year : 2022

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login Copyright Transfer Form
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 28 (1)
Volume: 28  Issue: 1 - 2022
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XIII

REVIEWS
2.CGRP: New Focus in Migraine
Necdet Karlı, Şebnem Bıçakçı, Manal Mehtar Bozkurt
doi: 10.4274/tnd.2022.88027  Pages 1 - 5
Migren bulantı, kusma, ışığa ve sese duyarlılık gibi semptomların eşlik ettiği tekrarlayan baş ağrısı atakları ile karakterize bir nörolojik bozukluktur. Global Hastalık Yükü 2019 verilerine göre dünya genelinde 1,12 milyardan fazla kişiyi etkilemektedir ve önemli bir engellilik nedenidir. Yüzyıllardır bilinen bir hastalık olmasına rağmen, patofizyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bugüne dek çeşitli teoriler öne sürülmüştür; en günceli nörovasküler teoridir. Nöroradyoloji ve immünohistokimya alanındaki gelişmelerin de desteklediği bu teori trigeminovasküler (TGV) sistemin migren patofizyolojisindeki önemine vurgu yapmaktadır. TGV sistemin kraniyal kanlanmayı düzenleyerek ve nosiseptif iletinin yayılmasına katkı sağlayarak migrenle ilişkilendirilen bir dizi karmaşık olayın başlamasına ve sürdürülmesine katkıda bulunduğu açıktır. Migren patofizyolojisinde rolü olduğu gösterilen vazoaktif nöropeptidlerin saptanması migren tedavisine yönelik yeni stratejilerin geliştirilmesi için fırsat yaratmıştır. KT gen ile ilişkili peptid (CGRP), TGV sistemde fazla miktarda bulunması ve migrenin vazodilatasyon, nörojenik enflamasyon, periferik ve santral sensitizasyon gibi farklı süreçlerinde rol oynaması nedeniyle en fazla dikkat çeken nörotransmitterlerden biri olmuştur. Son birkaç dekadda araştırmaların odağı haline gelmiş ve geniş ölçüde çalışılmıştır. Gerek CGRP reseptörünü antagonize eden küçük moleküllü CGRP antagonistleri gerekse CGRP’nin kendisini veya reseptörünü hedef alan monoklonal antikorlar geliştirilmiş ve migren tedavisinde kullanıma girmiştir. Bu derleme, CGRP’ye odaklı olarak TGV sistemin migren patofizyolojisindeki ve tedavisindeki rolünü gözden geçirmektedir.
Migraine is a neurological disorder characterized by recurrent attacks of headache usually accompanied by symptoms such as nausea, vomiting, photophobia and phonophobia. According to the Global Burden of Disease Study 2019 estimates, it affects more than 1.12 billion people worldwide and is a major cause of disability worldwide. Although migraine has been recognized for centuries, its pathophysiology has not been fully understood yet. Several theories have been proposed so far, the most recent being the neurovascular theory. Supported by the developments in neuroradiology and immunohistochemistry, the theory emphasizes the essential role of the trigeminovascular (TGV) system in migraine pathophysiology. It is obvious that the TGV system, regulating the cranial blood flow and nociceptive transmission, contributes to initiation and progression of serial complex events associated with migraine. The identification of vasoactive neuropeptides which had a role in migraine pathophysiology also created an opportunity for development of new treatment strategies in migraine. Calcitonin gene related peptide (CGRP) is one of the neurotransmitters that has attracted most attention since it is abundantly found in the TGV system and plays a significant role in different processes of migraine including vasodilation, neurogenic inflammation, peripheral and central sensitization. It became the focus of research in the last few decades and extensively investigated. Both small molecules antagonizing CGRP receptor and monoclonal antibodies targeting either CGRP or its receptor have been developed and used in migraine treatment. This article overviews the role of the TGV system in migraine pathophysiology and treatment with a specific focus on CGRP.

ORIGINAL ARTICLES
3.Identifying a Cut-off Point for Timed Up and Go Test in Neuromuscular Diseases
Cevher Savcun Demirci, Gülşah Sütçü, Fatma Ayvat, Özge Onursal Kılınç, Mert Doğan, Ender Ayvat, Can Ebru Bekircan-Kurt, Sevim Erdem-Özdamar, Sibel Aksu Yıldırım, Muhammed Kılınç, Ersin Tan
doi: 10.4274/tnd.2021.84553  Pages 6 - 9
Amaç: Nöromusküler hastalıklarda (NMH) ilerleyici kas kuvvet kaybına bağlı olarak denge problemleri ve düşmeler, hastaların günlük yaşam aktivitelerini ve fonksiyonel bağımsızlığını olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Zamanlı kalk ve yürü testi (ZKYT), uygulaması kolay ve objektif bir denge değerlendirmesidir. Bu çalışmanın amacı, NMH olan yetişkin bireylerde ZKYT testinin kesme değerini belirlemektir.
Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmaya 102 katılımcı dahil edildi. ZKYT testinin diagnostik geçerliliğini belirlemek için alıcı işlem karakteristikleri analizi yapılarak NMH’de kesme, duyarlılık ve özgüllük değerleri hesaplandı.
Bulgular: Düşme öyküsü olan 55 hastanın ve düşme öyküsü olmayan 47 hastanın ortalama yaşları sırasıyla 34,40±10,41 ve 31,87±10,11’dir. Bu bireylerin ZKYT puanlarının ortalama değerleri sırasıyla 11,79±4,30 ve 7,33±1,51 saniye olarak hesaplanmıştır. NMH olan yetişkin bireylerde ZKYT testinin kesme değeri 8,9 saniye olarak belirlendi.
Sonuç: Mevcut çalışmanın sonuçları, ZKYT testini 8,9 saniyenin üzerinde tamamlayan NMH olan bireylerin düşme riskinin yüksek olduğunu göstermektedir. Düşme şikayetlerinin en sık görüldüğü nörolojik hasta gruplarından biri olan NMH’de düşme riskinin belirlenmesi hastaların güvenliği ve rehabilitasyonun etkinliği açısından son derece önemlidir.
Objective: Balance problems and falls due to a progressive loss of muscle strength in neuromuscular diseases (NMD) negatively affect the activities of daily living and functional independence of patients. The timed up and go (TUG) test is an easy-to-apply and objective measure of balance. This study aimed to determine the cut-off value of the TUG test in adult individuals with NMD.
Materials and Methods: This retrospective study included 102 patients. The receiver operating characteristic analysis was performed and cut-off, sensitivity, and specificity values were calculated in NMD to determine the diagnostic validity of the TUG test.
Results: The mean ages of 55 patients with a fall history and 47 patients without a fall history were 34.40±10.41 and 31.87±10.11 years, respectively. The mean values of the TUG scores of these individuals were calculated as 11.79±4.30 and 7.33±1.51 s, respectively. The cut-off value of the TUG test in adult individuals with the NMD was determined as 8.9 s.
Conclusion: The present study revealed that individuals with NMD who complete the TUG test over 8.9 s have a high risk of falling. Determining the risk of falling in NMD, which is one of the neurological patient groups where falling complaints are most common, is extremely important for patient safety and the effectiveness of rehabilitation.

4.Akathisia in Parkinson’s Disease: A Comperative Cross-sectional Study
Özlem Aykaç, Fatma Nazlı Durmaz Çelik, Rezzak Yılmaz, Ece Bayram, Muhittin Cenk Akbostancı, Şaban Onur Karan
doi: 10.4274/tnd.2021.15689  Pages 10 - 13
Amaç: Akatizi sıklıkla bir ilaç yan etkisi olarak görülür. Parkinson hastalığında (PH) nispeten yetersiz çalışılmıştır. Akatizi araştıran az sayıda çalışma, değerlendirme yöntemleri ve yaygınlık oranları açısından farklılık göstermekte olup, objektif bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Amacımız, akatizi prevalansını objektif bir değerlendirme aracı ile belirlemek ve nöropsikiyatrik belirtiler ve intihar eğilimi ile ilişkisini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: PH olan 101 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleşen 75 kontrol deneği kaydedildi. Hastalar ve kontroller akatizi varlığı açısından karşılaştırıldı. Ayrıca, akatizi olan ve olmayan hastalar, onaylanmış araçlar kullanılarak hastalık evresi, ciddiyeti, en yüksek doz diskinezi, intihar olasılığı, anksiyete varlığı ve depresyon açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Akatizi parkinson hastalarında kontrollere göre daha sıktı (%6,9 0 p=0,02). Akatizi hastaları, birleşik PH derecelendirme ölçeği-bölüm II’de (günlük yaşam deneyimleri) daha kötü puan aldı ve daha sık anksiyete ve diskinezi bildirdiler. Akatizi olan veya olmayan hastalarda intihar olasılığı benzerdi.
Sonuç: Bulgularımız, akatizinin parkinson hastalarında kontrol grubuna göre daha sık olduğunu ve anksiyete ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.
Objective: Akathisia is frequently seen as a drug side-effect. In Parkinson’s disease (PD), it is relatively understudied. Moreover, few studies investigating akathisia differ concerning the assessment methods and prevalence rates, indicating a need for an objective approach. Our aim is to determine the prevalence of akathisia with an objective assessment tool and to investigate its relationship with neuropsychiatric symptoms and suicidal tendency.
Materials and Methods: One-hundred-one patients with PD and 75 age-and sex-matched control subjects were enrolled. Patients and controls were compared in terms of the presence of akathisia. Further, patients with and without akathisia were compared with regard to disease stage, severity, peak dose dyskinesia, suicide probability, presence of anxiety, and depression using validated tools.
Results: Akathisia was more frequent in patients with PD than in controls (6.9 vs. 0% p=0.02). Patients with akathisia scored worse in unified PD rating scalepart II (experiences of daily living) and reported anxiety and dyskinesia more frequently. The probability of suicidality was similar in patients with or without akathisia.
Conclusion: Our findings reveal that akathisia is more frequent in patients with PD than controls, and is associated with anxiety.

5.Evaluation of Risk Factors Associated with Stroke Recurrence in Patients with Minor Ischemic Stroke
Yasemin Dinç, Emel Oğuz Akarsu, Bahattin Hakyemez, Mustafa Bakar
doi: 10.4274/tnd.2021.17992  Pages 14 - 18
Amaç: İskemik inme rekürrensi (İİR), İİ hastanın karşı karşıya olduğu büyük bir tehdittir. Minör İİ’si (Mİİ) olan hastalarda İİR riski ilk 3 ayda %10-13’tür. Hastaların ileri tetkik ve tedavisine rağmen, İİR hala sıktır. Hangi risk faktörlerinin İİR’ye sebep olduğunu bilmek bazı önlemlerin alınması açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı Mİİ’li hastalarda İİR ile ilişkili demografik, klinik ve radyolojik özelliklerin saptanarak riskli grubun belirlenmesidir.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 01.01.2019-01.01.2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı tarafından akut İİ (Aİİ) tanısı konulan 310 hasta retrospektif olarak taranarak dahil edildi.
Bulgular: İR’si olan ve olmayan hastalarda klinik, radyolojik ve demografik özellikler analiz edildiğinde; koroner arter hastalığı (KAH) varlığı, aterosklerotik damar hastalığı, anterior sirkülasyon inmesi, kraniyoservikal aterosklerotik stenoz, anterior sirkülasyonda aterosklerotik stenoz, semptomatik internal karotid arterde aterosklerotik stenoz, asemptomatik internal karotis arterde (İCA) aterosklerotik stenoz ve karotis arter stentleme işleminin yapılması açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı. Mİİ’li hastalarda anlamlı değişkenler binary logistik regresyon ile analiz edildiğinde en anlamlı değişkenlerin KAH ve asemptomatik İCA stenozu olduğu saptandı.
Sonuç: Çalışmamızda Mİİ’li hastalarda İİR ile en ilişkili risk faktörleri KAH varlığı ve asemptomatik İCA stenozu olarak saptanmıştır. Ateroskleroz sistemik bir hastalıktır ve bu sebeble kraniyoservikal aterosklerotik stenoz multipl olabilir. Anjiyografik kanıtlar Aİİ’li hastalarda etnik ve ırksal farklılıkları da ortaya koymuştur. Bu sebeple kendi popülasyonumuzda yapılacak prospektif çalışmalarla daha kesin bilgilere ulaşılabilir.
Objective: Recurrent ischemic stroke (RIS) is a major threat to patients with IS. The risk of RIS in patients with minor IS (MIS) is 10-13% in the first 3 months. Despite the advanced examination and treatment of the patients, RIS is still common. It is important to know which risk factors cause RIS in order to take some precautions. The aim of this study is to determine the risky group by determining the demographic, clinical and radiological features associated with RIS in patients with MIS.
Materials and Methods: We included 310 patients diagnosed as having acute IS (AIS) by Bursa Uludag University Faculty of Medicine Department of Neurology between 01.01.2019 and 01.01.2020, retrospectively.
Results: When clinical, radiological and dermogrophic features were analyzed between patients with and without RIS, there were statistically significant differences between groups in terms of the presence of coronary artery disease (CAD), atherosclerotic vascular disease, anterior circulation stroke, craniocervical atherosclerotic stenosis, atherosclerotic stenosis in the anterior circulation, atherosclerotic stenosis of the symptomatic internal carotid artery (ICA), atherosclerotic stenosis in the asymptomatic ICA and performing carotid artery stenting. When significant variables were analyzed by using binary logistic regression in patients with MIS, it was found that the most significant variables were CAD and asymptomatic ICA stenosis.
Conclusion: In our study, the risk factors associated with RIS in patients with MIS were the presence of CAD and asymptomatic ICA stenosis. Atherosclerosis is a systemic disease and therefore craniocervical atherosclerotic stenosis may be multiple. Angiographic evidence has also revealed ethnic and racial differences in patients with AIS. For this reason, more precise information can be obtained with prospective studies to be conducted in our own population.

6.Comparison of the Effectiveness of Greater Occipital Nerve Block in Patients Receiving and not Receiving Medical Prophylactic Treatment in Chronic Migraine
Meltem Karacan Gölen, Dilek Yılmaz Okuyan
doi: 10.4274/tnd.2021.29660  Pages 19 - 23
Amaç: Migrenli hastalarda atak sıklığının ve ağrılı gün sayısının artması ve hastalığın progrese olması kronik migren (KM) olarak adlandırılmaktadır. Son zamanlarda birçok çalışmada periferik sinir blokajının özellikle migrende etkin olduğu gösterilmiş ve büyük oksipital sinir [greater occipital nerve (GON)] blokajı tedaviye dirençli migren hastalarında kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda KM tanısı ile takipte olan ve düzenli medikal profilaksi almakta iken dirençli ağrıları nedeniyle GON blokajı uygulanan hastalar ile sadece GON blokajı uygulanan hastalarda blokajın etkinliğini araştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş arasında olan, medikal tedavi ve GON blokajı uygulanan 60 KM hastası ile sadece GON blokajı uygulanan 74 KM’li hasta dahil edildi. Hastaların vizuel analog skala (VAS) ve migren dizabilite değerlendirme ölçeği (MIDAS) skorları, atak sıklığı, atak süresi ve analjezik kullanım ihtiyacı işlem öncesinde, 1. ayda ve 3. ayda kayıt edilerek tedavi öncesi dönem ve 1. ve 3. ay verileri karşılaştırıldı.
Bulgular: Tekrarlayan GON blokajlarının uygulandığı hastalarımızda, profilaksi alan ve almayan her iki grupta 1 ve 3. ayda, tedavi öncesi döneme göre atak süresi, atak sıklığı ve analjezik kullanımında azalma; VAS ve MIDAS skorlarında belirgin iyileşme saptandı (p<0,001). Her iki grup arasında ağrı süresi, ağrı sıklığı, analjezik alımı, VAS ve MIDAS skorları bakımından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
Sonuç: Medikal tedavi alamayan veya uzun süre medikal tedavi almış ancak fayda görmemiş olan KM’li hastalarda GON blokajının etkin olduğu gözlenmiştir. Uygulanması kolay, yan etkisi oldukça az ve tedavi maliyetlerine katkısı yüksek olan bu yöntem uygun hastalarda tedavi seçeneği olarak düşünülebilir.
Objective: Chronic migraine (CM) refers to an increasing frequency of attacks and number of days with pain, and disease progression in patients with migraine. Recently, many studies have shown that peripheral nerve blockade is particularly effective in migraine, and greater occipital nerve (GON) blockade has been used in patients with treatment-resistant migraine. In our study, we aimed to investigate the effectiveness of the blockade performed in patients who were followed up with a diagnosis of migraine and underwent GON blockade due to persistent pain while receiving regular medical prophylaxis, and patients who only underwent GON blockade.
Materials and Methods: Sixty patients with CM aged 18-65 years who underwent medical treatment and GON blockade and 74 patients with CM who only underwent GON blockade were included in the study. The patients’ visual analogue scale (VAS) and migraine disability assessment scale (MIDAS) scores, attack frequency, duration of attack, and need for analgesic use were recorded before the procedure, and in the first and third months. Then, the data in the pre-treatment period were compared with the data in the first and third months.
Results: In our both groups who received and did not receive prophylaxis and in whom recurrent GON blockades were applied, the duration of attacks, frequency of attacks and analgesic use significantly decreased, and a significant improvement was found in VAS and MIDAS scores in the 1st and 3rd months compared to the pre-treatment period (p<0.001). There was no statistically significant difference between the two groups in terms of pain duration, pain frequency, analgesic intake, and VAS and MIDAS scores.
Conclusion: The GON blockade is effective in patients with CM who cannot receive medical treatment or who have received medical treatment for a long time but have not had benefit. This method, which is easy to apply, has few adverse effects and has a high contribution to reducing treatment costs, can be considered as a treatment option for suitable patients.

7.The Effect of Misophonia on the Severity of Depression and Anxiety in Multiple Sclerosis
Safiye Gül Kenar, Hatice Yüksel, Nuriye Kayalı Şendur, Semra Mungan
doi: 10.4274/tnd.2022.93892  Pages 24 - 30
Amaç: Depresyon ve anksiyete multipl skleroz (MS) hastalarında yaşam kalitesini düşüren, yaygın görülen ve iyi tanımlanmış komorbiditelerdir. Mizofoni, genellikle belirli çevresel seslere veya nadiren de görsel uyaranlara karşı anormal duygusal tepkiler oluşmasına sebep olan ve hala yeteri kadar farkedilmeyen bir durumdur. Limbik sistem bozukluklarının, hem MS’deki psikiyatrik bozuklukların hem de mizofoninin patofizyolojisinde sorumlu olabileceği düşünülmektedir. Mizofoni prevalansı, depresyon ve anksiyete ile ilişkisi MS popülasyonunda incelenmemiştir. Bu çalışmanın amacı MS’de mizofoni sıklığını ve bunun depresyon ve anksiyete şiddetine etkilerini araştırmaktır. İkincil amaç, MS ile ilişkili faktörlerin mizofoni şiddeti üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Elli dokuz MS hastası çalışmaya dahil edildi. MS tipi, hastalık süresi, yıllık atak sıklığı ve sigara içme alışkanlıkları değerlendirildi. MS grubunda mizofoni, depresyon ve anksiyete varlığı ve şiddeti 63 sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldı.
Bulgular: Mizofoni sıklığı MS grubunda (%37,3) kontrollere (%19,4) göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,046). MS grubunda şiddetli depresyon (%23,7) ve anksiyete (%28,8) kontrollere göre (%1,6 ve %11,1 p<0,001) daha sıktı. Mizofoni olan MS (MSwM) grubu, mizofoni olmayan MS (MSwoM) grubu ile karşılaştırıldığında şiddetli depresyon (p=0,004) ve anksiyete (p=0,019) anlamlı olarak daha sıktı. MS tipi, süresi, atak sıklığı ve sigara içme alışkanlıkları MSwM ve MSwoM arasında benzerdi. MS’de mizofoni puanı ile Beck depresyon puanı (p=0,029) arasında anlamlı pozitif korelasyon vardı.
Sonuç: Misofoni MS popülasyonunda sık karşılaşılan bir komorbidite olup depresyon ve anksiyete şiddetini arttırabilmektedir.
Objective: Depression and anxiety are common and well defined psychiatric comorbidities in multiple sclerosis (MS), which decrease the quality of life. Misophonia is an underrecognized condition that consists of abnormal emotional responses to specific environmental sounds or rarely to images. Limbic system impairments can be the leading cause of both psychiatric disorders in MS and misophonia. The prevalence of misophonia and its relationship with depression and anxiety have not been studied in the MS population. This study aimed to investigate the frequency of misophonia in MS and its effects on depression and anxiety severity. A secondary aim was to evaluate the effect of the factors associated with MS on the misophonia severity.
Materials and Methods: Fifty-nine patients with MS were recruited for the study. MS type, disease duration, attack frequency per year and smoking habbits were evaluated. The presence and severity of misophonia, and depression and anxiety scores in MS group were compared with 63 healthy controls.
Results: The frequency of misophonia was significantly higher in MS group (37.3%) compared to controls (19.4%) (p=0.046). Severe depression (23.7%) and anxiety (28.8%) were more frequent in the MS group compared to controls (1.6% and 11.1% p<0.001). Patients with MS and misophonia (MSwM) had a significantly higher frequency of severe depression (p=0.004) and anxiety (p=0.019) than patients with MS without misophonia (MSwoM). MS type, duration, attack frequency and smoking habbits were comparable between MSwM and MSwoM. There was a significant positive correlation between the misophonia score and the Beck depression score (p=0.029) in patients with MS.
Conclusion: Misophonia is frequent in the MS population and increases the severity of depression and anxiety.

8.Evaluation of Percutaneous and Surgical Tracheostomy Results in Neurocritical Care Unit
Fergane Memmedova, Fatma Ger Akarsu, Zaur Mehdiyev, Özlem Aykaç, Mehmet Özgür Pınarbaşlı, Melek Kezban Gürbüz, Atilla Özcan Özdemir
doi: 10.4274/tnd.2022.77200  Pages 31 - 37
Amaç: Çalışmanın amacı, nöroloji yoğun bakım ünitesi (YBÜ) hastalarında uygulanan perkütan ve cerrahi trakeostomi işlemlerinin avantaj ve dezavantajları, komplikasyon ve ölüm oranlarını değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Çalışma 3. basamak nöroloji YBܒde retrospektif olarak gerçekleştirildi. Hastaların demografik özellikleri, komorbiditeleri, yatış nedenleri, YBܒye giriş skorları [Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi 2 skoru (APACHE 2) ve Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme skoru (SOFA)], entübasyon süreleri (gün), yoğun bakımda kalış süresi, işlem komplikasyonu ve mortalite oranları, taburculuk durumu ve 3. ay modifiye Rankin skalası (mRS) skorları değerlendirildi. Cerrahi ve perkütan trakeostomi sonuçları karşılaştırıldı. Aynı zamanda perkütan trakeostomide kullanılan laringeal maske (LMA), bronkoskopi ve tüpü geri çekme yöntemleri karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya 55 hasta dahil edildi. Hastaların 33’ü (%60,0) erkekti. Yaş ortalaması 71,4±11,8 yıldı. Komorbidite olarak hipertansiyon 35 (%63,6) hastada, diabetes mellitus 19 (%34,5) hastada ve inme 10 (%18,2) hastada mevcuttu. Yatış tanıları olarak; iskemik inme 37 (%67,3) hastada, hemorajik inme 7 (%12,7) hastada, amiyotrofik lateral skleroz 5 (%9,1) hastada, koronavirüs hastalığı (COVID-19 pnömonisi) 2 (%3,6) hastada, miyastenia gravis 1 (%1,8) hastada, miyopati 1 (%1,8) hastada ve Guillain-Barré sendromu 1 (%1,8) hastada mevcuttu. Yoğun bakıma giriş skorlarından APACHE 2 skoru ortalaması 25,4±4,8 iken, SOFA skoru ortalaması 8,1± 2,7 idi. Hastaların entübe kaldığı gün sayısı ortalama 20,7±11,8, yoğun bakımda ortalama kalış süresi ise 33,1±13,0 gün olarak saptandı. Başarılı trakeostomi 53 (%96,4) hastada sağlandı. Başarılı ve başarısız işlemlerde toplam 5 (%9,1) hastada komplikasyon izlendi. Mortalite 23 (%41,8) hastada görüldü. Otuz iki (%58,2) hastada taburculuk mRS skoru 5 olarak saptandı. Cerrahi ve perkütan trakeostomi işlemlerinin sonuçları karşılaştırıldı. Cerrahi grubunda yoğun bakımda kalış süresi, entübe gün sayısı ve YBÜ yatışı ile trakeostomi arasında geçen süre (gün) perkütan trakeostomi grubundan anlamlı olarak uzundu (p<0,05). Perkütan trakeostomi uygulanan hastalarda LMA, tüp geri çekme ve bronkoskopi gibi farklı yöntemlerin karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi.
Sonuç: Cerrahi ve perkütan trakeostomi sonuçlarını karşılaştırdığımız çalışmada, iki grubun komplikasyon oranları ve taburculuk mRS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Cerrahi trakeostomi uygulanan hastalarda mRS skoru 6 olarak belirtilen hastane içi ölüm oranı daha yüksek izlendi. Perkütan trakeostomi tercih edilen hastalarda işlemin yatak başı hızlı uygulanması sonucu, nöroyoğun bakımda yatış süresi ve entübe takip edilen gün sayısının azaldığı görüldü.
Objective: The aim of the study is to evaluate the advantages and disadvantages,complication and mortality rates of percutaneous and surgical tracheostomy procedures performed in patients in neuro-intensive care unit (neuro-ICU).
Materials and Methods: The study was carried out retrospectively in neuro-ICU. Patients’ demographic characteristics, comorbidities, reasons for hospitalization, ICU scores at admission [Acute Physiology and Chronic Health Evluation 2 (APACHE 2) score and Sequential Organ Failure Assessment (SOFA) score], intubation period (days), length of stay in ICU, procedural complications, mortality rates, modified Rankin scale (mRS) scores at discharge and 3rd month were evaluated. Surgical and percutaneous tracheostomy results were compared. Laryngeal mask airway (LMA), bronchoscopy, and tube withdrawal procedures used in percutaneous tracheostomy were compared as well.
Results: Fifty five patients were included in the study. Of the patients, 60.0% were male. Mean age was 71.4±11.8 years. The APACHE 2 score was 25.4±4.8 and SOFA score was 8.1±2.7 at admission to ICU. Mean number of intubation days of the patients was 20.7±11.8, and mean length of stay in ICU was 33.1±13.0 days. Tracheostomy procedure was successful in 53 (96.4%) patients, complications were encountered in 5 (9.1%) patients among all (succesful and unsuccessful) intervention groups. Mortality was seen in 23 (41.8%) patients. Three-month mRS was 5 in 32 (%58.2) patients. Duration of stay in ICU, intubation period (days), and time between intensive care hospitalization and tracheostomy (days) in surgery group were significantly longer compared to percutaneous tracheostomy group. No statistically significant difference was observed in comparison of different groups such as LMA, tube withdrawal, bronchoscopy in patients undergoing percutaneous tracheostomy.
Conclusion: In the study in which we compared the surgical and percutaneous tracheostomy results, no statistically significant difference was found in the complication rates and mRS score at discharge of the two groups. In-hospital mortality rate, which was defined as mRS 6, was observed to be higher in patients who underwent surgical tracheostomy. Because of the rapid application of the procedure at the bedside in patients for whom percutaneous tracheostomy was preferred, it was observed that the length of stay in the neuro-ICU and the number of days followed up with intubation were reduced.

9.Assessment of Modified-modified Schober Test and Lomber Range of Motion in Patients with Parkinson’s Disease with and Without Low Back Pain
Hamza Gültekin, Derya Bayram, Gülbün Asuman Yüksel, Tamer Bayram, Hülya Tireli
doi: 10.4274/tnd.2022.74050  Pages 38 - 44
Amaç: Parkinson hastalığında (PH) bel ağrısını ve hastaların günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Bel ağrısı ile spinal mobilite testleri arasındaki ilişkiyi de gözlemledik.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, yaş ortalaması 63±5 yıl (38-82 yaş aralığında) olan 39 erkek ve 16 kadından oluşan, Hoehn Yahr evre I-IV, 55 idiopatik PH dahil edildi. Ortopedik hastalığı olmayan ve ortalama yaşları 65±7 (35-87 yaş aralığında) yaş-cinsiyeti uygun 20 sağlıklı kontrolü dahil ettik. Tüm katılımcılara disk veya diğer dejeneratif patolojileri dışlamak için lomber manyetik rezonans görüntüleme uygulandı. Spinal mobilite değerlendirmesi için modifiye-modifiye schober testi (MMST), lomber fleksiyon ve ekstansiyon hareket açıklığı (ROM) ölçümü uygulandı. Lomber fleksiyon ve ekstansiyon ROM universal bir gonyometri ile değerlendirildi. Ayrıca hastalara Roland Morris dizabilite anketi (RMDQ), Oswestry dizabilite indeksi (ODI), ağrı için vizüel analog skalası (VAS), birleşik Parkinson hastalığı derecelendirme ölçeği (UPDRS), günlük yaşam aktiviteleri ölçeği, yorgunluk şiddeti ölçeği ve Beck’s depresyon envanteri uygulandı. Hasta ve kontrol gruplarının spinal mobilite ve test sonuçları karşılaştırıldı.
Bulgular: PH grubunda MMST skoru, fleksiyon ve ekstansiyon ROM değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığını bulduk (p<0,05). Bel ağrılı hastalarda bel ağrısı olmayanlara göre Hoenh Yahr evresi, UPDRS, RMDQ, ODI ve VAS değerleri daha yüksek, MMST sonuçları daha düşüktü. Çok değişkenli analizde bel ağrısının varlığı, yaş, cinsiyet, hastalık süresi, dominant semptom, günlük yaşam aktiviteleri, depresyon ve yorgunluk şiddeti dahil olmak üzere incelenen parametrelerin hiçbiriyle korele değildi.
Sonuç: Bu çalışma, klinik dizabilite kötüleştikçe bel ağrısı şikayetlerinin arttığını ve spinal mobilite test sonuçlarının azaldığını göstermiştir. Ağrıyı sorgulamak ve yeterince tedavi etmek, PH’ye daha iyi bir yaşam kalitesi sağlayabilir.
Objective: We aimed to evaluate the relationship between low back pain (LBP) in patients with Parkinson’s disease (PD) and its effects on the activities of daily living of the patients. We also observed the correlation between LBP and spinal mobility tests.
Materials and Methods: The study included 55 patients with PD, 39 males and 16 females, in Hoenh Yahr stage I-IV with an average age of 63±5 (range, 38- 82). We included age- and sex- matched 20 healthy controls who had no orthopedic disease, with a mean age of 65±7 (range, 35-87). All participants had lomber magnetic resonance imaging to exclude disc or other degenerative pathologies. The modified-modified schober test (MMST), lumbar flexion and extension range of motion (ROM) measurement were applied for assessment of spinal mobility. Lomber flexion and extension ROM was assessed by using a universal goniometry. In addition, Roland Morris disability questionnaire (RMDQ), the Oswestry disability index (ODI), visual analogue scale for pain (VAS), the unified Parkinson’s disease rating scale (UPDRS), activities of daily living scale (ADLs), fatigue severity scale and Beck’s depression inventory were applied to patients. Spinal mobility and test results of patients and controls were compared.
Results: We found that the values of MMST, and flexion and extension ROM were significantly decreased in the patient group compared to controls (p<0.05). The Hoehn Yahr stage, UPDRS, RMDQ, ODI and VAS values were higher and MMST results were lower in patients with LBP than patients without LBP. In the multivariate analysis, the presence of LBP did not correlate with any of the parameters including age, sex, duration of disease, dominant symptom, ADL, depression, and fatigue severity.
Conclusion: The current study showed that as the clinical disability worsened, the complaints of LBP increased and spinal mobility test results decreased. Questioning and adequately treating pain could permit a better quality of life to patients with PD.

10.Hospitalization Cost in Patients with Non-convulsive Status Epilepticus: Is it Different from Other Critical Care Patients?
Cansu Ayvacıoğlu Çağan, Okan Sökmen, Ethem Murat Arsava, Mehmet Akif Topçuoğlu, Neşe Dericioğlu
doi: 10.4274/tnd.2022.99233  Pages 45 - 50
Amaç: Status epileptikus (SE), ciddi morbidite ve mortaliteye neden olan nörolojik acil durumlardan biridir. Çoğu zaman bu hastaların yoğun bakım ünitelerinde takibi gerekir. Özellikle non-konvülsif SE (NKSE) perspektifinden bakıldığında, SE’nin ekonomik yükü ve maliyeti etkileyen potansiyel faktörler hakkında çok az bilgi vardır.
Gereç ve Yöntem: 2009-2019 yılları arasında nöroloji yoğun bakım ünitemizde (NYBÜ) video- elektroensefalogram (EEG) monitörizasyonu ile NKSE tanısı almış tüm hastaları dahil ettik. Demografik ve klinik özellikler hasta dosyalarından tarandı. NYBÜ bakımı sırasındaki toplam maliyet, hastanenin mali kayıtlarından elde edildi. Sonuçlar, aynı süre ve aynı kalış süresi boyunca takip edilen diğer NYBÜ hastaları (kontrol grubu) ile karşılaştırıldı. Maliyet üzerindeki potansiyel etkili olabilecek parametler gözden geçirildi.
Bulgular: Otuz iki NKSE hastası ve 32 kontrol grubu hastası dahil edildi. Çalışmada hasta başına ortalama maliyet 11.831 Amerikan doları (USD), kontrol grubunda 11.240 USD idi (p=0,386). Artan yatış süresi (p<0,001), gelişte daha düşük Glasgow Koma skoru (p=0,003) ve NYBÜ takibi sırasında NKSE gelişmesi (p=0,018) maliyetle anlamlı olarak ilişkili bulundu. SE ile ilgili doğrudan maliyet (anti-epileptik ilaçlar, anestetikler ve video-EEG monitörizasyonu) toplam NYBÜ bakım harcamalarının yalnızca %3’ünü oluşturuyordu.
Sonuç: NYBܒde NKSE yönetimi yüksek maliyete yol açmaktadır. Toplam maliyetin diğer NYBÜ hastalarına benzerliği, harcamaların çoğunun nöbet yönetiminden çok yoğun bakımla ilişkili olduğunu göstermektedir. Hastalarla ilişkili bazı parametrelerin maliyeti önemli ölçüde etkileyebileceği gösterilmiştir ancak bunlar değiştirilemez faktörlerdir.
Objective: Status epilepticus (SE) is one of the severe neurological emergencies with significant morbidity and mortality. Most of the time these patients require admission to intensive care units. There is little information about health-economy related burden of SE and potential factors affecting cost except for developed Western countries, especially from the perspective of non-convulsive SE (NCSE).
Materials and Methods: We included all consecutive patients diagnosed as having NCSE with continuous electroencephalogram (EEG) in our neurological intensive care unit (NICU) between 2009 and 2019. Demographic and clinical features were collected from patient files. Total cost during NICU care was obtained from hospital financial records. The results were compared with other NICU patients (control group) followed during the same period for the same length of stay. We also investigated the potential impact of several parameters on cost.
Results: Thirty two patients with NCSE and 32 controls were included. Mean cost per patient was 11,831 US dollars (USD) in the study and 11,240 USD in the control group (p=0.386). Increased length of stay (p<0.001), lower Glasgow Coma scale score at admission (p=0.003), and new diagnosis of NCSE after admission to NICU (p=0.018) were significantly associated with higher cost in study group. SE related direct costs (anti-seizure medicines, anesthetics and continuous EEG) comprised only 3% of total NICU care expenditures.
Conclusion: Management for NCSE in NICU leads to significant intensive care related cost. The similarity of the cost level to other NICU patients indicates that most of the expenditures are related to intensive care, rather than management of seizures. We found that a few patient-related parameters could significantly affect the cost, but they were all non-modifiable.

CASE REPORTS
11.Different Guillain-Barré Syndrome Variants Associated with COVID-19: Report of 4 Clinical Cases
Zeynep Ünlütürk, Çağatay Hilmi Öncel, Barış Haytı, Çağdaş Erdoğan
doi: 10.4274/tnd.2021.86094  Pages 51 - 54
İlk koronavirüs olgusu ortaya çıktığından beri dünyanın çeşitli bölgelerinden Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) ile ilişkili nörolojik komplikasyonlar bildirilmektedir. Koronavirüs ile ilişkili Guillain-Barré sendromu (GBS) olguları bildirilse de ilişki halen net değildir ve kesin bir yargıya varmak için vaka sayısı yeterli değildir. Moleküler benzerlik GBS’deki istenmeyen immüniteyi ifade eden ilk hipotezlerdendir. Bu hipoteze göre immün sistemin patojenle veya başka şekilde aktiflenmesi ile oluşan antikorlar periferik sinirler ve spinal kökleri hedef alır. Patojenin doğrudan immün sistemi hedef aldığı direkt viral nörotoksisite kavramı üzerinde de durulmuştur. Burada Eylül-Aralık 2020 tarihleri arasında merkezimizde takip ettiğimiz 4 olguyu sunuyoruz. Olguların ilki COVID-19 ile eşzamanlı demiyelinizan sensorimotor polinöropati iken diğer olgularda GBS, COVID-19 enfeksiyonu sonrası saptanmıştır. İkinci olgu motor aksonal nöropati, üçüncü olgu sensorimotor aksonal nöropatidir. Dördüncü olguda Miller-Fisher sendromu-GBS birlikteliği söz konusudur.
Since the first case has emerged, different neurological complications associated with Coronavirus disease-2019 (COVID-19) have been reported all over the world. The association between coronavirus and Guillain-Barré syndrome (GBS) has also been reported before. Unfortunately, there is no certain mechanism about this association yet. Molecular mimicry is one of the first hypotheses to express the undesirable autoimmunity in GBS. According to this; the antibodies produced against virus may target peripheral nerves or spinal nerve roots. The entity of direct viral neurotoxicity has also been discussed. Here, we presented four variants of GBS associated with coronavirus that we followed up in our clinic between September-December 2020. While the first patient had demyelinating sensorimotor neuropathy concurrent with COVID-19, the other ones were postinfectious. The second patient had motor axonal neuropathy and the third one had sensorimotor axonal neuropathy. There was Miller-Fisher syndrome and GBS overlap in the fourth patient.

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
12.Listeria Meningitis with Aspergillosis After Alemtuzumab Treatment
Ahmet Kasım Kılıç, Tuğçe Kara, Banu Özen Barut
doi: 10.4274/tnd.2021.42899  Pages 55 - 56
Abstract | English Full Text

13.Ophthalmic Features in SPA-8 with a Homozygous Missense Variant in the Homeobox Domain of the NKX6-2
Hidayet Şener, Duygu Gülmez Sevim, Murat Gültekin, Gülşah Şimşir, Ayşe Nazlı Başak
doi: 10.4274/tnd.2022.00483  Pages 57 - 58
Abstract | English Full Text

LETTERS TO THE EDITOR
14.Epilepsy and Amelogenesis Imperfecta: Think of Kohlschütter-Tönz Syndrome
Okan Sökmen, Neşe Dericioğlu
doi: 10.4274/tnd.2022.77535  Pages 59 - 60
Abstract | English Full Text

15.Incomplete Circle of Willis: A Possible Triggering Factor for Migraine
Berrin Erok, Nunu Win, Elidor Agolli, Kenan Kıbıcı, Ali Önder Atca
doi: 10.4274/tnd.2022.21298  Pages 61 - 62
Abstract | English Full Text



 
© Copyright 2022 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale