e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 27 Issue : 3 Year : 2021

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 27 (3)
Volume: 27  Issue: 3 - 2021
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XII

IN MEMORIAM
2.In Memoriam- Prof.Dr. Turgut Zileli
Tulay Kansu
Pages XIII - XIV

REVIEWS
3.Current Overview of Idiopathic Intracranial Hypertension
Buse Rahime Hasırcı Bayır, Betül Baykan, Neşe Çelebisoy
doi: 10.4274/tnd.2021.45649  Pages 219 - 228
Sıklıkla doğurganlık çağındaki obez kadınlarda görülen, “psödotümör serebri” ya da diğer adıyla “idyopatik intrakraniyal hipertansiyon (İİH)” tanımlanabilir nedensel faktörler olmaksızın görülen intrakraniyal basınç artışıdır. Hem kalıcı görme kaybı hem de sanılandan yüksek nüks riski nedeniyle İİH’li hastalar multidispliner bir yaklaşımla, uzun süre yakından takip edilmelidir. Her hasta için yapılacak bireye özgü planlama ile baş ağrısı ve papilödemin şiddeti, görme kaybının varlığı, tıbbi tedaviye alınan yanıt ve komorbid durumlar göz önünde bulundurularak İİH tedavisi düzenlenmelidir. Kilo verme ve asetozolamid ile yeterli fayda görülemediği durumlarda hızla diğer medikal ve izleyen dönemde cerrahi tedavi seçenekleri değerlendirilmelidir. İİH’nin patogenezi tam olarak bilinmediği için, farklı teorileri destekleyen tedavi seçenekleri mevcuttur. Yeni gelişen ve klinik deneyimin son yıllarda arttığı farklı tedaviler ile hastalarda kalıcı komplikasyonların gelişme riskinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Bu derlemenin amacı İİH tedavisindeki seçeneklerin güncel yaklaşımlar ile değerlendirilmesi ve klinisyene karar verme sürecinde yardımcı olabilmesidir.
Pseudotumor cerebri, also known as idiopathic intracranial hypertension (IIH), is an increment in the intracranial pressure without identifiable causal factors. The disorder is frequently seen in obese women of childbearing age. Due to both permanent vision loss and higher risk of recurrence than previously thought, patients with IIH should be followed closely using a multidisciplinary approach. IIH treatment should be arranged considering the severity of headache and papilledema, presence of vision loss, response to medical treatment, and comorbid conditions, with individual planning for each patient. In patients where weight loss and acetazolamide are insufficient for symptoms’ resolution, other medical and surgical treatment options should be evaluated rapidly. Because the pathogenesis of IIH is not fully known, treatment options support different theories. With the increase in clinical experience, the aim is to prevent the risk of developing irreversible complications in patients using different treatments, which have recently been developed. This review aimed to evaluate IIH treatment options using current approaches and help physicians in the decision-making process.

4.Erenumab in Mechanism-based Migraine Treatment
Aynur Özge, Derya Uludüz, Ömer Karadaş, Manal Mehtar Bozkurt
doi: 10.4274/tnd.2021.08784  Pages 229 - 239
Migren ataklarla seyreden, şiddetli olması nedeniyle kişinin günlük yaşam aktivitelerini olumsuz etkileyen ve önemli ekonomik yüke neden olan primer baş ağrısıdır. Migrenin ekonomik, sosyal ve fiziksel yükü ağrı sıklığındaki artış ile birlikte artmaktadır. Özellikle kronik migrenli (KM) veya sık atak geçiren epizodik migrenli (EM) hastalarda mekanizma temelli tedavilere ihtiyaç her geçen gün daha fazla hissedilmektedir. Konvansiyonel önleyici tedaviler esasen farklı hastalıklara yönelik olarak geliştirilmiş, migren baş ağrısında da etkili oldukları çalışmalarda gösterilmiş tedavilerdir. Bu tedavilerin etkililiği ve istenmeyen etkileri ile ilgili sorunlar migrenli hastalarda yeterli süreyle kullanımlarını kısıtlamaktadır; çoğu hasta etkisiz atak tedavileri nedeniyle ilaç aşırı kullanım baş ağrısı riski altındadır. Yakın dönemde migren patofizyolojisinin daha iyi anlaşılması migrene özgü tedavilerin geliştirilmesine yönelik araştırmalara yeni bir yön vermiştir. Kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP), migren patogenezindeki rolüne ilişkin ipuçlarıyla dikkatleri üzerine çekmiş ve 1990’lı yıllardan başlayarak ilaç araştırmalarının odağı haline gelmiştir. Migren tedavisine yönelik ilk geliştirilen ve kullanıma giren monoklonal antikor erenumabdır. CGRP reseptörüne karşı geliştirilmiş tek terapötik antikor olması ile migren profilaksisinde kullanılan ve CGRP ligandını hedef alan diğer monoklonal antikorlardan ayrışır. Erenumab insan yapısıyla tamamen aynı “(human)” olacak şekilde tasarlanmıştır; immünoglobulin G2 sınıfında yer alan, immünomodülatör etkisi olmayan bir monoklonal antikordur. Yüksek afinite ve seçicilikle CGRP reseptörünü bloke edip CGRP ligandının bu reseptöre bağlanmasını engeller. Kalsitonin ailesindeki diğer reseptörler üzerinde önemli bir etkisi bulunmamaktadır. EM ve KM’li hastalarda ağrılı gün sayısını ve atak tedavisine olan ihtiyacı azaltmada etkili bulunmuş, hasta geri bildirim sonuçlarını iyileştirmiştir.
Migraine is a type of primary headache with recurrent attacks, negatively affects the daily living activities of sufferers because of its severity, and causes a heavy economic burden. The economic, social, and physical burdens of migraine grow with the increasing frequency of headache attacks. Mechanism-based treatments are increasingly needed, especially for those with chronic migraine (CM) or episodic migraine (EM) with frequent attacks. Conventional migraine-preventive medications have been essentially developed for some other diseases and shown to be also effective against migraine headaches. Efficacy, safety, and tolerability issues limit their use for an adequate duration, and most patients are under the risk of medication-overuse headache because of the ineffectiveness of attack treatments. In recent decades, a better understanding of migraine pathophysiology has given a new direction to migraine drug research to fulfill the unmet need for the development of migraine-specific medications. Calcitonin gene-related peptide (CGRP) has attracted attention with its potential role in migraine pathogenesis and has become the focus of drug research in this area as of the 1990s. The first monoclonal antibody developed and approved for the treatment of migraine is erenumab. Being the only therapeutic antibody against the CGRP receptor, erenumab differs from the other monoclonal antibodies for migraine prevention that target the CGRP ligand. Erenumab is a fully human, immunoglobulin G2 class monoclonal antibody with no immunomodulatory effect. It blocks the CGRP receptor with high affinity and selectivity and prevents binding of the CGRP ligand to this receptor. It does not have a significant effect on other receptors in the calcitonin receptor family. Erenumab has been shown to diminish the number of migraine days and the need for attack treatment and to improve patient-reported outcomes in patients with EM and CM.

ORIGINAL ARTICLES
5.Clinical and Molecular Genetic Findings of Cerebral Arteriopathy with Subcortical Infarcts and Leukoencephalopathy
Burcu Sevinç Rüstemoğlu, Bedia Samanci, Fatih Tepgeç, Murat Kürtüncü, Umut Altunoglu, Tuncay Gündüz, Gözde Yeşil, Şahin Avcı, Hakan Gürvit, Başar Bilgiç, Güven Toksoy, Mefkure Eraksoy, Haşmet Hanağası, Zehra Oya Uyguner
doi: 10.4274/tnd.2021.91298  Pages 240 - 247
Amaç: Laküner inmelerin çoğu sporadik olup, hipertansiyon, diyabet, sigara ve kardiyovasküler hastalıklar önemli risk faktörleri arasındadır. Küçük damar hastalıklarının yol açtığı inmeler ise genel olarak ailevi özellik taşıyan dominant ve resesif kalıtım modelleriyle gözlenen tek gen hastalıklarıyla ilişkilidir. En yaygın bilineni NOTCH3 genindeki patojenik varyantlarla ortaya çıkan subkortikal enfarkt ve lökoensefalopati ile giden otozomal dominant serebral arteriyopati (CADASIL) hastalığıdır. Bu hastalığın çok daha nadir bir kliniği ise patojenik HTRA1 gen değişimleri ile gözlenen resesif (CARASIL) formudur. Nörolojik ve kraniyal manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları CADASIL’e çok benzer olan CARASIL, moleküler patolojik yolakların farklı olması, hafıza disfonksiyonunun daha ağır seyretmesi, özellikle erkeklerde beklenenden daha erken yaşta başlayan yaygın alopesi görülmesi, bağ dokusunun etkilenmesi ve hastaların önemli bir oranında bel ağrısı yakınmaları gibi özellikleri temelinde CADASIL’den farklı bir klinik seyir izler. Bu çalışmada beyinde periventriküler alanda yaygın ak madde lezyonlarının gözlendiği 16 aileden 22 olgunun klinik bulguları moleküler genetik bulguları eşliğinde araştırıldı.
Gereç ve Yöntem: Olguların klinik muayene sonuçları ile kraniyal MRG bulguları raporlandı, NOTCH3 ve HTRA1 genleri kademeli olarak Sanger ve yeni nesil dizi yöntemleriyle incelendi.
Bulgular: On dört aileden 18 olguda NOTCH3 geninde epidermal büyüme faktörü (EGF)-like domain bölgesinde sistein dozunu değiştiren heterozigot yanlış anlamlı değişimler ve iki aileden dört hastada HTRA1 geninde, biri anlamsız diğeri yanlış anlamlı tipte iki farklı homozigot patojenik varyant saptandı. NOTCH3’ün 1-6 EGF-like domain yapısını kodlayan bölgede patojenik varyant taşıyan olgularda hastalık bulgularının yaklaşık 16 yıl daha erken başladığı gözlendi.
Sonuç: NOTCH3 geninde tespit edilen c.382T>C (p.C128R), c.555T>G (p.C185W), c.1903C>T (p.R635C) ile HTRA1 geninde saptanan c.235C>T (p.Q79*) ilk kez bu çalışmada gösterildi. CADASIL ve CARASIL olgularında moleküler genetik tanı, klinik tanıyı desteklemek, kalıtım modelini belirlemek, hasta ve ailelerine danışmanlık hizmeti sunmak, hastalık sürecini yönetmek ve olası tedavi stratejilerini değerlendirmek için önemlidir.
Objective: Most lacunar strokes are sporadic, and hypertension, diabetes, smoking, and cardiovascular diseases are among its main risk factors. Strokes caused by small vessel diseases are generally associated with single-gene disorders with familial dominant and recessive inheritance. The most common condition is cerebral autosomal dominant arteriopathy, with subcortical infarcts and leukoencephalopathy (CADASIL), associated with the NOTCH3 gene. An infrequent form of this disease is the cerebral autosomal recessive arteriopathy with subcortical infarcts and leukoencephalopathy (CARASIL), revealed with pathogenic HTRA1 gene variants related to distinct molecular pathways. The neurological and cranial magnetic resonance imaging (MRI) findings are very similar to CADASIL; however, earlier than expected onset of common alopecia in man, low back pain, and more severe memory impairment are the differences in terms of clinical presentations. Clinical findings of 22 patients from 16 families with widespread white matter lesions in the periventricular field in the brain were investigated with molecular genetic findings.
Materials and Methods: Clinical examination results and cranial MRI findings are reported, and NOTCH3 and HTRA1 genes are sequenced stepwise by Sanger and next-generation sequencing techniques.
Results: Missense changes in epidermal growth factor (EGF)-like domain in the NOTCH3 are found in 18 cases from 14 families. Two different homozygous pathogenic missense and non-sense variants, in the HTRA1 gene, were detected in four patients from two families. The disease onset age was approximately 16 years earlier in cases carrying pathogenic variants located in the encoding region of EGF-like domains 1-6 of NOTCH3.
Conclusion: In the NOTCH3 gene with c.382T>C (p.C128R), c.555T>G (p.C185W), and c.1903C>T (p.R635C) and in the HTRA1 gene c.235C>T (p.Q79*) are presented for the first time in this study. Molecular genetic investigation of CADASIL and CARASIL is important to support the clinical diagnosis, determine the inheritance model, provide patient and family counseling, manage disease process, and evaluate possible treatment strategies.

6.Resting-state EEG Findings in Differentiating Alzheimer’s Disease From Amnestic Mild Cognitive Impairment and Healthy Elderly Controls
Özgecan Kaya, Duygu Hünerli Gündüz, Deniz Yerlikaya, Görsev G. Yener
doi: 10.4274/tnd.2021.75875  Pages 248 - 256
Amaç: Bu çalışmada, amnestik hafif kognitif bozukluk (aHKB) ve Alzheimer hastalığı (AH) olan bireylerin istirahat elektroensefalografi (EEG) aktivitelerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Yirmi AH ve 20 aHKB tanılı bireyler ile demografik açıdan eşleştirilmiş 20 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Dört dakikalık, gözler kapalı durumda EEG kaydı uluslararası 10-20 sistemine göre alınmıştır. İki saniyelik dilimlere ayrılan EEG verisine hızlı fourier dönüşümü uygulanmıştır. Grupların delta (0,5-3,9 Hz), teta (4-7,8 Hz), alfa 1 (8-10,4 Hz), alfa 2 (10,5-13 Hz) ve beta (13-30 Hz) olmak üzere tüm frekans bantlarındaki güç değerleri ölçülmüştür. EEG analizleri tekrarlanan ölçümlerle ANOVA ile yapılmıştır. İstatistiksel açıdan anlamlı bulunan frekans bantlarındaki güç değerlerinin gruplardaki ayırt ediciliğinin belirlenmesi ROC eğrisi (Alıcı İşletim Karakteristikleri, Receiving Operating Characteristics) ile analiz edilmiştir. Kognitif skorlar ve her bir frekanstaki güç değerleri arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir.
Bulgular: Delta [F(2,57): 8,353; p=0,001], teta [F(2,57): 5,038; p=0,010], alfa [F(2,57): 3,837; p=0,027] ve alfa 1 [F(2,57): 4,209; p=0,020] gücü ölçümlerinde ana grup etkisi bulunmuştur. Ayrıca, anterior-posterior elektrot yerleşimi x grup etkileşim etkileri delta [F(6,171): 2,621; p=0,038] ve teta [F(6,171): 3,537; p=0,020] gücünde saptanmıştır. AH olguları yüksek delta ve teta gücü ile sağlıklı gönüllüler ve aHKB grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılaşmaktadır (tümü için; p<0,040). Ayrıca, sağlıklı gönüllülere kıyasla, AH grubu düşük alfa ve alfa 1 gücü göstermiştir (tümü için; p<0,026). ROC eğrisi analizlerinde, delta gücünün AH’yi aHKB’den >1,71 kesme puanı ile santral elektrotlarda, sağlıklı kontrollerden >1,73 kesme puanı ile parietal elektrotlarda %80 duyarlılık ve %80 özgüllük ile ayırt edebildiği görülmüştür. Ayrıca grupların kognitif skorları ve farklı frekans bantlarındaki güç değerleri arasında orta düzeyde korelasyonlar saptanmıştır.
Sonuç: Bu çalışma, istirahat EEG’sinde delta ve teta aktivitesinin hem AH’de kognitif durumun bir belirteci olarak hem de aHKB’den ayırt edilmesindeki önemine işaret etmektedir.
Objective: We aimed at investigating alterations in Resting-State electroencephalography (rsEEG) patterns of individuals with amnestic mild cognitive impairment (aMCI), and Alzheimer’s disease (AD).
Materials and Methods: Twenty healthy controls (HC) with 20 aMCI, and 20 AD patients were included in the study. EEG data was recorded for 4 minutes of eyes-closed condition according to the International 10-20 system. EEG rhythms of interest were delta (0.5-3.9 Hz), theta (4-7.8 Hz), alpha 1 (8-10.4 Hz), alpha 2 (10.5-13 Hz), and beta (13-30 Hz). The discriminatory power of rsEEG between groups was evaluated using the receiver operating characteristic analysis. Correlations among cognitive scores and power values of rsEEG were analyzed using Pearson correlation analysis.
Results: We observed effects on delta [F(2.57): 8.353; p=0.001], theta [F(2.57): 5.038; p=0.010], alpha 1 [F(2.57): 3.837; p=0.027], and alpha 2 [F(2.57): 4.209; p=0.020] power between groups. Moreover, interaction effects for anterior-posterior electrode location x group on delta [F(6.171): 2.621; p=0.038], and theta [F(6.171): 3.537; p=0.020] power were also detected. AD group demonstrated decreased delta power in frontal, central and parietal locations (for all; p<0.040) compared to HC and aMCI groups. In addition, the AD group also had decreased alpha and alpha1 power in comparison with HC (for all; p<0.026). Furthermore, we recorded a sensitivity of 80.0% and a specificity of 80.0% of delta power when using the cut-off score of >1.71 to identify AD from aMCI at central electrodes, and >1.73 to identify AD from HC at parietal electrodes. Moderate correlations were also detected among cognitive scores and rsEEG rhythms.
Conclusion: This study revealed the importance of delta and theta activity in rsEEG both as an electrophysiological indicator of cognitive status in AD and as a discriminatory tool for detecting aMCI.

7.Could Serum Endocan Be a Vascular Endothelial Marker in Relapsing-Remitting Multiple Sclerosis?
Arife Çimen Atalar, Mesrure Köseoğlu, Nurettin Yavuz, Yüksel Erdal, Osman Oğuz, Ufuk Emre
doi: 10.4274/tnd.2021.81073  Pages 257 - 262
Amaç: Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminde demiyelinizasyon ve aksonal hasara yol açan kronik dejeneratif ve enflamatuvar bir hastalıktır. Patogenezi halen tartışmalı olsa da, altta yatan immün aracılıklı bir enflamatuvar yanıtın varlığı kabul edilmektedir. Endotelyal hücre spesifik molekül-1 (ESM-1) (endocan), endotel hücrelerinden sitokinlerin kontrolü altında salınan ve özellikle vasküler endoteli içeren enflamasyon esnasında salınımı artan bir moleküldür. Bu çalışmada serum endocan düzeyleri ve diğer hematolojik enflamasyon belirteçleri olan C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESR) seviyelerinin, relapsingremitting MS (RRMS) ve sağlıklı kontroller arasında kıyaslanarak, RRMS de vasküler endotelyal disfonksiyonun rolünün araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya remisyon evresinde olan 64 RRMS hastası ve 37 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hematolojik parametreler (ESR ve CRP) ve serum ESM-1 seviyeleri enzim-aracılıklı immünoabsorbsiyon yöntemi ile çalışıldı. Sonuçlar iki grup arasında istatistiksel olarak kıyaslandı.
Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında CRP ve ESR bakımından anlamlı bir fark bulunamadı (sırasıyla; p=0,861 ve p=0,76). Hasta grubunun serum endocan seviyeleri sağlıklı gruba oranla anlamlı düzeyde yükselmişti (p=0,045). Tedavi almakta olan ve almayan, ile komorbid hastalığı olan ve olmayan hasta grupları arasında serum endocan seviyeleri bakımından anlamlı farklılık bulunamadı (sırasıyla; p=0,565, p=0,169). Serum endocan seviyelerinin prediktif değeri %62,0 eşik değeri 9124,7326 pg/l, sensitivitesi %68,8 ve spesifitesi %54,1 olarak bulundu.
Sonuç: Serum endocan seviyelerinin RRMS hastalarında remisyon evresinde yükselmesinin, RRMS’de vasküler enflamasyonun rolünü destekleyebileceğini düşünmekteyiz. Bu konuda daha geniş hasta sayıları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Objective: Multiple sclerosis (MS) is a chronic degenerative and inflammatory disease leading to axonal damage and demyelination in the central nervous system. Although the pathogenesis is still controversial, it is accepted that there is an immune-mediated inflammatory response. Endothelial cell specific molecule-1 (ESM-1) (endocan) is expressed by endothelial cells under the control of cytokines, and increases in inflammatory processes involving the vascular endothelium. In this study, we aimed to compare serum endocan levels along with other hematologic inflammatory markers [such as C-reactive protein (CRP) and erythrocyte sedimentation rate (ESR)] in patients with relapsing-remitting MS (RRMS) and healthy controls. We also aimed at investigating the role of vascular endothelial dysfunction in RRMS.
Materials and Methods: We enrolled 64 patients with RRMS in the remission period, and 37 healthy controls in the study. We investigated hematologic parameters (ESR, CRP) and serum ESM-1 levels by enzyme-linked immunosorbent assay. Results were compared between two groups statistically.
Results: The CRP and ESR had no significant difference between patients and controls (p=0.861 and p=0.76 respectively). Serum endocan levels of the patient group were significantly higher than the healthy controls (p=0.045). RRMS patients with or without treatment and comorbid diseases showed no significant difference in serum endocan levels (p=0.565 and p=0.169 respectively). The predictive value of endocan was 62.0%, cut-off value was 9124.7326 pg/l, sensitivity was 68.8%, and specificity was 54.1%.
Conclusion: We demonstrated higher serum endocan levels in patients with RRMS in remission period, confirming the role of vascular inflammation. Further studies including larger patient cohorts are needed to support our results.

8.Presence of Concomitant Depression and its Effect on Clinical Course in Patients Diagnosed with Myasthenia Gravis
Fatma Ece Çetin, Hatice Karasoy
doi: 10.4274/tnd.2021.76735  Pages 263 - 269
Amaç: Myastenia gravis (MG) dalgalı seyreden non-spesifik semptomları olan, semptomları stres ile alevlenen, kronik otoimmün bir hastalıktır. MG’ye depresyon başta olmak üzere birçok psikiyatrik hastalık eşlik edebilir. Bu çalışmada, MG’ye eşlik eden depresyon varlığının ve depresyonun klinik gidişe olan etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı Kas Hastalıkları Polikliniği’nde en az 1 yıllık takipleri olan, 18-65 yaş aralığında olan, iletişim kurmaya engel herhangi bir tıbbi ya da psikiyatrik hastalık durumu olmayan 98 MG tanılı hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Depresyon tanısı konulması için anket formlarının uygulanması yerine, birebir görüşme yöntemi olan DSM-IV ölçütlerine yönelik yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-1) tercih edilmiştir. Depresyonu olan ve olmayan hastaların klinik gidişleri, standart semptomatik veya immünosüpresif tedaviye yanıtları MG tedavi yanıtı değerlendirme skalası kullanılarak, hastalarda depresyon varlığı konusuna kör olan baş araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir.
Bulgular: Hastalarımızın SCID-1 değerlendirmesinde %40,8 oranında depresyon tespit edilmiştir. Hastalarımızın %64,9’u hastalık bulgularının başlangıcından önce stresör bir faktör tanımlamışlardır. Tedavi yanıtı değerlendirilmesinde hastalarımızın %19,4’ünde remisyon, %80,6’sında minimal belirtiler saptanmıştır. Klinik durumda değişimin değerlendirilmesinde %88,8 oranında iyileşme tespit edilmiştir. Depresyonu olan hastalarda tedavi yanıtının daha kötü olduğu yönünde istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,018).
Sonuç: MG tanılı hastalarda depresyonun sıklıkla birlikte bulunduğu ve depresyonu olan hastalarda klinik seyrin daha olumsuz olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle MG’li hastalarda depresyonun tespitinin önemine ve bu yönde tedavi düzenlenmesinin hastalık seyrine olumlu etkisinin olabileceğine dikkat çekmek amaçlanmıştır.
Objective: Myasthenia gravis (MG) is a chronic autoimmune disease with fluctuating non-specific symptoms, and symptoms are exacerbated by stress. Many psychiatric disorders, especially depression, may accompany MG. This study aimed to determine the presence of depression accompanying MG and the effect of depression on the clinical course.
Materials and Methods: Ninety-eight patients were diagnosed with MG between the ages of 18 and 65 who had a follow-up of at least 1 year at Ege University Faculty of Medicine, Department of Neurology, Muscular Diseases Outpatient Clinic and who did not have any medical or psychiatric illness that prevented communication were included in our study. Instead, of using questionnaire forms to diagnose depression, a one-to-one interview method following Structured Clinical Interview for DSM-IV Criteria (SCID-1) was preferred. The clinical course of patients with and without depression and their responses to standard symptomatic or immunosuppressive therapy was evaluated using the MG treatment response rating scale by the lead investigator, who was blind to the presence of depression in patients.
Results: In the SCID-1 evaluation of our patients, depression was detected in 40.8% of the patients. Of our patients, 64.9% identified a stressor factor before the onset of disease symptoms. In the evaluation of treatment response, 19.4% of our patients had remission, and 80.6% had minimal symptoms. In evaluating the change in the clinical situation, improvement was detected in 88.8% of the patients. A statistically significant relationship was found between worse treatment response and depression (p=0.018).
Conclusion: It was determined that depression was frequently present in patients with MG and the clinical course was worse in patients with depression. Therefore, it was aimed to draw attention to the importance of detecting depression in patients with MG and that treatment regulation in this direction might positively affect the course of the disease.

9.The Effects of Distance Education Applied Due to COVID-19 on Clinical Neurology Education
Özgül Ocak, Erkan Melih Şahin
doi: 10.4274/tnd.2021.29560  Pages 270 - 277
Amaç: Bu araştırmada, koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) pandemisi sürecinde nöroloji klinik eğitiminde uygulanan uzaktan eğitimin yüz yüze eğitim ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2019-2020 eğitim döneminde nöroloji klinik eğitimi alan tıp fakültesi öğrencileri dahil edildi. Araştırmada kullanılan online anket formu üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde öğrencilerin sosyo-demografik özellikleri ve eğitimleriyle ilgili bilgileri, ikinci bölümde öğrencilerin nöroloji klinik eğitimi bilişsel ve uygulama öğrenim hedeflerine yönelik yeterlilik soruları, üçüncü bölümde tıp fakültesi öğrencilerinin uzaktan eğitim/online öğrenmeye yönelik tutum ölçeği yer almıştır.
Bulgular: Nöroloji klinik eğitimini yüz yüze alan 45 öğrencinin ortalama geçme notları (84,3) eğitimi uzaktan eğitim yöntemleriyle alan 40 öğrencinin notundan (91,1) düşüktü. İncelenen 40 bilişsel hedeften 30’unda ve 40 uygulama hedefinden 39’unda yüz yüze eğitim alan grup ortalamaları uzaktan eğitim alan grup ortalamalarından daha yüksekti. Geçme notları ile bilişsel ve uygulama hedefleri toplam puanları arasında korelasyon yoktu. Uzaktan eğitim alan öğrencilerin toplam bilişsel ve toplam uygulama hedef puanları ile uzaktan/online öğrenmeye yönelik tutum ölçeği puanı arasında anlamlı korelasyon mevcuttu.
Sonuç: COVID-19 pandemisi başladığında klinik nöroloji eğitimi için yüz yüze eğitim yerine uzaktan eğitime geçilmiştir. Yaptığımız çalışmada uzaktan eğitim sonrası öğrencilerin öğrenim hedefleri ile ilgili yeterlilik bildirimleri daha düşük bulunmuştur. Uzaktan eğitim ile özellikle uygulama hedeflerinde elde edilen sonuçlar daha kötüdür. Öğrenci notları ise uzaktan eğitim alan grupta daha yüksektir. Bu sonuçlar uygulanan uzaktan eğitimin iyi yapılandırılamadığı, ölçme değerlendirme yöntemlerinde ciddi zorluklar bulunduğunu göstermektedir. Yaşanılan pandemi sürecinden elde edilen deneyimlerin nöroloji klinik eğitiminin iyileştirilmesi amacıyla gözden geçirilmesi ve eksikliklerin giderilmesi gereklidir.
Objective: The aim of this study was to compare distance and face-to-face learning models applied in neurology clinic education during the coronavirus disease-2019 (COVID-19) pandemic.
Materials and Methods: Medical faculty students who received clinical neurology education in the 2019-2020 academic years were included in the study. The online questionnaire used in the study consisted of three parts. The first part contained questions on students’ sociodemographic data and education; in the second part, questions were asked on the students’ competence level in meeting the cognitive and practical learning objectives of clinical neurology education; and in the third part, the medical school students’ attitudes toward online learning scale was included.
Results: The average passing grades of the 45 students (84.3) who took the clinical neurology education face to face were lower than those of the 40 participants (91.1) who received distance education. In 30 of the 40 cognitive goals and 39 of the 40 practical goals, the group averages of the students who received face-toface training were higher than those of the distance education group. There was no correlation between passing grades and total scores on cognitive and practical goals. There was a significant correlation between the cognitive and practical total scores of the students and attitude scale toward distance/online learning scale score in the distance education group.
Conclusion: Distance education was started for clinical neurology education in the COVID-19 pandemic. The proficiency levels declared by students regarding their learning goals after distance education were lower. The results achieved with distance education, especially in practical goals, were worse. Conversely, student grades were higher in the distance education group. These results show that there are serious difficulties in measurement and evaluation methods in distance education. It is necessary to review the experiences gained from the pandemic to eliminate deficiencies and improve clinical neurology education.

10.Demographic, Clinical, Electrophysiological, and Immunological Features of Patients with Myasthenia Gravis Diagnosed in the Last Five Years
Recep Yevgi
doi: 10.4274/tnd.2021.45389  Pages 278 - 282
Amaç: Çalışmamızda; Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Polikliniği’nde Ocak 2015-Ocak 2020 tarihleri arasında tanı alan myasthenia gravis (MG) hastalarının demografik, klinik, elektrofizyolojik özellikleri ile immünolojik parametrelerini analiz ederek sunmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Polikliniği’nde Ocak 2015-Ocak 2020 tarihleri arasında yeni tanı alan 53 MG hastası dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenerek hastaların demografik ve klinik verileri, serolojik test profili, timoma ve elektrofizyolojik özellikleri kayıt edildi.
Bulgular: MG tanısı alan hastaların 28’i (%52,8) kadın, 25’i (%47,1) erkekti. Ortalama başlangıç yaşı erkek hastalarda 44,1±17,6, kadın hastalarda 32,4±12,4 idi. Kadın hastalarınn %53,6’sı 20-40 yaş arasında, erkek hastaların ise %44’ü 60 yaş ve üzerindeydi. Hastaların 22’si (%41,3) oküler, 16’sı (%30,1) jeneralize başlangıçlıydı. Kırk dört (%83) hastanın asetil kolin reseptör (AChR), 3 (%5,6) hastanın anti muscle-spesifik kinaz antikoru pozitifti. On sekiz (%33,9) hastanın timoması, 10 (%18,8) hastanın ise timik hiperplazisi mevcuttu. Otuz (%56,6) hastanın elektromiyografisinde ardışık sinir uyarımında dekremental yanıt elde edildi.
Sonuç: Çalışmamız MG’nin kadınlarda daha yüksek oranda ve daha genç yaşlarda, erkeklerde ise 60 yaş üzerinde ortaya çıktığını doğrulamaktaydı. Oküler semptomlar en sık başvuru sebebiydi. Orta ve şiddetli kliniğe sahip MG’li hasta sayımız yüksekti. Oküler MG hastalarımızda yüksek oranda anti-AChR antikoru pozitifliği saptandı ve timoma görülme oranımız yüksekti.
Objective: This study aimed to analyze the demographic, clinical, electrophysiological, and immunological features of patients with myasthenia gravis (MG) diagnosed at the outpatient clinic of the Department of Neurology, Faculty of Medicine, Ataturk University, between January 2015 and January 2020.
Materials and Methods: The study included 53 patients with MG who were newly diagnosed at the Department of Neurology, Faculty of Medicine, Ataturk University, between January 2015 and January 2020. Patients’ files were retrospectively analyzed. The demographic and clinical data, acetyl choline receptor (AChR) antibody level, anti-muscle-specific kinase (anti-MuSK) antibody level, thymoma status, and electrophysiological characteristics were recorded.
Results: Of patients with MG, 28 (52.8%) were female and 25 (47.1%) were male. The average age of onset was 44.1±17.6 years in male patients and 32.4±12.4 years in female patients. Of the female patients, 53.6% were aged between 20 and 40 years, and 44% of the male patients were older than 60 years. Twenty-two (41.3%) patients had ocular onset MG, and 16 (30.1%) patients had generalized onset MG. AChR antibody was positive in 44 (83%) patients, and anti-MuSK antibody was positive in three (5.6%) patients. Eighteen (33.9%) patients had thymoma, and 10 (18.8%) patients had thymic hyperplasia. In 30 (56.6%) patients, a decremental response was obtained in repetitive nerve stimulation in electromyography.
Conclusion: Our study confirmed that MG occurred at a higher rate in women, at younger ages, and in men older than 60 years. Ocular symptoms were the most common reason for admission. The number of patients with MG with moderate and severe clinical pictures was high. A high rate of anti-AChR antibody positivity was found in patients with ocular MG. The incidence results of timoma was high.

11.Investigation of the Relationship Between Trunk Motor Control and Balance, Functional Mobility, and Gait Capacity in Patients with Multiple Sclerosis
Nezehat Özgül Ünlüer, Taşkın Özkan, Mustafa Ertuğrul Yaşa, Yasemin Ateş, Ömer Anlar
doi: 10.4274/tnd.2021.41017  Pages 283 - 288
Amaç: Gövde fonksiyonu denge, fonksiyonel mobilite ve yürüyüş kapasitesi için kritik öneme sahiptir. Multipl skleroz (MS) hastalarında gövde bozukluğu, denge, fonksiyonel mobilite ve yürüyüş kapasitesi etkilenmektedir. Bu çalışmanın amacı, hafif-orta derecede özürlülüğü olan MS hastalarında gövde motor bozukluğu ile denge, fonksiyonel mobilite ve yürüyüş kapasitesi arasındaki ilişkiyi incelemekti.
Gereç ve Yöntem: Çalışma, yaş aralığı 18-65 olan 54 MS hastasında yapıldı. Özür düzeyi, genişletilmiş özürlülük durumu ölçeği ile belirlendi. Gövde motor bozukluğu, gövde bozukluk ölçeği (GBÖ) kullanılarak değerlendirildi. Denge, Mini-BESTest ve tek ayak üzerinde durma testi ile ölçüldü. Fonksiyonel mobilite, kalk ve yürü testi (TUG) ile değerlendirildi. Yürüyüş kapasitesi, iki dakika yürüme testi ile değerlendirildi.
Bulgular: GBÖ toplam puanının MS hastalarında Mini-BESTest, tek ayak üzerinde durma testleri (dominant ve dominant olmayan), TUG ve iki dakika yürüme testi ile korele olduğu bulundu (r=0,652/p<0,001, r=0,389/p=0,004, r=0,458/p<0,001, r=-0,534/p<0,001, r=0,471/p<0,001, sırasıyla).
Sonuç: Çalışmamızda, hafif-orta derecede özürlülüğü olan MS hastalarında gövde motor bozukluğunun sadece denge ile değil, aynı zamanda fonksiyonel hareketlilik ve yürüme kapasitesi ile de ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu sonuçlar, gövdenin daha ayrıntılı değerlendirilmesinin, hafif-orta derecede özürlülüğü olan MS hastalarında denge, fonksiyonel mobilite ve yürüyüş kapasitesinin korunması ve geliştirilmesi için etkili bir rehabilitasyon programı planlamak amacıyla önemli olduğunu göstermektedir.
Objective: The functions of the trunk are critical for balance, functional mobility, and gait capacity. Trunk impairment, balance, functional mobility, and gait capacity are affected in patients with multiple sclerosis (PwMS). This study examines the relationship between trunk motor control and balance, functional mobility, and gait capacity in PwMS with mild to moderate disability.
Materials and Methods: The study was conducted in 54 PwMS with an age range of 18-65 years. The disability level was determined by the expanded disability status scale. Trunk motor control was assessed using the trunk impairment scale (TIS). Balance was measured with the Mini-BESTest and single-leg stance test. Functional mobility was measured with the timed up and go test (TUG). Gait capacity was measured with the two-minute walk test.
Results: The total points of the TIS were correlated with the Mini-BESTest, single-leg stance test (dominant and non-dominant), TUG, and two-minute walk test in PwMS (r=0.652/p<0.001, r=0.389 p=0.004, r=0.458 p<0.001, r=-0.534 p<0.001, r=0.471 p<0.001, respectively).
Conclusion: Our study demonstrated that trunk motor control was related to balance and functional mobility and gait capacity in PwMS with mild to moderate disability. These results suggest that a more detailed assessment of the trunk is essential to plan an effective rehabilitation program for the protection and development of balance, functional mobility, and gait capacity in PwMS with mild to moderate disability.

12.Relationship of Smoking with Fatigue and Depression in Patients with Multiple Sclerosis
Yasemin Ekmekyapar Fırat, Aylin Akçalı, Sırma Geyik, Gülsüm Çomruk, Emine Kılıçparlar Cengiz, Mehmet Erten
doi: 10.4274/tnd.2021.24119  Pages 289 - 294
Amaç: Sigara içmekle, multipl skleroz (MS) riski ve hastalığın progresyonu arasında varolan ilişki bilinmektedir. Bu araştırmada, sigara içiminin MS hastalarında yorgunluk, depresyon ve özürlülük üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, 2010 revize McDonald tanı kriterlerine göre MS tanısı almış sigara içen ve içmeyen 40’ar hasta ve 50 sigara içen sağlıklı bireyden oluşan 3 grup dahil edildi. Bu çalışmada sosyodemografik takip formu, nörolojik yorgunluk indeksi, Fagerstrom nikotin bağımlılık testi ve Beck depresyon ölçeği kullanıldı.
Bulgular: MS’li hastalarda yorgunluğun sağlıklı kişilere göre daha fazla olduğu, ancak sigara içen ve içmeyen MS hastalarının yorgunluk düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı. Bunun yanı sıra sigara içiminin depresyonun düzeyini artırdığı ya da depresyonu olanların daha fazla sigara kullanıyor olabileceği belirlendi.
Sonuç: Sigara ile MS yorgunluğunun ilişkili olmadığını ancak sigara kullanımının hastaların depresyon düzeyi ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.
Objective: The relationship between smoking and the risk and progression of multiple sclerosis (MS) is known. We investigated the role of smoking on fatigue, depression, and disability in patients with MS.
Materials and Methods: Three groups were included in our study. These were smokers with MS (n=40), non-smokers with MS (n=40), and healthy smokers (n=50) groups. Patients were diagnosed as having MS according to the 2010 revised McDonald diagnostic criteria. This study used a sociodemographic follow-up form, the neurological fatigue index, Fagerstrom test for nicotine dependence, and Beck depression inventory.
Results: We showed that MS patients felt more fatigue than healthy individuals, but there was no difference regarding fatigue levels between smokers with MS and non-smokers with MS. In addition, we determined that smoking increased the level of depression, or those with depression might be smoking more.
Conclusion: We believe that smoking is not associated with MS fatigue. However, smoking may be associated with the severity of patients’ depression.

13.Investigation of Sexual Dysfunction in Patients with Epilepsy with Regular Follow-up in a Tertiary Neurology Clinic
Sibel Üstün Özek, Zeren Öztürk Altun
doi: 10.4274/tnd.2021.95695  Pages 295 - 300
Amaç: Epilepsi hastalarında bilinen bir psikiyatrik problem veya ileri derecede özürlülük olmaksızın olası cinsel işlev bozukluğunun (CİB) sıklığını saptamak amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya epilepsi tanısı almış 48 hasta ve 69 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 117 olgu alındı. Tüm hasta ve kontrollere, olası CİB’yi saptamaya yönelik Arizona cinsel yaşantılar ölçeği (ACYÖ) uygulandı.
Bulgular: Hastaların %54’ü kadın, %46’sı erkekti. Hastaların ortalama yaşı kadınlarda 39,31±10,38 (min: 25, maks: 60), erkeklerde 40,00±7,06 (min: 21, maks: 50) olarak saptandı. Kadınlardaki nöbetlerin %57,7’si fokal, %42,3’ü jeneralize; erkeklerdeki nöbetlerin %45,5’i fokal, %54,5’i jeneralize nöbet tipindeydi. Olguların hastalık başlama yaşı ortalama 25,71±11,70 yıldı. Çalışma grubu olguların ACYÖ “orgazm/ejakülasyon” alt boyutundan aldıkları puanlar, kontrol grubu olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır. Olguların ACYÖ toplamından aldıkları puanlara göre patolojik olma oranları, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p>0,05). ACYÖ ile hastalık süresi ve kullanılan ilaç sayısı arasında istatistiksel anlamlı ilişki yoktu (p>0,05).
Sonuç: Çalışmamıza göre bilinen psikiyatrik bir hastalık öyküsü olmayan epilepsi olgularımızda ACYÖ orgazm/ejakülasyon alt ölçeği puanının düşük olması dışında kontrollere kıyasla toplam skor açısından fark yoktu. ACYÖ ölçeğini kullanarak seksüel disfonksiyonu erken saptamak yaşam kalitesini iyileştirmede rol oynayabilir.
Objective: We aimed to assess potential sexual dysfunction (SD) in patients with epilepsy who have no known psychiatric disorders or disabilities.
Materials and Methods: In this study, 48 patients with epilepsy and 69 healthy controls participated. The Arizona sexual experiences scale (ASEX) was used to assess five elements of sexual function in both patients and controls, and the total ASEX score was used to screen for possible SD. Association of SD with demographic and clinical factors were analyzed.
Results: In the patient group, 54% were female and 46% were male. The mean age was 39.3±10.4 years in female patients and 40.0±7.1 years in male patients. In female patients, seizures were classified as focal in 57.7% and generalized in 42.3%, while in male patients, seizures were classified as focal in 45.5% and generalized in 54.5%. The mean duration of the disease was 25.7±11.7 years. Male patients with epilepsy had statistically lower ASEX ejaculation subscale scores compared to controls (p<0.05). However, the rates of pathological SD based on the total ASEX scores did not differ statistically between the groups (p>0.05). ASEX score was not associated with the duration of the disease and the number of antiepileptic drugs used (p>0.05).
Conclusion: There was no difference in potential SD between patients with epilepsy and controls. However, compared to controls, male patients with epilepsy potential ejaculation dysfunction. Early detection of SD using ASEX can have a role in ameliorating the quality of life in patients with epilepsy.

14.Clinical Outcomes of Thrombolytic Therapy in Patients with Mild Stroke: A Single-center Experience in a Tertiary Care Institution
Hasan Hüseyin Karadeli, Ruken Şimşekoğlu
doi: 10.4274/tnd.2021.47560  Pages 301 - 305
Amaç: “Hafif inme” deyimi Ulusal Sağlık Enstitüleri İnme Ölçeği (NIHSS) skoru 0-6 arasında olan hastaları belirtmek için kullanılmaktadır. Akut iskemik inme ile başvuran ve hafif inme kategorisinde olan hastalara intravenöz (iv) rekombinant doku plazminojen aktivatörünün (iv-tPA) uygulanmasına ilişkin hala net bir karar yoktur. Çalışmamızda akut hafif inme kliniği ile inme merkezimize başvuran ve iv-tPA tedavisi alan hastaların verilerini ve üç aylık takiplerini incelemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Trombolitik tedavi alan 350 hastadan 47 (yaş; 69,1±14,1, 28 kadın) hafif inme hastası çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara maksimum 4,5 saat gecikmeyle iv tromboliz başlandı. Hastaların NIHSS skoru 6’dan düşüktü. Trombolitik tedaviye başlamadan hemen önceki NIHSS skorları ve tedaviden 24 saat sonraki skorlar kaydedildi. Başvuruda, 1. ve 3. aylarda modifiye rankin skoru puanları (mRS) kaydedildi.
Bulgular: Tedavi sonrası tPA alan hastaların NIHSS skorlarının anlamlı şekilde azaldığı görüldü (p=0,001). Hastaların 1. ve 3. ay mRS skorları tedaviye başladıklarındaki mRS skorlarına göre istatistiksel olarak anlamlı azaldığı izlendi (p=0,001).
Sonuç: Bu çalışmadaki veriler hafif inme grubundaki akut iskemik serebrovasküler olay geçiren hastalarda verilen iv-tPA tedavisinin etkinliğini, uzun dönem engelliliği önemli ölçüde azalttığını göstermektedir.
Objective: Mild stroke is used to describe patients with stroke having a National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS) score of 0-6. However, there is still no clear decision regarding the application of intravenous (iv) recombinant tissue plasminogen activator (iv-tPA) to patients who were admitted with an acute ischemic stroke and were in the mild stroke category. This study aimed to analyze data of patients who applied to our stroke center with an acute mild stroke clinic and received iv-tPA treatment and 3-month follow-up.
Materials and Methods: Of 350 patients receiving thrombolytic therapy, 47 (age 69.1±14.1, 28 female) patients with mild stroke were included. iv thrombolysis was initiated with a maximum delay of 4.5 h in all patients. Patients had an NIHSS score of less than 6. NIHSS scores immediately before starting thrombolytic therapy and scores 24 h after treatment were recorded. Modified rankin scale scores (mRS) at admission and at 1 and 3 months were recorded.
Results: The NIHSS scores of patients who received tPA decreased significantly after the treatment (p=0.001). The mRS scores of the patients at the first and third months were significantly decreased according to the mRS scores when they entered the treatment (p=0.001).
Conclusion: This study highlights the efficacy of iv-tPA in patients with acute ischemic stroke and mild symptoms and demonstrates the low-risk profile of this therapy.

15.The Relationship Between the Type of Parkinson’s Disease and Entrapment Neuropathy in the Upper Extremities
Nihat Şengeze, Ahmet Özşimşek, Hasan Rıfat Koyuncuoğlu, Esra Taşkıran
doi: 10.4274/tnd.2021.54522  Pages 306 - 310
Amaç: Parkinson hastalığı (PH) toplumda sık görülen nörodejeneratif hastalıklardan biridir. Tuzak nöropatiler (CN) ise iş gücünü olumsuz etkileyen ve yaşam kalitesini düşüren hastalıklardır. Bu çalışmada tremor gibi tekrarlayan mekanik hareketin, tremor baskın (TD) veya akinetik-rijit (ARS) PH tipinde ve CN üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. Başka bir deyişle, CN ile iki tip PH arasındaki ilişkiyi incelemek istedik. Bununla beraber her iki PH tipinde, hastalığın başlangıcında ve hastalık sırasında etkilenen vücut tarafı ile CN’ler arasındaki ilişkiyi değerlendirdik.
Gereç ve Yöntem: Ekim 2017 ile Eylül 2018 arasında PH tanısı olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Yaş ve cinsiyete göre sınıflandırılan karpal tünel ve kübital tünel sendromu elektrofizyolojik bulgularında Padua sınıflandırması kullanıldı. Tüm olgular, hastalık süresine göre üç yıl ve altında ve üç yıl üzeri olarak iki grup şeklinde incelendi. Olgular PH’nin TD ve ARS tipine göre ve hastalığın ilk tutulum tarafına göre iki grup olarak değerlendirildi.
Bulgular: Toplam 71 PH çalışmaya dahil edildi. Hastaların 57’si (%80,3) TD ve 14’ü (%19,7) ARS idi. Üç yıl ve üzeri dönemde TD hasta grubunda karpal tünel sendromu (CaTS) gelişme riskinde artış saptandı (p=0,026).
Sonuç: PH’nin iki farklı tipi veya etkilenen vücut tarafı ile CN’nin tipi arasında bir ilişki saptanmadı. Ancak, üç yıl ve üzeri süreçte tremor dominant PH’de CaTS riski artmıştır.
Objective: Parkinson’s disease (PD) is one of the common neurodegenerative disorders in the community. Compressive neuropathy (CN) is one of the conditions that negatively affect workforce and decreases the quality of life. We aimed to investigate the effect of repetitive mechanical movement on tremor dominant (TD) or akinetic-rigid syndrome (ARS) PD and CNs, particularly, the relationship between CN and two types of PD. In addition, we aimed to evaluate the relationship between CNs and the affected side at the onset and during the disease in both types of PD.
Materials and Methods: Patients with PD who presented to our clinic from October 2017 to September 2018 were enrolled in the study. All patients who underwent electromyography to investigate CN were included in the study. The Padua classification was used in the carpal tunnel and cubital tunnel syndrome and electrophysiological findings were classified according to age and gender. According to the disease duration, patients were compared within the two groups as less than 3 years and ≥3 years. Patients were examined in two groups according to the TD and ARS type of PD and initially affected side.
Results: A total of 71 patients suffering from PD were enrolled in the study, wherein 57 (80.3%) were TD, and 14 were (19.7%) ARS. An increased risk of developing carpal tunnel syndrome (CaTS) was found in the TD group with a disease duration of ≥3 years (p=0.026).
Conclusion: No relationship was found between the two different types of PD or the affected side and the type of CN. However, the risk of CaTS increased in TD PD over the 3 years.

CASE REPORTS
16.Patient with MADSAM, Autoimmune Thyroiditis and 6th Cranial Nerve Paralysis
Buket Özkara, Faik Budak
doi: 10.4274/tnd.2021.24922  Pages 311 - 314
Kronik enflamatuvar demiyelinizan poliradikülonöropati (CİDP) otoimmün mekanizmalarla ortaya çıkan, spinal kökler, pleksuslar ve periferik sinirleri etkileyen, ataklar halinde veya progresif seyreden duyusal ve motor demiyelinizan bir polinöropatidir. Klinikte üst ve alt ekstremitelerde proksimal ve/veya distal güç kaybı, hafif atrofi, uyuşma, ağrı, yanma gibi duyusal yakınmalar görülür. Kraniyal sinir tutulumları nadir olarak tipik bulgulara eşlik etmektedir. En sık fasiyal sinir tutulumu görülmekle birlikte trigeminal, okulomotor, hipoglossus ve abducens sinir tutulumları da bildirilmiştir. Multifokal edinsel demiyelinizan duysal ve motor nöropati (MADSAM) ise asimetrik motor ve duysal kayıplar ve elektromiyografide iletim blokları ile karakterize, CİDP varyantı bir nöropati çeşididir. Hashimato tiroiditi yüksek serum tiroid antikor konsantrasyonları ile tanı konulan otoimmun bir hastalıktır. Multipl skleroz, myasthenia gravis, multifokal motor nöropati gibi nörolojik otoimmün hastalıklarla birlikteliği rapor edilmiştir. Bunlar dışında literatürde Hashimato tiroiditi ve CİDP birlikteliğini gösteren az sayıda çalışma vardır. Burada 6. kraniyal sinir tutulumu olan ve Hashimato tiroiditi tespit edilen bir MADSAM olgusunu sunmak istedik.
Chronic inflammatory demyelinating polyradiculoneuropathy (CIDP) is a sensory and motor demyelinating polyneuropathy that occurs with autoimmune mechanisms, affects the spinal roots, plexuses, and peripheral nerves, and presents with attacks or progressivity. Proximal and/or distal strength loss and mild atrophy in the upper and lower extremities and sensory complaints, such as numbness, pain, and burning, are observed. Cranial nerve involvement rarely accompanies typical findings. Facial nerve involvement is the most common; however, trigeminal, oculomotor, hypoglossus, and abducens nerve involvements are reported. Multifocal acquired demyelinating sensory and motor neuropathy (MADSAM) is an atypical variant of CIDP, characterized by asymmetrical motor and sensory losses and conduction blocks in the electromyography. Hashimoto’s thyroiditis is an autoimmune disease diagnosed with high serum thyroid antibody concentrations. Coexistence with neurological autoimmune diseases such as multiple sclerosis, myasthenia gravis, and multifocal motor neuropathy was reported. Moreover, few studies showed the coexistence of Hashimato’s thyroiditis and CIDP in the literature. Presented herein is a case of MADSAM with cranial nerve involvement and Hashimato’s thyroiditis.

17.Successful Treatment of Sphenopalatine Ganglion Radiofrequency Thermocoagulation in Trigeminal Autonomic Cephalalgia
Esra Ertilav, Osman Nuri Aydın, Ali Akyol
doi: 10.4274/tnd.2021.34356  Pages 315 - 317
Sfenopalatin nevralji (SPN), SP gangliyonunun periferik irritasyonundan kaynaklanan tek taraflı periorbital, trigeminal sinirin maksiller trasesinde ağrı ve ipsilateral otonomik semptomlarla karakterize klinik bir durumdur. SPN, etiyolojisi, ağrı süresi ve tedavi yanıtı ile ayırt edici özellikler sağlasa da ağrı karakteristiği ve otonomik bulguları ile özellikle küme baş ağrısı olmak üzere trigeminal otonom sefaljinin (TOS) önceki bir terimi olarak kabul edilmektedir. SPN’yi klinik olarak tanımak ve ayırmak zor olsa da, uygun olmayan tedavi yaklaşımlarını önlemek için TOS’den ayırt etmek önemlidir. Bu olgu sunumunda SP gangliyonuna yönelik termal koagülasyon ile başarılı tedavi sonuçları sunularak TOS kliniğine, ayırıcı tanı özelliklerine ve tedavi yönetimine dikkati çekmek amaçlanılmıştır.
Sphenopalatine neuralgia (SPN) is a clinical condition characterized by unilateral periorbital, trigeminal-maxillary pain, and ipsilateral autonomic symptoms caused by peripheral irritation of the SP ganglion. SPN was a previous term for trigeminal autonomic cephalalgias (TACs), especially for cluster headache, with its pain characteristics and autonomic findings. Etiology, pain duration, and treatment response provide distinctive features. Its clinical recognition is difficult; however, distinguishing it from other headache syndromes is important to prevent inappropriate treatment approaches. This case report aimed to raise awareness of the diagnosis, differential diagnosis, and management of TACs by presenting successful treatment results with thermal coagulation directed to the SP ganglion.

18.A Stroke Mimic: Post-stroke Recrudescence Syndrome Triggered by Ramsay Hunt Syndrome
Eda Çoban
doi: 10.4274/tnd.2021.09076  Pages 318 - 321
İnme semptomları ile acile başvuran hastalar değerlendirildiğinde, çok sayıda vasküler dışı hastalık süreçlerinin de inme benzeri bir tabloya yol açabileceği görülmektedir. Bu gibi inme taklitçilerinin tanınması amacıyla hastanın hikaye, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile dikkatli değerlendirilmesi gereklidir. Biz, hastamız ile inme taklitçilerinden biri olan ve nadir bilindiğini düşündüğümüz post-stroke recrudescence sendromunu (PRS) sunarak bu konuda farkındalık yaratmayı amaçladık. PRS enfeksiyon başta olmak üzere çeşitli nedenlerle tetiklenen bir inme taklitçisidir. Bu gibi inme taklitçilerinin tanınması hastanın gereksiz inme tedavisinden ve buna bağlı gelişebilecek komplikasyonlardan korunmasını sağlayacaktır.
On evaluating patients referring to emergency departments with stroke symptoms, many non-vascular causes are seen as the responsible etiologies. To identify stroke mimics, patients undergo physical and neurological examination, and neuroimaging. Hereby, we aimed to raise awareness of post-stroke recrudescence syndrome (PRS), a rare stroke mimic. PRS is a stroke mimic, especially that triggered by infections. Considering this syndrome is important to avoid unnecessary diagnostic tests and treatments.

19.Does Having Knowledge About Collateral Circulation Affect Patient Selection in Mechanical Thrombectomy?
Fatma Ger Akarsu, Özlem Aykaç, Hayri Demirbaş, Atilla Özcan Özdemir
doi: 10.4274/tnd.2021.81226  Pages 322 - 326
Akut inmede ilk altı saat içinde endovasküler tedavinin faydalı olduğu bilinmektedir, ancak yakın dönemde semptom başlama zamanından altı saat sonra görülen hastalarda da endovasküler tedavinin etkin olduğu gösterilmiştir. Bu hastalarda RAPİD yazılımı, bilgisayarlı tomografi perfüzyon verilerinin işlendiği ve endovasküler tedavi için iskemik korun büyüklüğünü ve kollateral durumu tahmin etmek için kullanılan güçlü bir tetkiktir. Burada, semptom başlangıç zamanı altı saatin üzerinde olan akut sağ orta serebral arter oklüzyonu ile başvuran altmış altı yaşında bir kadın hasta sunulmaktadır. Hastanın perfüzyon görüntülemesinde volüm kaybı olmamasına rağmen mekanik trombektomi uygulanmaması, sebepleri ile tartışılmıştır. Beyin hemodinamisinin her hastada farklı olduğu gerçeği RAPİD gibi kan akımı temeli üzerine oluşturulan görüntüleme yöntemlerini değerlendirmede göz ardı edilemez bir gerçektir. Bu nedenle, akut iskemik inmenin tedavisinde hasta temelli seçimin önemini gösteren bir hastamızı sunmak istedik.
Endovascular thrombectomy is a well-known effective treatment in the first six hours of acute ischemic stroke, but endovascular therapy is also efficient in patients admitted six hours after symptom onset. The RAPID software is a powerful tool that processes computed tomography perfusion data and predicts ischemic core size and collateral status for endovascular treatment in these patients. Presented herein is a 66-year-old female patient with acute right middle cerebral artery occlusion with a symptom onset of >6 h. The reason why mechanical thrombectomy was not performed despite volume loss in the patient’s perfusion imaging is also discussed. Brain hemodynamics is undeniably different in every patient, and this should be kept in mind while evaluating imaging methods based on blood flow, such as the RAPID software. Therefore, this report aimed to present a patient that demonstrated the importance of patient-based selection in acute ischemic stroke treatment.

20.Mild Encephalitis with Reversible Splenial Lesion Associated with COVID-19
Esra Demir, Berna Arlı
doi: 10.4274/tnd.2021.24022  Pages 327 - 329
Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19), yüksek morbidite ve mortalite ile ortaya çıkan pandemik bir hastalıktır. COVID-19’da öncelikle etkilenen alan pulmoner sistem olup en yıkıcı etki de burada ortaya çıkar. Enfekte hastalarda asemptomatik hastalıktan hafif ve orta dereceli semptomlara (hafif pnömoni), şiddetli semptomlara (dispne, hipoksi) ve kritik hastalık semptomlarına (akut solunum sıkıntısı sendromu, solunum yetmezliği, şok veya multiorgan sistem disfonksiyonu) kadar çeşitli semptomlarla ortaya çıkar. Nörolojik belirtilerde, özellikle şiddetli hastalarda, akut iskemik inme, intraserebral kanama, serebral venöz sinüs trombozu, bilinç bozukluğu, ateşli nöbetler, konvülsiyonlar, mental durum değişikliği ve ensefalit görülebilir. Reversibl splenial lezyonlu hafif ensefalit/ ensefalopati (MERS) klinik ve radyolojik bir tanı olup korpus kallosum spleniumda reversibl belirgin bir lezyon, enfeksiyöz bir ajan ve hafif ensefalopati ile ilişkilidir. Bu olgu sunumunda, acil servise bulantı kusma ve bilinç bozukluğu ile başvuran korpus kallozum spleniumda difüzyon kısıtlaması nedeniyle nöroloji kliniğine kabul edilen erişkin bir hastada MERS’nin ana klinik ve radyolojik özelliklerini vurguladık.
Coronavirus disease-2019 (COVID-19) is an emerging pandemic disease with high morbidity and mortality. The area primarily affected in COVID-19 is the pulmonary system, where the most destructive effect occurs. Symptoms range from asymptomatic illness to mild-to-moderate (mild pneumonia), severe (dyspnea, hypoxia), and critical illness symptoms (acute respiratory distress syndrome, respiratory failure, shock, or multiorgan system dysfunction) in patients with COVID-19. Neurological manifestations, such as acute ischemic stroke, intracerebral hemorrhage, cerebral venous sinus thrombosis, conscious disturbance, febrile seizures, convulsions, mental status change, and encephalitis are observed in severe patients. Mild encephalitis/encephalopathy with reversible splenial (MERS) lesions is a clinicoradiological diagnosis that is associated with a prominent reversible lesion in the corpus callosum (SCC) splenium, infectious agent, and mild encephalopathy. In this case report, the key clinical and radiological features of MERS were highlighted in an adult patient presented to the emergency department with nausea, vomiting, and unconsciousness and admitted to the neurology clinic due to diffusion restriction in the SCC splenium.

21.Decompression Sickness with Simultaneous Cranial and Spinal Involvement: A Case Report
Yaprak Özüm Ünsal Bilgin, Aslı Köşkderelioğlu, Rifat Reha Bilgin
doi: 10.4274/tnd.2021.05914  Pages 330 - 333
Dekompresyon hastalığı (DKH), derin su altı dalışlardan sonra yüzeye çıkarken dış basıncın hızlı düşmesine bağlı ortaya çıkar. Kan ve dokularda bulunan azotun çözünürlüğünün azalması sonucu ortaya çıkan gaz baloncukları venöz ve arteryel embolizasyonlara neden olmaktadır. Nörolojik tutulum sıklıkla medulla spinalis ile sınırlıdır ancak serebral tutulum da eşlik edebilir. Otuz altı yaşında erkek hasta profesyonel dalgıç olarak çalışırken, tekrarlayan derin dalışları sonrasında ortaya çıkan akut başlangıçlı konfüzyon haline eşlik eden serebellar bulgular ve parapleji kliniğiyle başvurdu. Manyetik rezonans görüntülemede, bilateral serebral ve serebellar hemisferler ile servikal ve torakal spinal kordda çok sayıda iskemik alanlar izlendi. DKH’ye bağlı yaygın ve eş zamanlı medulla spinalis ve serebral tutulumun görüldüğü bu olgu, klinik ve radyolojik izlem bulguları eşliğinde tartışılmıştır.
Decompression sickness (DCS) causes venous and arterial embolization, resulting from decreased nitrogen solubility in the blood and tissues due to the rapid drop in external pressure, when rising to the surface after deep underwater dives. Neurological involvement is frequently seen in the medulla spinalis, but there may also be cranial involvement. A 36-year-old male patient, working as a professional diver, was brought to the emergency department with confusion, cerebellar syndrome findings, and paraplegia, soon after consecutive deep dives. Radiological examinations showed involvement of the bilateral cerebral and cerebellar hemispheres, along with the cervical and thoracic spinal cord. This patient with medulla spinalis and cranial involvement of DCS, observed simultaneously, was presented with follow-up clinical and radiological findings.

22.Results of Special Neck Exercises in a Patient with Cerebellar Ataxia and Axial Myoclonus Due to ADCK3 Mutation
Özlem Menevşe, Sevil Bilgin, Murat Gültekin
doi: 10.4274/tnd.2021.24196  Pages 334 - 339
ADCK3 gen mutasyonu ile ilişkili serebellar ataksi, otozomal resesif geçiş gösteren serebellar ataksiler içerisinde yer alan kalıtsal bir ataksi çeşididir. Bu progresif atakside, epileptik nöbetler, piramidal bulgular ve miyoklonus gibi ek semptomlar görülebilir. Bu olgu sunumunun amacı, ADCK3 gen mutasyonu ile ilişkili koenzim Q10 eksikliğine bağlı serebellar ataksi ve miyoklonusu bulunan 19 yaşındaki hastanın fizyoterapi ve rehabilitasyon programının sonuçlarını sunmaktır. Hastanın değerlendirmesinde uluslararası ataksi oranlama ölçeği, standardize mini-mental test, gözlemsel postür analizi, birleşik miyoklonus değerlendirme ölçeği, Purdue-Pegboard testi, zamanlı kalk yürü testi, fonksiyonel ve bilgisayarlı denge testleri ile Nottingham sağlık profili kullanıldı. Hastaya haftada 3 gün, toplam 9 hafta nötral postürün re-edükasyonu ve servikal stabilizasyon egzersizlerinden oluşan özel boyun egzersizleri uygulandı. Tedavi sonunda hastanın postüründe düzelme, miyoklonusta önemli ölçüde azalma, ince el becerileri, denge parametreleri ve yaşam kalitesinde önemli iyileşmeler elde edildi. Özel boyun egzersizlerinden oluşan fizyoterapi yaklaşımının postüral kontrolün sağlanması için ihtiyaç duyulan duyusal süreçlerin gelişimine katkıda bulunarak postüral kontrolü geliştirmiş olması muhtemeldir. Bu nedenle özel boyun egzersizleri bu hastalar için alternatif bir tedavi seçeneği olma potansiyeli taşımaktadır.
Cerebellar ataxia associated with the aarF-domain-containing kinase 3 (ADCK3) gene mutation is a hereditary type of ataxia related to autosomal recessive cerebellar ataxias. Additional symptoms, such as epileptic seizures, pyramidal signs, and myoclonus, may be seen in this progressive ataxia. This case report aimed to present the results of the physiotherapy and rehabilitation program of a 19-year-old patient with cerebellar ataxia and myoclonus, due to coenzyme Q10 deficiency, associated with the ADCK3 gene mutation. International cooperative ataxia rating scale, mini-mental state examination, observational posture analysis, unified myoclonus rating scale, Purdue-Pegboard test, timed up and go test, functional and computerized balance tests, and Nottingham health profile were used when evaluating the patient. The patient underwent special neck exercises consisting of reeducation of neutral posture and cervical stabilization exercises for three days a week, totaling nine weeks. At the end of the treatment, improvement in the patient’s posture, marked decrease in myoclonus, and significant improvements in fine hand skills, balance parameters, and quality of life were obtained. It is likely that the physiotherapy approach, consisting of special neck exercises, has improved postural control by contributing to the development of the sensory processes needed to achieve postural control. Therefore, special neck exercises have the potential to be an alternative treatment option for these patients.

23.Different Clinical Faces of the Same Gene Mutation: Fragile X Mental Retardation 1 Disorders
Burcu Asma, Berk Özyılmaz, Feray Güleç Uyaroğlu
doi: 10.4274/tnd.2021.58234  Pages 340 - 342
X kromozomu üzerinde bulunan frajil X mental retardasyon 1 geni, aynı adlı proteinin sentezinde rol alır. Bu genin normal alleli 5-40 CGG tekrarına sahipken, aynı trinükleotidin 200’den fazla tekrarı tam mutasyon, 55-200 tekrarı ise premutasyon olarak adlandırılır. Bu mutasyonlar frajil X sendromu, frajil X-ilişkili tremor/ataksi sendromu (FXTAS), frajil X ilişkili primer ovaryan yetmezlik (FXPOY), otizm spektrum bozuklukları (OSB), dikkat eksikliği hiperaktivite sendromu gibi kimi zaman birbiriyle örtüşen farklı klinik tablolara yol açar. Aynı gendeki mutasyonların farklı yüzlerini oluşturan bu fenotipler, frajil X ilişkili hastalıklar terimi altında toplanabilir. Hastalık erkeklerde daha sık görülse de, asemptomatik kadınların da etkilendiği bilinmektedir. Bu yüzden hastalar kadar diğer aile bireylerinin de dikkatle değerlendirilmesi, özellikle nöropsikiyatrik semptomların erken tanınması ve yönetimi bakımından önemlidir. Bu yazıda nöropsikiyatrik bulgularla başvuran 19 yaşında bir kadın olgu ve aynı aile bireylerindeki FXTAS, FXPOY fenotipleri konu edinilerek genetik hastalıkların yönetiminde aile bireylerine yönelik değerlendirmenin önemine vurgu yapılması amaçlanmıştır.
The fragile X mental retardation 1 gene located on the X-chromosome plays a role in protein synthesis of the same name (fragile X mental retardation protein). The normal allele of this gene has 5-40 CGG repeats, wherein >200 repeats of the same trinucleotide are called full mutations and 55-200 repeats are called premutations. These mutations cause different clinical pictures, which sometimes overlap each other, such as fragile X syndrome, fragile X-associated tremor/ataxia syndrome (FXTAS), fragile X-associated primary ovarian insufficiency (FXPOI), autism spectrum disorders, and attention deficit hyperactivity syndrome. These phenotypes, which make up different faces of mutations in the same gene, are grouped under the term fragile X-related diseases. The disease is more common in men; however, asymptomatic women are also affected. Therefore, careful evaluation of other family members, as well as patients, is important especially for early recognition and management of neuropsychiatric symptoms. This article aimed to emphasize the importance of evaluating family members to manage genetic diseases among the family by focusing on a 19-year-old female patient who presented with neuropsychiatric findings and FXTAS and FXPOI phenotypes.

24.Glucose Transporter Type 1 Deficiency Syndrome: A Single-Center Case Series
Miraç Yıldırım, Ömür Babayiğit, Fatma Ilgaz, Dilek Yalnızoğlu, Meral Topçu
doi: 10.4274/tnd.2021.12979  Pages 343 - 346
Glukoz transport tip 1 eksikliği sendromu hareket bozuklukları, dirençli nöbetler ve edinilmiş mikrosefali ile karakterize bir nörometabolik ensefalopatidir. Çalışmaya 3 ila 15 yaşları arasında iki kız ve bir erkek çocuk dahil edildi. Başlıca klinik belirtiler nöbet, ataksi, global gelişimsel gecikme ve edinilmiş mikrosefaliydi. En sık görülen elektroensefalografik bulgu interiktal fokal veya jeneralize epileptiform deşarjlardı. Beyin omurilik sıvısı/kan şekeri oranının düşük olduğu belirlendi (0,35 ve 0,40). İki olguda heterozigot de novo mutasyon ve bir olguda SLC2A1 geninde mikrodelesyon saptandı. Tüm olgular ketojenik diyet (KD) ile tedavi edildi ve diyetin altıncı ayında nöbetsizlerdi. KD ayrıca ataksik yürüyüş, dil becerileri ve davranış bozukluklarını da iyileştirdi. Glukoz transport tip 1 eksikliği sendromunda elektroensefalografi bulguları ile nöbet semiyolojileri arasında tutarsızlık tespit edilebileceğini, KD’nin nöbetler üzerinde belirgin etkili ve ataksi, dil becerileri ve davranış bozuklukları üzerinde ise daha az etkili olduğunu gösterdik.
Glucose transporter type 1 deficiency syndrome is a neurometabolic encephalopathy characterized by movement disorders, intractable seizures, and acquired microcephaly. Two girls and a boy between the ages of 3 and 15 years were included in this study. The main clinical manifestations were seizure, ataxia, global developmental delay, and acquired microcephaly. The most common electroencephalographic finding was interictal focal or generalized epileptiform discharges. The cerebrospinal fluid to blood glucose ratio was determined to be low (0.35 and 0.40). Two cases had heterozygous de novo mutations and one had microdeletion of SLC2A1. All cases were treated with a ketogenic diet (KD) and were seizure-free in the sixth month of the diet. KD also improved ataxic gait, language skills, and behavioral disturbances. Inconsistency was demonstrated between electroencephalography findings and seizure semiologies detected in patients with GLUT1DS, and KD was found to be most effective for seizures and less effective for ataxia, language skills, and behavioral disturbances.

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
25.Imaging in Hirayama Disease
Navaneetha kumar Govarthanan, Niranjan Kanase, Dillibabu Ethiraj
doi: 10.4274/tnd.2021.43410  Pages 347 - 348
Abstract | English Full Text

26.Juxtacortical Hemorrhage in Cerebral Venous Thrombosis: Cashew Nut Sign
Yasemin Dinç, Gizem Güllü, Bahattin Hakyemez, Mustafa Bakar
doi: 10.4274/tnd.2021.07992  Pages 349 - 350
Abstract | English Full Text

27.Spontaneous Intracranial Hypotension and Central Diabetes Insipidus Coexistence: Neuroradiological View
Esra Demir, Şadiye Gümüşyayla
doi: 10.4274/tnd.2021.58701  Pages 351 - 352
Abstract | English Full Text

28.A Case of COVID-19 Presenting with Posterior Reversible Encephalopathy Syndrome
Naciye Çilem Çarkı Bal, Kamil Karaali, Hilmi Uysal
doi: 10.4274/tnd.2021.40336  Pages 353 - 355
Abstract | English Full Text

29.Occipital Headache Associated with C1 Hypoplasia
Selman Kök, Murat Gönen, Ahmet Cemil Ergün, Metin Kaplan
doi: 10.4274/tnd.2021.08455  Pages 356 - 357
Abstract | English Full Text



 
© Copyright 2021 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale