e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 28 Issue : 2 Year : 2022

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login Copyright Transfer Form
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 27 (4)
Volume: 27  Issue: 4 - 2021
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XIII

REVIEWS
2.Apomorphine in the Treatment of Parkinson’s Disease
Serhat Özkan, Sevda Erer, Bülent Elibol, Sehür Sibel Özkaynak, Raif Çakmur, Muhittin Cenk Akbostancı, Haşmet Hanağası, Okan Doğu
doi: 10.4274/tnd.2021.06706  Pages 358 - 365
Apomorfin, Parkinson hastalığı seyrinde görülen bazı motor ve non-motor komplikasyonların tedavisinde kullanılan, intermitan ya da sürekli infüzyon şeklinde uygulanabilen bir dopamin agonistidir. Apomorfin tedavisinin, motor dalgalanmalar ve diskineziler üzerine etkisi gösterilmiş olmasına rağmen, apomorfin testi ya da infüzyon uygulamaları ve tedavinin yönetimi ile ilgili yeterli fikir birliği yoktur. Bu derlemede amacımız, klinik pratikte apomorfinin kullanımı ile ilgili önerilerin yer aldığı “tedavi yönetim rehberi” oluşturmak ve gerek intermitan gerekse de sürekli infüzyon uygulamalarında karşılaşılan sorunları literatür bilgileri eşliğinde tartışmaktır.
Apomorphine is a dopamine agonist used in the treatment of some motor and non-motor complications during Parkinson’s disease, which could be administered as an intermittent or continuous infusion. Although apomorphine treatment has been shown to be effective on motor fluctuations and dyskinesias, there is no sufficient consensus regarding the administration of apomorphine test or infusion, and the management of the treatment. In this review, our aim is to create a “treatment management guideline,” which includes recommendations for the use of apomorphine in the clinical practice, and to discuss the problems encountered in both intermittent and continuous infusion applications, in the light of the literature.

ORIGINAL ARTICLES
3.The Role of Visual Evoked Potentials in the Differential Diagnosis of Demyelinating Diseases
Nurhan Kaya Tutar, Sami Ömerhoca, Elif Söylemez, Turgut Adatepe, Nilüfer Kale
doi: 10.4274/tnd.2021.75010  Pages 366 - 370
Amaç: Beyin manyetik rezonans görüntülemede (MRG) tesadüfen saptanan non-spesifik beyaz cevher lezyonları (non-specific white matter lesions, NSWML) demiyelinizan hastalıkların ayırıcı tanısında da yer almaktadır. Bu çalışma, demiyelinizan hastalıkların tanısında görsel uyandırılmış potansiyellerin (visual evoked potentials, VEP) rolünü araştırmayı amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmada elektrofizyoloji laboratuvarımızdaki 2017 ile 2018 yılları arasında yapılmış olan VEP’ler retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya tıbbi kayıtları tam olan 132 hasta dahil edildi. İki yıllık takibin sonucuna göre demiyelinizan spektrum (multipl skleroz, klinik izole sendrom, radyolojik izole sendrom ve olası demiyelinizasyon) (1. grup), MRG’de NSWML saptanan hastalar (2. grup) ve çeşitli semptomlarla başvuru sonrası yapılan nörolojik muayene ve nörogörüntülemelerde herhangi bir anormallik saptanmayan kontrol grubu olarak değerlendirilen hastalar (3. grup) olmak üzere 3 grup oluşturuldu.
Bulgular: Demiyelinizan hastalık spektrum grubunun VEP parametrelerinde NSWML ve kontrol grubuna göre anlamlı latans uzaması ve amplitüd düşüklüğü gözlendi. NSWML grubunun VEP bulguları kontrol grubundan farklı değildi.
Sonuç: VEP’deki anormallikler tanıyı demiyelinizan spektruma yaklaştırırken, normal VEP parametreleri demiyelinizasyon sürecinin mevcut olmadığına işaret edebilir. Non-spesifik MRG bulgularının klinik verilerle desteklenemediği durumlarda, normal VEP tanıyı demiyelinizan hastalıktan uzaklaştırabilir.
Objective: Demyelinating diseases are included in the differential diagnosis of non-specific white matter lesions (NSWMLs), which are incidentally detected by magnetic resonance imaging (MRI) of the brain. This study aimed to investigate the role of visual evoked potentials (VEPs) in the diagnosis of patients with demyelinating diseases.
Materials and Methods: In this retrospective study, the VEPs performed in our electrophysiology laboratory between 2017 and 2018 were evaluated. One hundred and thirty-two patients with complete medical records were included in the study. After 2 years of follow-up, three groups were formed: 1st group: Demyelinating spectrum (multiple sclerosis, clinically isolated syndrome, radiologically isolated syndrome, and possible demyelinating disease); 2nd group: NSWMLs; and 3rd group (control): Subjects with normal neurological examination and neuroimaging after presenting with symptoms.
Results: The VEP findings demonstrated a significant latency prolongation and an amplitude reduction in the demyelinating disease group compared to the NSWMLs and control groups. The VEP parameters of the NSWMLs group did not differ from those of the control group.
Conclusion: Abnormalities in VEP suggest a demyelinating spectrum, whereas a normal VEP may suggest the absence of a demyelinating process. In cases where non-specific MRI findings cannot be supported by clinical data, a normal VEP diagnosis may help exclude demyelinating diseases.

4.Evaluation of Clinical, Radiological, and Demographic Characteristics of Juxtacortical Hemorrhages in Cerebral Venous Thrombosis
Yasemin Dinç, Rıfat Özpar, Mustafa Bakar, Bahattin Hakyemez
doi: 10.4274/tnd.2021.32067  Pages 371 - 376
Amaç: Serebral venöz tromboz (SVT), serebrovasküler hastalıkların nadir görülen bir formudur. SVT tanısı alan hastaların %40’ında intrakraniyal hemoraji meydana gelebilir. İntrakraniyal hemorajilerin morfolojisi küçük jukstakortikal hemorajilerden (JH) büyük parankimal hematomlara kadar değişir. JH’nin SVT için karakteristik olduğu öne sürülse de JH ve SVT arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmada kendi popülasyonumuzda SVT tanısı alan hastalarda JH’nin klinik, radyolojik ve demografik özelliklerini belirlemek amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2015-2021 yılları arasında SVT tanısı ile takip edilen 157 hasta retrospektif olarak dahil edildi. Hastalar JH’si olanlar ve olmayanlar olarak kategorize edildi. Hastaların demografik, klinik, radyolojik özellikleri, SVT etiyolojileri ve klinik sonlanımları mukayese edildi, JH ile ilişkili değişkenler belirlendi.
Bulgular: JH’si olan ve olmayan hastaların klinik, radyolojik ve demografik özellikleri karşılaştırıldığında, JH’nin kadın cinsiyet (p=0,037), klinik başlangıç semptomu (p=0,003), erken nörolojik kötüleşme (p<0,001), superior sagittal sinüs (SSS) trombozu (p<0,001), venöz kollateral skalası (VKS) (p<0,001), postpartum dönemde olmak (p=0,006), intrakraniyal herniasyon gelişimi (p<0,001) ve kötü klinik sonlanım (p<0,001) ile anlamlı istatistiksel ilişkisi mevcuttu. Anlamlı bulunan değişkenler binary lojistik regresyon ile değerlendirildiğinde; JH ile bağımsız olarak ilişkisi tespit edilen değişkenler SSS trombozu (p=0,043), kortikal ven trombozu (KVT) (p=0,010) ve SVT sonrası nöbet geçirmek (p=0,004) idi, ancak VKS ile JH arasında anlamlı ilişki saptanamadı.
Sonuç: SVT tanısı yüksek klinik şüphe ve radyolojik görüntülemenin doğru yorumlanması ile mümkündür. JH, ilk görüntüleme yöntemi olan kontrastsız kraniyal bilgisayarlı tomografi ile saptanabilir ve klinisyenin SSS trombozu ve KVT’den şüphelenmesine neden olabilir. Prospektif çok merkezli çalışmalarla daha kesin sonuçlar elde edilebilir.
Objective: Cerebral venous thrombosis (CVT) is a rare form of cerebrovascular disease. Intracranial hemorrhage may occur in 40% of the patients with CVT. The morphology of the intracranial hemorrhages ranges from small juxtacortical hemorrhages (JH) to large parenchymal hematomas. Although it has been suggested that JH is a characteristic of CVT, studies examining the relationship between JH and CVT are limited. In this study, it was aimed to determine the clinical, radiological, and demographic characteristics of JH in patients with CVT.
Materials and Methods: In this study, a total of 157 patients who were followed up with the diagnosis of CVT between 2015 and 2021 were included retrospectively. Patients were categorized as, those with and without JH. Variables associated with JH were determined by comparing the demographic, clinical, and radiological characteristics, CVT etiologies and clinical outcomes of the patients.
Results: When the clinical, demographic, and radiological characteristics of the patients with and without JH were compared; female gender (p=0.037), clinical initial symptom (0.003), early superior sagittal sinus (SSS) thrombosis (p<0.001), venous collateral scale (VCS) (p<0.001), being in the postpartum period (p=0.006), development of intracranial herniation (p<0.001), and poor clinical outcome (p<0.001) were significantly related with JH. When the significant variables were evaluated with the binary logistic regression, the most significant and independent variables were found to be SSS thrombosis (p=0.043), cortical vein thrombosis (CoVT) (p=0.010), and seizures after CVT (p=0.004). By contrast, no relationships were found between the groups in terms of VCS in binary logistic regression.
Conclusion: Diagnosis of CVT is possible with high clinical suspicion and correct interpretation of radiological imaging. JH could be detected with noncontrast cranial computed tomography, which is the first imaging modality, and may cause the clinician to suspect from SSS thrombosis and CoVT. More precise results could be obtained with the prospective multicenter studies.

5.Clinical Features and Pain Characteristics of Cluster Headache
Fulya Eren, Günay Gül
doi: 10.4274/tnd.2021.33427  Pages 377 - 382
Amaç: Trigeminal otonomik baş ağrıları, kafa çiftlerinin otonom uyarılmasıyla ortaya çıkan primer baş ağrısı grubudur. En sık görülen tipi küme baş ağrısıdır (KB). Bu çalışmada KB’nin klinik bulgularının ve ağrı karakterinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Eğitim araştırma hastanesi baş ağrısı polikliniklerine 2010-2020 arasında başvurmuş, Uluslararası Baş Ağrısı Sınıflaması-3β versiyonuna göre, KB tanısı ile en az 1 yıldır takip edilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, ağrı özellikleri, kullanılan tedaviler retrospektif olarak incelendi. Ağrı klinikleri ile sosyodemografik özellikler ve ağrı özelliklerine etki edebilecek faktörler karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya 32 hasta alındı. Yirmi beş erkek, yedi kadın hastanın yaş ortalaması 41,8 (23-68), hastalığın başlangıç yaş ortalaması 31,7 (15-65) idi. Gözde yaşarma ve ardından gözde kızarma en sık görülen otonom bulguları oluşturmaktaydı. Ağrı özellikleri cinsiyetlere göre karşılaştırıldığında ağrı karakteri, ağrılı taraf, başlangıç ayı, eşlik eden otonomik bulgular, ağrı süresi ve ağrının gün içindeki oluşum saati arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi (sırasıyla; p=0,166, p=0,572, p=0,562, göz p=0,495, şakak p=0,364, alın p=0,602, p=0,650, p=0,394). Dokuz hastada migren benzeri özellikler (MLF) bulunmaktaydı. MLF eşik eden hastaların ağrı süresi 1,14±0,6 ay olarak bulundu ve bu sürenin diğer hastaların sonuçlarına göre daha uzun olduğu izlendi. Ancak iki grup kıyaslandığında ağrı süresi dahil ağrı özellikleri, başlangıç yaşı, aile öyküsü, arasında istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi.
Sonuç: Bu çalışmada KB’nin klinik bulguları gözden geçirildi. Özellikle eşlik edebilen migren benzeri bulgular nedeniyle tanı almada gecikme yaşanması, KB’nin tanımlanmasında farkındalığın artmasının önemini göstermektedir.
Objective: Trigeminal autonomic headaches are the primary headache group that occurs with autonomic stimulation of the cranial nerves. The most common type of this group is cluster headache (CH). This study aimed to report the clinical features and pain characteristics of patients with CH.
Materials and Methods: Patients of the outpatient headache center between 2010 and 2020 were retrospectively analyzed. Inclusion criteria were diagnosis of CH and a minimum of 1-year follow-up. Records were reviewed using the International Headache Classification-3β. The sociodemographic characteristics of patients, types of pain, pain characteristics, and treatments that were used were documented. Clinical features were compared with sociodemographic characteristics and factors that could affect the pain features.
Results: The mean age of 32 patients (25 male and 7 female) was 41.8 (23-68) years, and the mean age at disease onset was 31.7 (15-65) years. Lacrimation followed by conjunctival injection were the most common autonomic findings. According to gender, no statistical significance was found between pain character (p=0.166), painful side (p=0.572), month of onset (p=0.562), accompanying autonomic findings (p=0.495), pain duration (p=0.650), pain occurrence time during the day (p=0.394), and localization (Retroorbital/orbital, p=0.602; temporal, p=0.650; and forehead p=0.394). Nine patients had migraine-like features (MLF). The pain duration of patients with MLF was found to be 1.14±0.6 months and this period was longer than the results of other patients. No statistically significant difference was found between pain characteristics.
Conclusion: The delay in diagnosis due to MLF that may accompany shows the importance of increasing awareness in the definition of CH.

6.Evaluation of Ischemic Stroke and Risk Factors of Atrial Fibrillation in Patients with Obstructive Sleep Apnea Syndrome
Yasemin Dinç, Aylin Bican Demir
doi: 10.4274/tnd.2021.86422  Pages 383 - 389
Amaç: Uykuda solunum bozukluklarından biri olan obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS), solunum için çaba harcanmasına rağmen apne ve hipoapne ile karakterizedir. OUAS olan hastalarda iskemik inme hem büyük arter aterosklerozuna bağlı, hem de kardiyoembolizm gibi etiyolojiler ile meydana gelebilir. OUAS ateroskleroza neden olan risk faktörlerinden biri olarak tanımlanmakta olup OUAS’nin aterosklerozu tetikleyerek iskemik inme riskini artırdığı düşünülmektedir. Birçok çalışmada ise OUAS ile kardiyoembolik inme arasındaki ilişki gösterilmiştir. İskemik inme birçok karmaşık mekanizmanın sebep olduğu heterojen bir hastalık grubudur, ayrıca etnik ve ırksal farklılıklar da gösterebilir. Bu çalışmanın amacı kendi popülasyonumuzda OUAS tanısı konulan hasta grubunda iskemik inme etiyolojisi ve risk faktörlerinin saptanmasıdır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı uyku laboratuvarında 2015-2020 tarihleri arasında obstrüktif uyku apne tanısı konulan hastaların iskemik inme prevalansını ve iskemik inme risk faktörlerini belirlemek için 343 hasta retrospektif taranarak dahil edildi.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 38 (%11) hastanın iskemik inme tanısı mevcuttu. İskemik inmesi olan ve olmayan hastalar klinik, demografik, radyolojik ve polisomnografik verilerine göre kıyaslandığında, yaş, atriyal fibrilasyon (AF), kalp yetmezliği, hipertansiyon varlığı, koroner arter hastalığı, diabetes mellitus ve sigara ve non-REM 1 ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Binary logistik regresyon analizi sonuçlarına göre iskemik inme ile en anlamlı ilişkisi olan değişkenin AF olduğu saptandı. OUAS şiddeti ve AF varlığı arasındaki ilişki analiz edildiğinde istatistiksel olarak anlamlı saptandı.
Sonuç: OUAS kardivasküler morbiditeye neden olan tedavi edilebilir bir uyku bozukluğudur. OUAS AF gelişmesinde ve tekrarlamasında önemli bir risk faktörüdür. Ayrıca OUAS tedavi edilmediğinde AF tedavisinde yetersizliğe sebep olabilir. Biz OUAS tanısı alan hastalarda iskemik inme ile ilgili en önemli değişkenin AF olduğunu ve AF’nin OUAS şiddeti ile ilişkili olduğunu bulduk. OUAS tanısı konulan hastalarda iskemik inmeyi önlemek için hastaların AF açısından değerlendirilmesini öneriyoruz. Kendi popülasyonumuzda yapılacak prospektif çalışmalarla daha kesin bilgilere ulaşılabilir.
Objective: Obstructive sleep apnea syndrome (OSAS), a sleep-related breathing disorder, is characterized by apnea and hypoapnea. In patients with OSAS, ischemic stroke may have various causes such as large-vessel atherosclerosis and cardioembolism. OSAS is one of the risk factors of atherosclerosis, and it is thought to increase the risk of ischemic stroke by triggering atherosclerosis. Many studies have shown the relationship between OSAS and cardioembolic stroke. Ischemic stroke is a heterogeneous group of diseases caused by many complex mechanisms and may show ethnic and racial differences. This study aimed to determine the etiology and risk factors of ischemic stroke in the patient group diagnosed with OSAS in our population.
Materials and Methods: A total of 343 patients were retrospectively screened to determine the prevalence and risk factors of ischemic stroke in patients with obstructive sleep apnea in the sleep laboratory of the Department of Neurology, Faculty of Medicine, Uludag University, between 2015 and 2020.
Results: The study included 38 (11%) patients who were diagnosed with ischemic stroke. When patients with and without ischemic stroke were compared according to clinical, demographic, radiological, and polysomnographic data, a significant relationship was found in age, atrial fibrillation (AF), heart failure, hypertension, coronary artery disease, diabetes mellitus, smoking, and non-rapid eye movement 1. According to the binary logistic regression analysis, the variable most significantly related with ischemic stroke was AF. A significant relationship was found between OSAS severity and AF.
Conclusion: OSAS is a treatable sleep disorder that causes cardiovascular morbidity. OSAS is an important risk factor for the development and recurrence of AF. In this study, AF is the most important variable related to ischemic stroke in patients with OSAS, and it is associated with the severity of OSAS. Thus, patients with OSAS must be evaluated for AF to prevent ischemic stroke.

7.Association Between Interleukin 1 Beta (IL-1β) Gene Variation and Temporal Lobe Epilepsy with Hippocampal Sclerosis
Alp Sarıteke, İrem Fatma Uludağ, Berk Özyılmaz, Yaşar Zorlu, Ufuk Şener, Figen Tokuçoğlu
doi: 10.4274/tnd.2021.70962  Pages 390 - 393
Amaç: IL-1beta geni promotor bölgesinde artmış gen transkripsiyonu ile sonuçlanan bir polimorfizm ve hippokampal sklerozlu temporal lob epilepsisi klinik fenotipi (TLE+HS) arasındaki bir ilişki olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Yirmi bir TLE+HS, 21 hippokampal skleroz olmayan temporal lob epilepsisi (TLE-HS) ve 23 sağlıklı gönüllüde IL-1beta geni 511. baz çiftinde C>T geçişine neden olan tek nükleotid polimorfizminin (SNP) sıklığı araştırılmıştır.
Bulgular: -511T alleli sıklığı TLE-HS’de 11/21, TLE+HS’de 13/21 ve normal kontrol grubunda 12/23 olarak bulunmuştur. Genotip ve allel dağılımının analizi TLE+HS, TLE-HS ve kontrol grupları arasında -511T alleli sıklığı açısından fark olmadığını göstermiştir.
Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları -511/C>T SNP varyasyonu ile TLE+HS arasında bir ilişki varlığını göstermemektedir.
Objective: We aimed to determine the association between a polymorphism in the promoter region of the IL-1beta gene resulting in enhanced gene transcription and the clinical phenotype of temporal lobe epilepsy with hippocampal sclerosis (TLE+HS).
Materials and Methods: The frequency of a single nucleotide polymorphism (SNP) that results in a C>T transition of 511 base pairs that are five prime to the transcription start site of the IL-1beta gene in a group of 21 patients with TLE+HS, 21 patients with temporal lobe epilepsy without hippocampal sclerosis (TLE-HS), and 23 healthy volunteers.
Results: The frequency of the -511T allele was 11/21 in the TLE-HS group, 13/21 in the TLE+HS group, and 12/23 in the control group. Chi-square analysis of genotype and allele distribution showed no significant difference between the patients in TLE+HS, TLE-HS, and control group
Conclusion: There was no association between the -511/C>T SNP variation and TLE+HS.

8.Reproductive Functions in Male Patients with Epilepsy
Can Çubuk, Mehmet Taylan Peköz, Hacer Bozdemir, Kezban Aslan
doi: 10.4274/tnd.2021.04934  Pages 394 - 400
Amaç: Epilepsi hastalarında hormonal değişiklikler ve üreme fonksiyonunda anormallikler meydana gelebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, antiepileptik tedavi alan epilepsi tanılı erkek hastaların üreme işlevlerindeki anormalliklerin ve bu hastaların çocuklarında olumsuz etkilerinin araştırılmasıdır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 52 hasta ve 52 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 104 kişi dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların tıbbi öyküleri alındı ve nörolojik muayeneleri yapıldı. Çalışmaya katılan her bir kişi Uluslararası Erektil İşlev Formu (IIEF) ve Beck depresyon ölçeğini doldurdu. Serum hormon ve biyokimyasal testleri yapıldı. Son altı ay içerisinde yapılan elektroensefalografi ve takibi süresince herhangi bir zamanda yapılan serebral görüntüleme bulguları retrospektif olarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı 20.0 sürüm kullanıldı.
Bulgular: Erkek epilepsi hastalarının yaş ortalaması 29,1±5,5’ti. Epilepsi tanılı erkek hastalarda erektil disfonksiyon prevalansı %63,5 olarak değerlendirildi. Hastaların %40,4’ünde antiepileptik ilaç tedavisi sonrası erektil disfonksiyon geliştiği saptandı. Politerapi alan hastaların depresyon açısından daha yüksek risk altında olduğu saptandı. Ayrıca, kontrolsüz nöbetleri olan hastaların daha depresif olduğu görüldü (p=0,044). Beck depresyon ölçeği ve IIEF skorlarının ters orantılı olduğu belirlendi (rs: -0,568). Politerapi alan hastalarda östrojen seviyeleri daha yüksek, luteinize edici hormon seviyeleri daha düşüktü. Erkek epilepsi hastalarının çocuklarında konjenital malformasyon oranı %4,2 olarak saptandı. Konjenital malformasyonlardan iki tanesi atriyal septal defekt olup bir tanesi de patent foramen ovale olarak değerlendirildi.
Sonuç: Epilepsi tanılı erkek hastaların çocuklarında konjenital malformasyon ve anormallik gelişme olasılığı göz ardı edilmemelidir. Dikkatli bir risk değerlendirmesi sonucunda hasta ve yakınlarına gerekli destek ve bilgi yol gösterici alacaktır.
Objective: Hormonal changes and abnormalities in reproductive function may occur in patients with epilepsy. This study aimed to investigate the abnormalities in the reproductive functions in male patients with epilepsy under antiepileptic treatment and its negative impact on their children.
Materials and Methods: A total of 104 participants were included in the study, wherein 52 were patients and 52 were healthy controls. Medical history and completed neurological examination were performed on all participants. Each participant filled out the International Index of Erectile Function (IIEF) and Beck depression scale. Serum hormones and biochemistry tests were also checked. Electroencephalography that was performed within the last 6 months and cerebral imaging anytime during the follow-up period were retrospectively evaluated. The Statistical Package for the Social Sciences 20.0 program was used for statistical evaluation.
Results: The mean age of the male patients with epilepsy was 29.1±5.5 years. The prevalence of erectile dysfunction was 63.5% in male patients with epilepsy, and 40.4% of the patients developed erectile dysfunction after antiepileptic drug use. Patients on polytherapy were found to have a higher risk of depression. Furthermore, patients with intractable seizures were more depressed (p=0.044). Beck scale and IIEF scores negatively affected each other (rs: -0.568). Patients with polytherapy have higher estrogen levels, whereas the luteinizing hormone levels were lower. Congenital malformation percentage is defined by 4.2% in children of male patients with epilepsy. Two of them have atrial septal defects and 1 with foramen ovale.
Conclusion: The possibility of congenital malformation and abnormalities in the children of male patients with epilepsy should not be overlooked. Patients and their relatives should be provided with the necessary support and information after careful risk assessment.

9.Effects of Disability and Self-care Agency on the Activities of Daily Living in Patients with Essential Tremor
Murat Gültekin, Sevil Biçer, Aysun Çidem, Recep Baydemir
doi: 10.4274/tnd.2021.44389  Pages 401 - 406
Amaç: Esansiyel tremor (ET), genel popülasyonda en sık görülen hareket bozukluğudur. Hastaların %90’ı ellerinde ve kollarında tremor yaşarlar. ET’li hastalar genelde motor işlevlerin kontrolünde problem yaşarlar. Bazıları yeme, içme, yazma gibi günlük yaşam aktivitelerinde (GYA) ciddi problemlerle başa çıkmak durumunda kalırlar. Dolayısıyla, ET hastalarda yeti yitimine sebep olabilir ve öz bakım problemlerine yol açabilir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda ET’li hastaların %73’ü GYA’da zorluklar yaşadığını bildirmişlerdir. Bu çalışmanın amacı, ET’li hastalardaki yeti yitimi ve öz bakım gücünün GYA üzerine etkilerini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 50 ET’li hasta dahil edildi. Hastalara kısa yeti yitimi anketi, öz bakım gücü ölçeği, Katz GYA indeksi ve Fahn Tolasa Marin tremor ölçeği uygulandı.
Bulgular: Hastaların %58’i (n=29) kadın katılımcılardan oluştu. Hastaların yaş ortalaması 62,1 idi. Hastaların %72’sinde ET ellerdeydi. Hastaların yarısından fazlasının (%52) Fahn Tolasa Marin tremor ölçeğine göre 2. seviyede oldukları tespit edilmiştir. Hastaların %62’sinde yeti yitimi mevcuttu. Genel olarak erkeklerin aksine, ortalama yeti yitimi skorları kadınlarda anlamlı olarak daha yüksekti. Ayrıca, yeti yitimi ile GYA arasında pozitif bir ilişki bulundu. Ek olarak, öz bakım gücü ile GYA arasında da anlamlı bir ilişki raporlandı.
Sonuç: Çalışma gösteriyor ki, hastalığın düzeyi arttıkça, yeti yitimi skorları da artıyor. Ayrıca, ET’li hastaların yeti yitimi ağırlaştıkça, hastaların öz bakım güçleri düşüyor. Buna ek olarak, kişilerin GYA’ya bağımlılığı da tespit edilmiştir.
Objective: Essential tremor (ET) is the most common movement disorder in the general population. Approximately, 90% of patients have upper extremity tremors. Patients with ET generally have a problem in motor control and some have serious problems in eating, drinking, writing, and other activities of daily living (ADL). Thus, ET may cause disability and self-care problems in their lives. Recent studies showed that ADL was impaired in 73% of patients. This study aimed to determine the effects of disability and self-care agency on ADL in patients with ET.
Materials and Methods: This study includes 50 patients with ET. Brief disability questionnaire, self-care agency scale, Katz index of independence in ADL, and Fahn Tolasa Marin tremor scale were evaluated in the patients.
Results: Among all patients, 58% (n=29) were female. The mean age of patients was 62.1 years. In addition, 72% of patients had hand tremors. More than 52% of patients had stage 2 diseases according to the Fahn Tolasa Marin tremor scale. Disability was detected in 62% of patients. In general, the mean disability scores were significantly higher in female patients compared to males. A positive correlation was found between disability and ADL. Moreover, a significant relationship between self-care agency and ADL was found.
Conclusion: Our study shows that disability increases as the stage of the disease progress. In addition, as the disability due to ET becomes more severe, the selfcare agency of patients decreases. Moreover, their dependence on ADL has been observed.

10.Determination of Ketosis with Breath Acetone Measurement Sensor on Ketogenic Diet: A Prospective Controlled Study
Gökçen Garipoğlu, Bilge Koç, Tuğçe Özlü
doi: 10.4274/tnd.2021.78026  Pages 407 - 412
Amaç: Epilepsi gibi nörolojik hastalıkların tedavisinde ketojenik diyetin etkili olabileceği düşünülmektedir. Ketojenik diyet tedavisinin takibinde nefes aseton ölçümü pratik bir yöntem olarak ön plana çıkmaktadır. Bu çalışmada, ketojenik diyet tedavisi alan yetişkin bireylerin nefes aseton düzeyleri ile idrar keton düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya tedavi grubunda 10 yetişkin ve kontrol grubunda 8 yetişkin olmak üzere toplam 18 yetişkin dahil edilmiştir. Müdahale grubuna bir hafta süreyle ketojenik diyet tedavisi uygulanmıştır. Bir hafta boyunca, hem müdahale grubu hem de kontrol grubunun nefes aseton ölçümleri her gün aynı saatte aç karnına alınmış ve tüm katılımcıların idrar keton ölçümleri her gün aynı saatte yapılmıştır.
Bulgular: Müdahale grubunda 3., 4. ve 5. günlerde nefes aseton ve idrar keton değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Müdahale grubundaki nefes aseton seviyeleri ile idrar keton seviyeleri arasındaki ilişki incelendiğinde 7 günün tamamında pozitif korelasyonlar belirlenmiştir.
Sonuç: Ketojenik diyet tedavisi gören bireylerin keton takibinde nefes aseton ölçüm yönteminin pratik ve güvenilir olarak kullanılabileceği tespit edilmiştir.
Objective: Ketogenic diet may be effective in the treatment of neurological diseases such as epilepsy. Breath acetone measurement can be a practical method in the tracking of ketogenic diet treatment. This study aimed to determine the correlation between breath acetone levels and urinary ketone levels of adult individuals undergoing ketogenic diet therapy.
Materials and Methods: A total of 18 adults, which included 10 adults in the treatment group and 8 adults in the control group, were enrolled in the study. Ketogenic diet therapy was applied to the intervention group for 1 week. For 1 week, breath acetone measurements of both the treatment group and control group were taken every day at the same time on fasting. In all participants, urine ketones were measured at the same time every day.
Results: Breath acetone and urine ketone values on days 3-5 were significantly higher in the treatment group than that in the control group. Positive correlations were found between breath acetone levels and urine ketone levels in the treatment group in all 7 days.
Conclusion: The breath acetone measurement method can be used practically and reliably for ketone monitoring in individuals undergoing ketogenic diet therapy.

11.Internal Stigmatization and Mental Health in Patients with Stroke
Eylem Özaydın Göksu, Şennur Delibaş Katı
doi: 10.4274/tnd.2021.72335  Pages 413 - 416
Amaç: Nörolojik hastalığa sahip hastalarda emosyonel, bilişsel ve fiziksel yetersizlik meydana gelir. Daha önceden inmeli hastalarda stigmatizasyon değerlendirilmiş olmakla beraber bizim çalışmamıza özgü olarak hastaların fiziksel durumlarına göre bir değerlendirme yapılmıştır.
Gereç ve Yöntem: 1 Nisan-1 Eylül 2020 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi İnme Polikliniği’ne başvuran hastalar çalışmaya prospektif olarak alınmıştır. En az 1 yıl önce inme geçirmiş olan modifiye Rankin skoru (mRS) 0 veya 1 olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Genel sağlık anketi (GSA) ve stigmatizasyon testi hastalara verildi.
Bulgular: Toplam 89 hasta çalışmaya alındı (70 erkek, 19 kadın). Ortalama yaş 58+/-9.45 yıldı. Stigma direnç alt skalası hariç (p=0,721); yabancılaşma (p=0,01), stereotip onay (p=0,02), ayrımcılık tecrübesi (p=0,01) ve sosyal çekilme (p=0,04) mRS 1 olan grupta anlamlı olarak daha yüksekti. mRS 1 olan hastalarda yabancılaşma skoru [diabetes mellitus (DM) olanlarda 13,0±3,6, DM olmayanlarda 10,4±3,4, p=0,03] ve toplam stigmatizasyon skoru (DM olanlarda 70,9±15,7, DM olmayanlarda 60,6±13,8, p=0,04) DM olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. GSA ile internal stigmatizasyon ve toplam stigmatizasyon skorları arasındaki ilişki de istatistiksel olarak anlamlıydı (r=0,435, p=0,01).
Sonuç: İnme hastalarında internal stigmatizasyonun iyileştirilmesi yaşam kalitesini artırır ve olumsuz hastalık algısını önler.
Objective: Patients with neurological disorders may experience emotional, cognitive and physical impairments.The previous survey studies showed stigmatization in stroke patients but unique to our study we have evaluated stigma in our stroke patient population according to their physical functional impairments.
Materials and Methods: This prospective cross sectional study was performed in the Outpatient Stroke Clinics of University of Health Sciences Turkey, Antalya Training and Research Hospital between 1 April 2020 and 1 September 2020. The patients were included if the patient experienced a stroke at least one year prior and a modified Rankin score (mRS) of 0 or 1. We applied the stigmatization scale and the general health questionnaire (GHQ) to our study population.
Results: A total of 89 (70 males, 19 females) patients were included. The mean age was 58+/-9.45. Except the stigma resistance subscale (p=0.721), there was a statistically significant difference between the alienation (p=0.01), the stereotype endorsement (p=0.02), the discrimination experience (p=0.01), and the social withdrawal (p=0.04), in mRS1 patients. In the group of mRS score of 1, the alienation (with diabetes mellitus (DM) 13.0±3.6, without DM 10.4±3,.4, p=0.03) and the overall stigmatization (with DM 70.9±15.7,without DM 60.6±13.8, p=0.04) score was statistically significant in the diabetic population. There was a statistically significant correlation between GHQ and internalized stigma mean overall of score internalized stigma (r=0.435 p=0.01).
Conclusion: The strategies for correcting internalized stigma may be effective to improve the quality of life and negative health perception in stroke patients.

12.Evaluation of Nurses’ Knowledge Levels on Evidence-based Acute Stroke
Havva Karadeniz, Nurgül Merdan Yılmaz
doi: 10.4274/tnd.2021.78476  Pages 417 - 425
Amaç: Bu çalışma hemşirelerde kanıta dayalı akut inme bilgi düzeyinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki bu çalışmanın örneklemini Trabzon il merkezinde yer alan Karadeniz Teknik Üniversitesi Sağlık Uygulama Araştırma Merkezi Farabi Hastanesi’nde çalışan 245 hemşire oluşturmuştur. Veriler “Tanıtıcı Bilgi Formu” ve “T.C. Sağlık Bakanlığı İnme Klinik Protokolü” kapsamında oluşturulan “Akut İnme Bilgi Düzeyi Ölçme ve Farkındalık Formu” kullanılarak toplanmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk ve Kolmogorov- Smirnov testleri ile değerlendirilmiştir. Normal dağılımı olan verilerin karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi ve bağımsız örnekler t-testi, normal dağılım göstermeyenlerde Kruskal-Wallis ve Mann-Whitney U testi, kategorik olan verilerde ki-kare testi kullanılmıştır. Bu çalışmada önem düzeyi p<0,05 alınmıştır.
Bulgular: Hemşirelerin yaş ortalaması 32,19±7,76 (minimum: 20, maksimum: 60), %64,9’u lisans mezunu ve %93,1’i klinik/servis hemşiresiydi. Hemşirelerin en fazla doğru yanıtladığı sorular akut inmede hemşirelik bakımı ile ilgili sorular, en az doğru yanıtladığı sorular ise inme ölçeği, tPA dozu ve inmede zaman yönetimiydi. Hemşirelerin bilgi puanı ile yaş arasında pozitif yönlü zayıf, istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (r=0,158; p=0,013). Mesleki yayınları takip eden, kongre, kurs ve sempozyum programlarına katılan hemşireler soruları daha yüksek oranda doğru yanıtladı.
Sonuç: Hemşirelerin akut inme bilgi düzeyinin artırılması ve nitelikli hasta bakımı yönetimi için mezuniyet sonrası ve hizmet içi eğitim programları düzenlenmeli, bilimsel toplantılara katılım sağlanmalı ve inme bakımı klinik uygulama kılavuzları geliştirilmelidir.
Objective: This study aimed to evaluate the evidence-based acute stroke knowledge level in nurses.
Materials and Methods: This descriptive study consisted of 245 nurses who work in Farabi Hospital of Karadeniz Technical University Health Application and Research Center in Trabzon city center. Data are collected using “Introductory Information Form” and “Acute Stroke Knowledge Level Measurement and Awareness Form” created within the scope of “T.R. Ministry of Health Stroke Clinical Protocol”. The suitability of data for normal distribution was evaluated with the Shapiro-Wilk and Kolmogorov-Smirnov tests. One-Way analysis of variance and independent samples t-test to were used to compare the data with normal distribution, whereas the Kruskal-Wallis and Mann-Whitney U test to compare data without normal distribution and chi-square test for categorical data. The significance level was taken as p values of <0.05.
Results: The average age of the nurses was 32.19±7.76 (minimum: 20, maximum: 60) years, wherein 64.9% had a bachelor’s degree and 93.1% were clinical/ service nurses. The common correct answers were given to questions about nursing care in acute stroke, whereas wrong answers to questions about stroke scale, tPA dose, and stroke time management. A positive, weak, and statistically significant relationship was found between the knowledge score of the nurses and their ages (r=0.158; p=0.013). Nurses who followed professional publications and attended congresses, courses, and symposium programs answered the questions more accurately.
Conclusion: Improving the knowledge level of nurses on acute stroke is necessary to organize postgraduate and in-service training programs to ensure the participation of nurses in scientific meetings and develop stroke care clinical practice guidelines for quality patient care.

CASE REPORTS
13.Kleine-Levin Syndrome: Two Cases
Gaye Yıldırım, Ayşen Süzen Ekinci
doi: 10.4274/tnd.2021.85353  Pages 426 - 429
Kleine-Levin sendromu, periyodik hipersomni, kognitif bozukluk, hiperfaji ve hiperseksüalite gibi davranış bozuklukları ile karakterize nadir görülen bir hastalıktır. Ergenlik döneminde ve erkeklerde sık görülür. Etiyolojisi bilinmemektedir. Az tanınan bir sendrom olması sebebiyle klinisyenlerin farkındalığını artırmak amacıyla iki olgu literatür eşliğinde tartışılmıştır.
Kleine-Levin syndrome is a rare disease characterized by periodic hypersomnia, cognitive impairment, and behavioral disorders, such as hyperphagia and hypersexuality. It is common among adolescents and males. It has an unknown etiology. Two patients were discussed with the backings of literature in order to increase the awareness of clinicians, considering that there is a limited information regarding the syndrome.

14.Association of Epidermolysis Bullosa and Multiple Sclerosis: A Case Report and Literature Review
Hossein Mozhdehipanah, Sepideh Paybast, Ali Emami
doi: 10.4274/tnd.2021.41032  Pages 430 - 432
Epidermolizis bülloza (EB), genellikle keratin gen mutasyonları ile ilişkili bazal bileşen eksikliğinden kaynaklanan bülloz bir dermatolojik hastalık grubudur. Günümüzde EB ve nörolojik bozukluklar arasında ilişki raporlanmamıştır. Bu çalışmada, 20 günlük alt ekstremite parestezisi sonrası multipl skleroz (MS) tanısı alan bir EB olgusu bildirilmekte olup bu nadir dermatolojik hastalık grubunun MS ile ilişkisi vurgulanmaktadır.
Epidermolysis bullosa (EB) is a family of bullous disorders due to an absent basement component, which is usually associated with keratin gene mutations. The association of EB and multiple sclerosis (MS) was not reported. Herein, we aimed to report a known case of EB that presented a history of 20 days lower limb paresthesia and was eventually diagnosed with MS to highlight the association of a rare dermatologic disorder with MS.

15.Fluctuating Pupil-sparing Oculomotor Nerve Palsy with Intracranial Spontaneous Dissecting Aneurysm
Gülşah Zorgör, Hatem Hakan Selçuk, Nazan Karagöz Sakallı, Aysun Soysal
doi: 10.4274/tnd.2021.47700  Pages 433 - 435
Kompresyona bağlı okulomotor sinir felci anizokori ve pitoz gibi tipik klinik bulgular ile prezente olur. Nadiren birçok nörolojik tabloyu taklit eder şekilde atipik prezentasyon gösterebilir. Özellikle pupil tutulumu eşlik etmediği durumlarda okulomotor sinire bası yapan kompresif sebeplerden uzaklaşılsa da nadiren altta yatan sebebin rüptüre ya da rüptüre olmamış bir anevrizmanın ilk bulgusu olabileceğini göz önünde bulundurmak hayati önem taşır. Bu yazıda internal karotid arterdeki spontan dissekan anevrizmaya sekonder fluktuasyon gösteren pitoz ve diplopi ile prezente olan bir olgudan bahsedeceğiz.
Oculomotor nerve palsy secondary to a compressive lesion is typically presented with clinical findings like anisocoria and ptosis. Seldom does its atypical presentation mimic the features of other neurological diseases. Hence, considering the underlying cause is vital, as it may rarely be the first sign of a ruptured or non-ruptured aneurysm, even if the absence of pupil involvement does not suggest such compressive causes. Herein, we reported the case of a patient who presented with fluctuating ptosis and diplopia secondary to spontaneous dissecting aneurysm of the internal carotid artery.

16.Generalized Myasthenia Gravis Diagnosed After Blepharoplasty
Murat Alemdar, Mustafa Karabacak
doi: 10.4274/tnd.2021.56313  Pages 436 - 438
Pitozun ayırıcı tanısında nöromusküler kavşak hastalıkları atlanılmamalıdır. Polikliniğimize 69 yaşında bir erkek hasta, 6 aydır olan sol göz kapağında daha belirgin olmak üzere göz kapaklarında düşüklük nedeniyle başvurdu. Kapak derisinin yaşlanma nedeniyle sarktığı ifade edilerek, 5 ay önce blefaroplasti yapılmıştı. Operasyondan fayda görmeyince bölümümüze yönlendirilmişti. Yürüme ve merdiven çıkmada zorluk şikayetinin de olduğu, akşam yemeğini çiğnerken de yorulduğu öğrenildi. Repetetif sinir uyarım çalışmalarında; her iki tarafta fasiyal sinirin ardışık uyarımıyla nazalis kasından ve sol aksesuar sinirin uyarımıyla trapezius kasından kaydedilen bileşik kas aksiyon potansiyeli amplitütlerinde dekremental yanıt izlendi. Toraks tomografisi doğaldı. Serum asetilkolin reseptör antikor düzeyi artmıştı (40,7 nmol/l). Miyastenia gravis tanısı konulan hastaya piridostigmin tablet tedavisi önerildi. On gün sonraki kontrolünde hasta, şikayetlerinde belirgin düzelme tarifledi. Pitozla başvuran ve tanısı geç konulan hastamızın öyküsü, diplopi, çiğneme-yutma güçlüğü ve ekstremite proksimallerinde kuvvetsizlik gibi bulguların ve şikayetlerde yorulmakla artış olup olmadığının sorgulanmasının önemini vurgulamaktadır.
Neuromuscular junction disorders should not be missed in the differential diagnosis of ptosis. A 69-year-old male patient was admitted to our clinic with droopy upper eyelids, prominent in the left side for 6 months. Attributing his eyelid skin sag to aging, blepharoplasty was performed 5 months ago. He was referred to our department after no benefit was observed from operation. He reported difficulty in walking and climbing stairs, and getting fatigued while chewing food. In repetitive nerve stimulation studies, a significant decremental response was observed in the compound muscle action potential amplitudes recorded from the nasalis muscle with repetitive stimulation of the facial nerve on both sides, and the trapezius muscle with the stimulation of the left accessory nerve. Computed tomography of the thorax was normal. His serum acetylcholine receptor antibody level was elevated (40.7 nmol/l). He was diagnosed as myasthenia gravis and pyridostigmine therapy was recommended. He described a definite improvement in his complaints ten days later on control visit. The history of this late-diagnosed patient presenting with ptosis emphasizes the importance of questioning additional findings like diplopia, chewing-swallowing difficulties, weakness in proximal muscles, and questioning whether there is an increase in those complaints due to fatigue.

17.Mitochondrial Membrane Protein-associated Neurodegeneration: Two Adult Cases with Different Clinical Presentation
Şeyma Aykaç, Hanife Karakaya, Burhanettin Uludağ, Hatice Karasoy
doi: 10.4274/tnd.2021.91145  Pages 439 - 441
Beyin demir birikimiyle gelişen nörodejenerasyon, klinik ve genetik olarak heterojen bir hastalık grubudur. Mitokondriyel membran protein-ilişkili nörodejenerasyon bu hastalık spektrumunun nadir görülen bir subtipidir. Bu olgu sunumuyla, nadir görülen bu hastalığa dikkat çekmek istedik.
Neurodegeneration with brain iron accumulation is a clinically and genetically heterogeneous group of diseases. Mitochondrial membrane protein-associated neurodegeneration is a rare subtype of this disease spectrum. Thus, this case report aimed to draw attention to this rarely seen disease.

18.Idiopathic Hypereosinophilic Syndrome as a Rare Cause of Stroke: A Case Report
Esra Turğut, Murat Alpua, Selim Yalçın, Oya Coşkun, Mirace Yasemin Karadeniz Bilgili, Ergin Ayaşlıoğlu Açıkgöz, Özlem Coşkun
doi: 10.4274/tnd.2021.10327  Pages 442 - 444
Hipereozinofilik sendrom (HES) kemik iliğinde eozinofil üretiminin artması ve dokuların eozinofillerle infiltrasyonu ile seyreden nadir bir hematolojik hastalıktır. Merkezi sinir sistemi bulguları ciddi ve hayatı tehdit edici olabilir. İnme nedeni olarak eozinofil değerleri takip edilmeli ve özellikle etiyolojisi olmayan genç inme nedeniyle izlenen hastalarda hipereozinofili akla gelmeli. Bu olgu sunumunda idiyopatik hipereozinofili sendromuna bağlı akut serebrovasküler hastalık tanısı ile izlenen 47 yaşında bir kadın hastayı sunuyoruz.
Hypereosinophilic syndrome (HES) is a rare hematological disease that causes organ damage by eosinophil infiltration in the tissue with increased eosinophil production in the bone marrow. HES is a rare but important cause of stroke. Central nervous system involvement findings can be serious and life-threatening. Eosinophil values should be examined as the cause of stroke, and hypereosinophilia should be suspected, especially in young patients with no etiology. Reported herein is a case of a 47-year-old female patient who was followed up with the diagnosis of acute cerebrovascular disease due to idiopathic HES.

19.A Stroke Case Associated with Tibolone Intake in a Male-to-Female Transgender Patient: A Case Report and Review of Literature
Ahmet Akpınar, Irmak Salt, Kadriye İrem Carus, Işıl Kalyoncu Aslan, Leyla Ramazanoğlu, Eren Gözke
doi: 10.4274/tnd.2021.32798  Pages 445 - 447
Hormon replasman tedavilerinin (HRT) tromboembolik olay insidansını artırdığı bilinmektedir. HRT ilişkili tromboembolik olaylar kullanılan östrojen dozu ve kullanım yolu ile ilişkilidir. Transseksüel bireylerde kullanılan östrojen dozu postmenapozal kadınlarda kullanılan dozlardan yüksektir. Tibolon; östrojenik, progesterojenik ve androjenik özelliklere sahip olan ve HRT’de kullanılan özel bir ilaçtır. Postmenapozal kadınlarda tromboembolik olay insidansı üzerine etkisini gösteren farklı çalışmalar vardır ancak daha yüksek dozların kullanıldığı transeksüel bireylerle alakalı olarak literatürde yeterli çalışma yoktur. Bu nedenle, özellikle tromboembolik olaylar için risk faktörleri olan hastalarda, daha düşük komplikasyon insidansı nedeniyle transdermal tedaviler seçilmelidir. Ayrıca muhtemel komplikasyonlar açısından hastalar bilgilendirilmeli ve yakın takip edilmelidir.
Hormone replacement therapies (HRT) are known to increase the incidence of thromboembolic events. HRT-related thromboembolic events are mainly related to the estrogen dosage and route of administration. Necessary dosage in transgender individuals is higher than those in postmenopausal women. Tibolone is a specific drug, which has estrogenic, progesterogenic, and androgenic properties and is used in HRT. Many studies reported its effect on the incidence of thromboembolic events in postmenopausal women; however, studies on the possible complications of higher dosage in transgender patients are limited. Therefore, transdermal therapies should be considered due to lower incidence of complications, especially in patients with risk factors for thromboembolic events. Necessary detailed information about the possible complications should be addressed and patients should be followed up closely.

20.“If It Looks Like a Duck, then It Probably is a Duck!” No, Rarely It is not
Zerrin Yıldırım, Elif Demir, Nilüfer Kale
doi: 10.4274/tnd.2021.50336  Pages 448 - 450
Hiponatremi inme taklit eden önemli nedenlerden biridir. Hiponatreminin fokal nörolojik defisitlere neden olduğu iyi bilinen bir durum olsa da burada hiponatreminin proksimal posterior serebral arter oklüzyonunu taklit eden nadir bir nörolojik tezahürünü sunuyoruz. Yetmiş yaşındaki erkek hasta akut başlançlı kusma, konfüzyon ve görme bozukluğu nedeniyle acil servisimize başvurdu. Nörolojik muayenesinde oryantasyonda bozulma, sol homonim hemianopsi ve sol yarı mekan ihmali saptandı. Acil değerlendirmesinde hiponatremi saptandı ve manyetik rezonans görüntülemede anormallik izlenmedi. Serum sodyum seviyesinin düzeltilmesinden sonra hasta tamamen düzeldi. Bu olgu yaygın olarak inme anlamına gelen akut yarı mekan ihmali ve homonim hemianopsinin hiponatremiden kaynaklanabileceğini göstermektedir. Fokal nörolojik defisit ile başvuran ve görüntülemesinde inme kanıtı gösterilemeyen hastalarda hiponatremi düşünülmelidir.
Hyponatremia is one of the major conditions that mimic stroke. Hyponatremia is known to cause focal neurological deficits; however, reported herein is a rare neurologic manifestation of hyponatremia, which mimics a proximal posterior cerebral artery occlusion. A 70-year-old man was admitted to our emergency unit with an acute history of vomiting, confusion, and impaired vision. Neurologic examination showed impaired orientation, left homonymous hemianopia, and left-sided hemispatial neglect. Hyponatremia was detected, and magnetic resonance imaging showed no abnormalities. The patient recovered completely after the correction of the serum sodium levels. This case illustrates that the clinical presentation of acute hemispatial neglect and homonymous hemianopia, which commonly implies a stroke, may result from hyponatremia. Hyponatremia should be considered in patients presenting with focal neurologic deficits, for which imaging evidence of a stroke cannot be shown.

21.Central Neurocytoma Presenting Headache and Papilledema: A Case Report
Mohamed Sheikh Hassan, Yavuz Yücel
doi: 10.4274/tnd.2021.54815  Pages 451 - 453
Santral nörositomalar, obstrüktif hidrosefaliye neden olabilen ve kafa içi basınç artışı belirtileri ile ortaya çıkan oldukça karakteristik görüntüleme özelliklerine sahip WHO derece II nöroepitelyal intraventriküler tümörlerdir. Burada, bilinen kronik hastalığı olmayan, baş ağrısı ve 2 aydır papil ödem şikayetleri olan 32 yaşında bir erkek hastayı sunuyoruz. Beyin manyetik rezonans incelemesinde septum pellucidum seviyesinden her iki lateral ventriküle doğru büyüyen, yaklaşık 67x60 mm boyutlarında, kistik alanlar içeren kitle lezyonu görüldü.
Central neurocytomas are WHO grade II neuroepithelial intraventricular tumors with fairly characteristic imaging features that can cause obstructive hydrocephalus and manifest as increased intracranial pressure. Here we present the case of a 32-year-old man with no known chronic disease presenting with headache and papilledema of 2 months duration. Brain magnetic resonance imaging revealed a mass lesion growing from the septum pellucidum level into both lateral ventricles, measuring approximately 67x60 mm in size, containing cystic areas consistent with neurocytoma.

22.TRP Channels in Tension-Type Headache: A Pilot Study
Yağmur İnalkaç Gemici, İrem Taşcı, Kübra Durmuş, Ahmet Koç
doi: 10.4274/tnd.2021.26879  Pages 454 - 458
Gerilim tipi baş ağrısı (GTBA) dünya genelinde birçok kişiyi etkileyen bir hastalıktır. GTBA’nın patogenezi hala belirsizliğini korusa da santral ve periferal ağrı mekanizmalarının rolü olduğu düşünülmektedir. Bu pilot çalışmada biz transient reseptör potansiyel (TRP) kanallarının GTBA’nın gelişiminde ya da kronikleşmesinde rolünün varlığını araştırmayı ve literatür bulguları doğrultusunda tartışmayı amaçladık. Bu çalışma pilot olarak düzenlenmiştir ve hasta grupları 18-40 yaş arası, komorbiditesi olmayan üç epizodik GTBA’lı hasta, üç kronik GTBA’lı hasta ve üç herhangi bir baş ağrısı olmayan kontrol olarak dizayn edilmiştir. Periferal kan örnekleri alınarak aynı gün RNA ve cDNA izole edilmiştir. Ağrı ilişkili TRP kanallarının (TRPA1, TRPV1, TRPV3, TRPV4, TRPM3 ve TRPM8) mRNA seviyeleri ters transkriptaz-kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu metoduyla ölçüldü ve gliseraldehid 3-fosfat dehidrogenaz (GAPDH) transkript düzeyine göre normalize edildi. İstatistiksel metodlarla sonuçlar analiz edildi. Üç grup da demografik karakterler açısından benzerdi. Gruplar arasında GAPDH ile normalize edilmiş TRP kanalarının mRNA seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmasa da TRPM8 mRNA ekspresyon düzeyleri kronik GTBA grubunda diğer gruplarla karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da düşük elde edildi (p=0,066). Çalışmamız TRPM8’in GTBA patogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmekte ve ileriki çalışmalarda TRPM8’in bu rolünün araştırılabileceğini önermektedir.
Tension-type headache (TTH) affects many individuals worldwide. Although the exact pathogenesis of TTH remains unclear, central, and peripheral mechanisms are considered to play a role in TTH 1. This pilot study aimed to investigate the role of transient receptor potential (TRP) channels in the development or chronic inflammation in TTH and to discuss the findings in the light of literature. This pilot study included a patient group comprising three patients with episodic TTH and three patients with chronic TTH (CTTH) aged 18-40 years with no comorbidities and a control group of three patients with no headache. Peripheral blood samples were obtained from all the participants, and both RNA and cDNA were isolated on the same day. The mRNA levels of pain-related TRP channels [TRPA1, TRP vanilloid-1 (TRPV1), TRPV3, TRPV4, TRPM3, and TRPM8] were measured by reverse transcriptase (RT)-quantititave polymerase chain reaction method and were normalized with the levels of glyceraldehyde 3-phosphate dehydrogenase (GAPDH) transcript. Results were analyzed using statistical methods. All three groups were comparable with regard to demographic characteristics. No significant difference was found among the groups with regard to the mRNA levels of the TRP channels normalized by GAPDH, whereas the TRPM8 expression levels were not significantly lower in the CTTH group than in other groups (p=0.066). This study revealed that TRPM8 is likely to have a role in the pathogenesis of TTH, and this role of TRPM8 may be investigated by further studies.

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
23.Canavan Disease as a Rare Cause of Leukodystrophy: MRI and MRS Findings
Mehmet Haydar Atalar, Enes Gül, İrfan Atik, Özlem Kayım Yıldız
doi: 10.4274/tnd.2021.81236  Pages 459 - 460
Abstract | English Full Text

24.Hypoglycemia and Acute Stroke Presented with Athetosis: A Clinical Appearance
Fatma Yılmaz Can, Beyza Nur Çetin, Mehmet Fevzi Öztekin
doi: 10.4274/tnd.2021.52386  Pages 461 - 462
Abstract | English Full Text

25.A Dangerous but Lovely Approach: Extracranial Kissing Carotids
Naciye Kış, Berrin Erok
doi: 10.4274/tnd.2021.38107  Pages 463 - 464
Abstract | English Full Text

OTHER
26.Referee Index

Pages E1 - E2
Abstract | English Full Text

27.Subject Index

Page E3
Abstract | English Full Text

28.Author Index

Page E4
Abstract | English Full Text



 
© Copyright 2022 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale