e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 27 Issue : 3 Year : 2021

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 27 (2)
Volume: 27  Issue: 2 - 2021
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XII

REVIEWS
2.Use of Oral Nutritional Supplements in Neurology: General Principles, Special Practices
Mehmet Akif Topçuoğlu, Ethem Murat Arsava, Esen Saka
doi: 10.4274/tnd.2021.53503  Pages 102 - 110
Yaşlı bireylerde ve inme, demans, amiyotrofik lateral skleroz, multipl skleroz veya Parkinson hastalığı gibi nörolojik hastalığı olanlarda malnütrisyon tanısı veya riski varsa ya da malnütrisyon riski oluşturabilecek enfeksiyon, travma veya hastane yatışı gibi hallerde oral gıda alımı yetersizliği başladığında oral nütrisyonel supleman (ONS) kullanımının gündeme gelmesi gerektiği konusunda ikna edici bilimsel veri bulunmaktadır. Hastanın yeterli uyunç ve toleransını sağlayabilecek çok çeşitli ticari formül spektrumu vardır. ONS takviyesinin yararlı olabilmesi için malnütrisyon veya malnütrisyon riski olan kişide günde en az 400 kcal enerji ve 30 gram protein içeren formülün minimum 1 ay süre ile uygulanması gerekir. ONS tüketilen normal gıda miktarını azaltmamalıdır. Faydalı ise hedefler çerçevesinde devam edilmelidir. ONS takviyesi ekonomik ve faydalı bir nöroloji pratiğidir.
There is convincing scientific evidence that the use of oral nutritional supplements (ONS) is advantageous in patients with disabling neurologic diseases such as stroke, dementia, amyotrophic lateral sclerosis, multiple sclerosis or Parkinson’s disease, and also in older patients with a diagnosis of malnutrition or just risk of malnutrition, and in all these cases accompanied with insufficient oral food intake or during a condition such as infection, trauma or hospitalization that may pose an increased malnutrition risk along. A wide spectrum of commercial formulas ensuring adequate patient adaptation and toleration are available. For ONS supply to be beneficial, a person at risk of malnutrition or with the diagnosis of malnutrition should consume ONS containing at least 400 kcal of energy and 30 grams of protein per day for a minimum of 1 month. ONS should not reduce the amount of normal daily food intake. If useful, ONS should be continued within the scope of predetermined goals. Supplementation of ONS is an economical and useful neurology practice.

3.Non-pharmacologic Approaches to Dysphagia in Patients with Multiple Sclerosis: A Systematic Review
Gülşah Kesik, Leyla Özdemir
doi: 10.4274/tnd.2020.55770  Pages 111 - 116
Multipl sklerozlu (MS) hastalarda sıklıkla görülen ve yutma güçlüğü olarak tanımlanan disfaji; aspirasyon pnömonisi, dehidratasyon, malnütrisyon gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilen, morbidite ve mortalite oranlarını artıran ve yaşam kalitesini düşüren bir semptomdur. MS’li hastalarda disfajiye farmakolojik veya cerrahi yöntemlerin yanı sıra, non-farmakolojik ve non-invaziv yöntemlerle de müdahale edilebilmektedir. Disfajinin yönetiminde kullanılan temel nonfarmakolojik yöntemler; duyusal uyarma teknikleri, yutma manevraları, diyet modifikasyonları ve pozisyonel yutma teknikleri olarak sıralanabilir. Yapılan literatür taramasında, MS’li hastalarda disfajinin tedavi ve bakımında non-farmakolojik ve non-invaziv yöntemlere ilişkin bir sistematik derlemeye ulaşılamamıştır. Bu çalışmanın temel amacı, disfajinin kontrolünde literatürde yer alan non-farmakolojik girişimlerin incelenmesidir. Çalışma kapsamında detaylı bir literatür taraması yapılmış, dahil edilme kriterleri göz önüne alınarak 4 araştırma incelenmiştir. İncelenen çalışmalardaki non-farmakolojik yöntemler; oral motor egzersizler, yutma manevraları gibi yöntemleri içeren geleneksel disfaji rehabilitasyon yöntemleri, elektrik stimülasyonu ve solunum kasları egzersizleridir. Çalışmalarda, disfaji ve/veya yutma ilişkili yaşam kalitesi benzer skalalarla ölçülmüştür. İlgili girişimlerin tamamının, MS’li hastalarda disfaji ve/veya yutma ilişkili yaşam kalitesi üzerinde anlamlı düzeyde etki ettiği görülmektedir. Sonuç olarak, literatürdeki bilgiler ışığında, MS’li hastalarda disfajinin kontrolünde non-farmakolojik yöntemlerin etkin olduğu söylenebilir. Ayrıca, bu alanda deneysel tasarımlı ve daha kapsamlı araştırmalar yapılması önerilebilir.
Dysphagia, which is frequently seen in patients with multiple sclerosis (MS) and defined as difficulty in swallowing, can lead to serious complications such as aspiration pneumonia, dehydration, malnutrition, and increases morbidity and mortality rates and decreases quality of life. In patients with MS, dysphagia can be intervened by pharmacologic or surgical methods; this symptom can also be controlled by nonpharmacologic and non-invasive methods such as sensory stimulation techniques, swallowing maneuvers, dietary modifications, and positional swallowing techniques. No previous systematic reviews on the effects of non-pharmacologic or non-invasive methods on dysphagia in MS have been published. The main objective of this study was to summarize and qualitatively analyze published studies on non-pharmacologic or non-invasive methods effects for dysphagia in MS. Within the scope of the study, a detailed literature review was performed and four studies were examined considering the inclusion criteria. The non-pharmacologic applications in the studies are as follows: Traditional dysphagia rehabilitation methods, which include methods such as oral motor exercises and swallowing maneuvers; electrical stimulation, and respiratory muscle exercises. In these studies, dysphagia and/or swallowing-related quality of life were measured with similar scales. It is seen that all of the related interventions have a significant effect on dysphagia and/or swallowing-related quality of life in patients with MS. In conclusion, in light of the information in the literature, non-pharmacologic methods can be said to be effective in the control of dysphagia in patients with MS. In addition, it may be suggested to conduct experimental and more comprehensive studies in this field.

ORIGINAL ARTICLES
4.Association between PSEN1 p.E318G Variant and APOE Polymorphism and Alzheimer Disease in Turkish Patients
Gamze Güven, Haşmet Hanağası, Ebba Lohmann, Nihan Erginel Ünaltuna, Hakan Gürvit, Rukiye Aslan, Çağla Dönmez, Başar Bilgiç
doi: 10.4274/tnd.2021.22316  Pages 117 - 122
Amaç: Presenilin-1 (PSEN1) genindeki mutasyonlar, erken başlangıçlı ailevi Alzheimer hastalığı (AH) ile ilişkilendirilmiştir ve bu mutasyonlar çoğunlukla tam penetrans gösterir. Ancak PSEN1 geninin 9 ekzonundaki p.E318G varyantı bunlar içinde bir istisnadır. p.E318G varyantının AH hastaları dışında demans olmayan kontrollerde de gösterilmesi, onun nadir bir polimorfizm ya da düşük penetranslı bir mutasyon olabileceğini düşündürmektedir. Bu varyantın AH’de patojenik rolü olup olmadığını araştıran ve birçok farklı popülasyonda gerçekleştirilen çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Bu çalışmada, AH hastalarında ve kontrollerde PSEN1 p.E318G varyantının ve APOE genotiplerinin sıklığını belirlemeyi ve Türk kohortunda AH riski ile ilişkili olup olmadıklarını araştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 217 ailevi AH ve 153 sporadik AH hastası ve 402 kontrol dahil edildi. Hasta ve kontrollerin p.E318G ve APOE genotipleri hidroliz problar kullanılarak gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile belirlendi.
Bulgular: p.E318G varyantı beş ailevi AH hastası, üç sporadik AH hastası, ve on bir kontrol örneğinde bulundu. Ailevi ve sporadik formlarda hastalar ve kontroller arasında p.E318G varyantının dağılımı açısından anlamlı bir farklılık görülmedi. APOE ε4 allel taşıyıcılarının taşımayanlara göre AH riskinin hem ailesel [olasılık oranı (OO): 3,67, %95 güven aralığı (GA): 2,69-4,99, p<0,001] hem de sporadik olgularda (OO: 2,91, %95 GA: 2,06-4,10, p<0,001) artmış olduğu bulundu. APOE ε4 allelin yokluğunda veya varlığında p.E318G varyantının dağılımında hastalar ve kontroller arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı.
Sonuç: Çalışmamızın sonucunda elde edilen veriler Türk AH hastalarında PSEN1 p.E318G varyasyonunun tek başına ya da APOE ε4 aleli ile birlikte AH riski ile ilişkili olmadığını göstermiştir. Bununla birlikte, tek başına APOE ε4 alelinin hem ailesel hem de sporadik formlarda AH için önemli bir risk faktörü olduğu görülmüştür.
Objective: Mutations in the Presenilin-1 (PSEN1) gene have been associated with early-onset familial Alzheimer disease (AD) and these mutations usually exhibit full penetrance. However, the p.E318G variant located at exon 9 of PSEN1 is an exception. This variant is also seen in non-demented controls other than patients with AD suggesting that it may be a rare polymorphism or a mutation with low penetrance. In addition, results from studies conducted in different populations investigating the role of p.E318G variant in AD were conflicting. In this study, we aimed to determine the frequency of the PSEN1 p.E318G variant and APOE genotypes in a Turkish cohort and to investigate whether they were associated with the risk of AD.
Materials and Methods: The study included 217 patients with familial AD, 153 patients with sporadic AD, and 402 controls. The PSEN1 p.E318G and APOE genotypes were determined using real-time polymerase chain reaction with hydrolysis probes.
Results: The p.E318G variant was found in five patients with familial AD, three patients with sporadic AD, and 11 control subjects. There was no significant difference in the distribution of the p.E318G variant between patients and controls in familial and sporadic forms. APOE ε4 allele carriers had an increased risk for AD compared with non-carriers both in familial [odds ratio (OR): 3.67, 95% confidence interval (CI): (2.69-4.99); p<0.001] and sporadic cases [OR: 2.91, 95% CI: (2.06-4.10); p<0.001]. No significant difference was found in the distribution of the p.E318G variant with either the absence or presence of the APOE ε4 allele.
Conclusion: Our results showed that PSEN1 p.E318G variation, either alone or together with the APOE ε4 allele, is not associated with AD risk in Turkish patients with AD. However, the APOE ε4 allele constitutes a significant risk factor for AD both in familial and sporadic forms.

5.Cerebral Vasomotor Reactivity in Medically Stabilized Patients with Takayasu’s Arteritis
Mehmet Yasir Pektezel, Sahip Rovshanov, Ertuğrul Cağrı Bölek, Farid Khasiyev, Ömer Karadağ, Ethem Murat Arsava, Mehmet Akif Topçuoğlu
doi: 10.4274/tnd.2020.24356  Pages 123 - 127
Amaç: Takayasu arteriti (TA) genç yaşlarda arkus aorta ve dallarının tutulumu ile karakterize bir büyük damar vaskülitidir. İmmünosüpresif tedaviler ile hastalık aktivitesinin kontrol altına alınmasının serebral dolaşım üzerine etkisi konusunda yayınlar oldukça sınırlı olup, bu tip tedaviler ile proksimal arteriopati sekeline karşın serebrovasküler hemodinamik status stabilize edilebilmektedir. Bunun nedenlerinden biri serebral mikrosirkülatuvar otoregülatuvar kapasitenin tedavi ile normale dönüşü olabilir.
Gereç ve Yöntem: Tedavi ile kontrol altında TA tanısı olan 6 hastada [yaş (ortalama ± standart sapma): 29±7 yıl; 5 kadın] transkraniyal Doppler ultrasonografi (TCD) ile her iki orta serebral arter (OSA) akım paterni tespit edildikten sonra nefes tutma indeksi (NTI) ile serebral vazomotor reaktivite (sVMR) çalışıldı. Altı hastada toplam 28 sVMR ölçümü yapıldı. Kontrol grubu migreni olması dışında sağlıklı olan 18 kişiden oluşturuldu (yaş: 29±6 yıl; 12 kadın). Her iki taraf OSA ortalama akım hızı (Vortalama, cm/s), pulsatilite indeksi (PI) ve NTI değerleri non-parametrik istatistiksel yöntemlerle karşılaştırıldı.
Bulgular: OSA Vortalama ve PI değerleri sırasıyla, TA grubunda 48,3±17,2 cm/s ve 0,31±0,16 olup kontrol grubundan (62,2±11,3 cm/s ve 0,70±0,11) düşük olarak saptandı (her iki; p<0,001). NTI TA grubunda 0,92±0,63 ve kontrollerde ise 0,93±0,38 olarak ölçüldü (p=0,97). Ek olarak TA grubunda oklüde ana karotid arter sahasında (11 test) çalışılan TCD ölçümleri ana karotis arteri oklüde olmayan hastalara ait ölçümlerden farklılık göstermedi.
Sonuç: TA olan hastalarda, sVMR tedavi sonrası en azından orta erimde stabil hale gelmektedir. Serebral mikrosirkülasyonun, aterosklerotik servikoserebral arter oklüzyonlarındakinin aksine, korunmuş olması veya tedavi sonrası düzelmesi bu durumun açıklaması olabilir.
Objective: Takayasu arteritis (TA) is a large vessel vasculitis that affects the aorta and its main branches in the young population. Although data about the effects of controlling disease activity with immunosuppressive treatments on cerebral circulatory capacity are limited, these treatments might stabilize the cerebrovascular hemodynamic status, regardless of the severity of proximal arteriopathy. One of the causes might be the normalization of cerebral autoregulation by the treatment.
Materials and Methods: Cerebral vasomotor reactivity (cVMR) was calculated using the breath holding index (BHI) after bilateral middle cerebral artery (MCA) flow pattern was detected using transcranial Doppler ultrasound (TCD) in six patients with TA who were stabilized with treatment (age: 29±7 years, 5 female). A total of 28 measurements were performed. The control group included 18 healthy volunteers, except for migraine (29±6 years, 12 female). Bilateral MCA mean flow rates (Vmean, cm/s), pulsatility indexes (PI) and BHI were compared using non-parametric statistical methods.
Results: Middle cerebral artery Vmean and PI values were lower in patients with TA (48.3±17.2 cm/s and 0.31±0.16, respectively) compared with the controls (62.2±11.3 and 0.70±0.11, respectively) (both p<0.001). BHI was measured as 0.92±0.63 in the TA group and 0.93±0.38 in the controls (p=0.97). Additionally, in the TA group, TCD parameters measured in the occluded carotid artery territory (11 tests) did not differ from those measured in the non-occluded parent carotid artery territory.
Conclusion: It seems that cVMR can be stabilized at least in the medium range in patients with TA. A protected or improved cerebral microcirculation in patients with TA, unlike in patients with atherosclerotic cervicocephalic artery occlusions, might be an explanation.

6.The Profile of a Neurology Clinic and Malnutrition Awareness
Eda Çoban, Aysun Soysal
doi: 10.4274/tnd.2020.75032  Pages 128 - 132
Amaç: Hastane yatışlarında malnütrisyon yüksek oranlarda saptanmakta, hastaların morbidite ve mortalitelerine etki etmektedir. Çalışmamız hastaneye yatışta malnütrisyon riskini belirlemek, ilişkili komorbiditeler ve laboratuvar parametrelerini saptamak amacıyla planlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya nöroloji kliniğimize Haziran 2016-Ocak 2018 tarihleri arasında yatan tüm hastalar alındı. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, tanıları ve komorbiditeleri kaydedildi. Kreatinin, albümin, lenfosit, C-reaktif protein (CRP) ve lipid profili çalışıldı. Malnütrisyon riski 65 yaş üstü hastalar için mini nütrisyonel değerlendirme, 65 yaş altı için Nutrition Screening 2002 testleri kullanılarak hesaplandı.
Bulgular: Çalışmaya 728 hasta alındı. Hastaların %45,5’i kadındı ve yaş ortalaması 61,54±16,96 idi. Hastaların %68,4’ünde iskemik inme, %8’inde demyelinizan hastalık, %5,6’sında hemorajik inme, %4,3’ünde santral sinir sistemi (SSS) enfeksiyonu, %3,8’inde hareket bozuklukları, %2,7’sinde polinöropati, %1,8’inde epilepsi, %1,6’sında psödotümör serebri, %1,2’sinde kraniyal nöropati, %1’inde demans, %0,6’sında metabolik bozukluk ve %0,7’sinde miyasteni tespit edildi. En sık saptanan komorbidite hiperlipidemiydi. Yedi yüz yirmi sekiz hastanın %28,4’ünde başvuruda malnütrisyon riski tespit edildi. Tüm inmeli hastaların %30’unda malnütrisyon riski mevcuttu. Malnütrisyon riski, SSS enfeksiyonu olan hastalarda %19, hareket bozukluğu olan hastalarda %32, polinöropatili hastalarda %25, demyelinizan hastalık tanılı hastalarda %24, psödotümör serebri tanılı hastalarda %0,8, epilepsili hastalarda %15 idi. Diabetes mellitus malnütrisyon riski ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Albümin düşüklüğü, CRP ve kreatinin yüksekliği malnütrisyon riski ile anlamlı ilişkiliydi.
Sonuç: Malnütrisyon prevalansı nöroloji kliniklerinde yüksek oranlardadır. En çok inmeli hastalarda saptanmasına karşın diğer nörolojik hastalıklarda da gözlemlenmiştir. Diyabetin varlığı malnütrisyon riskini artırır. Albümin düşüklüğü, kreatinin ve CRP yüksekliği klinisyeni malnütrisyon açısından uyarmalıdır.
Objective: Malnutrition is common in patients on admission to hospital, affecting morbidity and mortality. Our study was planned to assess the risk of malnutrition on admission, related comorbidities, and laboratory parameters
Materials and Methods: All hospitalized patients in our clinic between June 2016 and January 2018 were included in the study. Age, sex, diagnosis and comorbidities were recorded. Laboratory parameters including, creatinine, albumin, C-reactive protein (CRP), lymphocyte count, and lipid profile were studied. Malnutrition risk was calculated using the mini nutritional assessment for patients ≥65 years of age and the Nutrition Risk Screening 2002 for younger patients (<65 years of age).
Results: One hundred twenty-eight patients were included in the study. Of these, 45.5% were women and the mean age of the patients was 61.54±16.96 years. The rates of diagnoses were as follows: 68.4% ischemic stroke, 8% demyelinating disease, 5.6% hemorrhagic stroke, 4.3% central nervous system (CNS) infection, 3.8% movement disorders, 2.7% polyneuropathy, 1.8% epilepsy, 1.6% pseudotumor cerebri, 1.2% cranial neuropathy, 1% dementia, 0.6% metabolic disorders, and 0.7% myasthenia gravis. The most common comorbidity was hyperlipidemia. Out of 728 patients, 28.4% were nutritionally at risk on admission. The malnutrition risk was 30% in patients with stroke. The malnutrition risks were 19% for CNS infections, 32% for movement disorders, 25% for polyneuropathy, 24% for demyelinating diseases, 0.8% for pseudotumor cerebri, and 15% for epilepsy. Diabetes mellitus was significantly associated with malnutrition risk. Hypoalbuminemia, higher creatinine, and CRP levels were significantly associated with malnutrition risk.
Conclusion: The prevalence of malnutrition is high in neurology clinics. As malnutrition is frequently observed in patients with stroke, it is often identified in other neurologic diseases. Diabetes increases the risk of malnutrition. Physicians should be alert to hypoalbuminemia, higher creatinine, and CRP levels.

7.The Predictive Value of the Systemic Immune-inflammation Index as a New Prognostic Marker for Disability in Patients with Multiple Sclerosis
Hikmet Saçmacı, Tülin Aktürk, Nermin Tanık
doi: 10.4274/tnd.2021.50329  Pages 133 - 139
Amaç: Multipl skleroz (MS) hastalığı doğuştan gelen ve kazanılmış immün sistem disfonksiyonunun özürlülük artışına yol açtığı santral sinir sistemi istilası durumudur. Biz bu çalışmada, MS hastalarında yeni ve kullanışlı bir araç olarak sistemik immün-enflamasyon indeksinin (SII) kesitsel olarak disabiliteyi tahmin edip edemeyeceğini araştırdık.
Gereç ve Yöntem: Yüz kırk sekiz MS hastasının tıbbi kayıtlarını retrospektif olarak inceledik ve klinik-laboratuvar verilerini elde ettik. Atak dışı dönemdeki SII, (SII: Trombosit sayısı x nötrofil sayısı/lenfosit sayısı) denklemi ile hesaplandı. Elde edilen hemogram parametreleri sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Expanded Disability Status scale (EDSS) >3 ve EDSS <3 olarak oluşturan gruplarda lojistik regresyon analizi ile immün parametrelerin olasılık oranları hesaplandı. Ayrıca SII’nın eşik değeri, duyarlılık ve özgüllükleri alıcı işletim karakteristiği analizi ile elde edildi.
Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 39, kontrol grubunun 36 olup kadın erkek oranı gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Hasta grubunda trombosit, nötrofil ve monositin lenfosite oranlanması ile edilen tüm değerler anlamlı düşüktü (p<0,05). EDSS’nin özellikle nötrofil-lenfosit oranı ve SII ile korele olduğu görüldü (p=0,013, 0,037 rho: 0,225, 0,192). Ayrıca EDSS’ye göre oluşturulan MS gruplarında SII’nin (p=0,000 ExpB: 0,015, güven aralığı: %95 0,999-1,003) hastalık disabilitesi ile ilişkili olduğunu saptadık. Ayrıca SII için cut-off değeri %37 spesifite ve %95,5 sensitiflik oranı ile 254,51 x103/ul olarak bulundu.
Sonuç: Yüksek bir SII, MS’de hastalık disabilitesi göstergesi olarak umut vadeden elde edilmesi kolay, ucuz ve etkili prognostik bir belirteç olabilir. Daha uzun takipli büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: Multiple sclerosis (MS) is a condition involving central nervous system invasion by immune-inflammatory cells. In this study, we investigated whether the systemic immune-inflammation index (SII) could predict disability cross-sectionally as a novel and useful tool in patients with MS.
Materials and Methods: We retrospectively reviewed the medical records of 148 patients with MS and 84 healthy controls and gathered the relevant clinicallaboratory data. SII in the remission period was calculated using the equation (SII: Platelet count x neutrophil count/lymphocyte count). The odds ratio of each immune formulation index was calculated by logistic regression analysis. In addition, the cut-off value, sensitivity and specificity of SII were calculated using receiver operating characteristics curve analysis.
Results: Age and sex characteristics were similar in the groups (p>0.05). All values obtained through complete blood counts were significantly lower in the patient group (p<0.05). It was seen that the Expanded Disability Status scale (EDSS) was particularly correlated with the neutrophil-lymphocyte ratio and SII (p=0.013, 0.037 rho: 0.225, 0.192, respectively). In addition, we found that SII [ExpB: 0.015, 95% confidence interval: (0.999-1.003); p<0.001] was associated with disease disability in the MS groups formed according to EDSS. Furthermore, the cut-off value for SII was 254.51 x103/ul with 37% specificity and 95.5% sensitivity.
Conclusion: A high SII may be a promising prognostic marker that is an easily available, inexpensive, and effective tool for predicting the disease disability in MS. Future studies with a larger number of patients may confirm our results.

8.Changes in Optical Coherence Tomography Parameters in Patients with Unilateral Carotid Artery Stenosis
Eylem Özaydın Göksu, Burcu Yüksel, Berna Doğan, Ayşe Cengiz Ünal
doi: 10.4274/tnd.2021.36675  Pages 140 - 144
Amaç: Retina internal karotis arterin kanlandırdığı son akım bölgesidir ve bu nedenle karotis stenozlu hastalarda çeşitli oftalmik semptomlar görülebilir. Bu çalışmanın amacı, tek taraflı karotis arter stenozu olan hastalarda (semptomatik veya asemptomatik), optik koherans tomografi (OCT) ile retinal sinir lifi kalınlığı (RNFLT), santral maküler kalınlık (CMT), retinal ganglion hücre tabakası kalınlığı (RGCL) ve koroidal kalınlık (CT) değişikliklerini saptamaktır.
Gereç ve Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalışmaya, bilgisayarlı tomografi anjiyografi ile doğrulanan tek taraflı karotis arter stenozu olan hastalar (semptomatik veya asemptomatik) dahil edildi. Spektral alan-OCT ile RNFLT, CMT ve RGCL; gelişmiş derinlik görüntüleme-OCT ile CT ölçüldü.
Bulgular: Tek taraflı karotis arter stenozu olan 28 hasta (17 asemptomatik, 11 semptomatik) çalışmaya alındı. Asemptomatik grupta, stenotik taraftaki göz ile diğer göz karşılaştırıldığında, RNFLT, CMT, RGCL ve CT değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; p=0,986, p=0,945, p=0,569, p=0,796). Benzer şekilde, semptomatik grupta da iki göz karşılaştırıldığında aynı değerler arasında anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; p=0,693, p=0,409, p=0,792, p=0,597). Stenozlu taraflardaki gözler karşılaştırıldığında da aynı değerler için anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; p=0,838, p=0,937, p=0,830, p=0,539).
Sonuç: Bu çalışmada, semptomatik ve asemptomatik karotis arter stenozu olan hastalardaki retinal arter kan akımındaki azalma retinada morfolojik ya da fonksiyonel değişikliklere yol açmamıştır.
Objective: The retina layer belongs to the end-stream region of the internal carotid artery, and thus various ophthalmic symptoms can present in patients with carotid artery stenosis. The aim of this study was to examine the changes in retinal nerve fiber layer thickness (RNFLT), central macular thickness (CMT), retinal ganglion cell layer (RGCL), and choroidal thickness (CT) in patients who had unilateral (symptomatic or asymptomatic) carotid artery stenosis (CAS) using optical coherence tomography (OCT).
Materials and Methods: In this prospective observational study, patients with confirmed unilateral CAS (symptomatic or asymptomatic) in computed tomography angiography were recruited. RNFLT, CMT, and RGCL were compared using spectral domain-OCT. CT was analyzed using enhanced depth imaging- OCT.
Results: A total of 28 patients with unilateral CAS (17 asymptomatic, 11 symptomatic) were recruited. There were no significant differences between the eye on the stenotic side and the fellow eye according to RNFLT, CMT, RGCL, and CT in the asymptomatic group (p=0.986, p=0.945, p=0.569, and p=0.796, respectively). Similarly, in the symptomatic group, no significant differences were found between the eye on the stenotic side and the fellow eye according to the same parameters (p=0.693, p=0.409, p=0.792, and p=0.597, respectively). When comparing the eyes on the stenotic sides in both groups, no significant differences were found (p=0.838, p=0.937, p=0.830, and p=0.539 respectively).
Conclusion: The decrease in retinal artery blood flow did not lead to morphological or functional changes of the retina in symptomatic or asymptomatic carotid artery disease.

9.How Does Entacapon Affect Homocysteine Levels?
Gönül Akdağ, Feriha Özer, Mithat Bedir, Özlem Çokar, Belgin Petek Balcı, Gülsün Gül
doi: 10.4274/tnd.2021.60094  Pages 145 - 150
Amaç: Parkinson hastalarında homosistein, vitamin B12 ve folat düzeylerinin belirlenmesi ve entakapon kullanımının homosistein düzeylerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Hareket bozuklukları polikliniğimizde 2009-2010 tarihleri arasında takipli olan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik, klinik özellikleri ve laboratuvar bulguları kayıt edildi. Benzer demografik özelliklere sahip laboratuvar değerleri incelenmiş olan sağlıklı kişiler kontrol grubunu oluşturdu. Hastalar aldıkları tedaviye göre 2 gruba ayrılarak değerlendirme yapıldı.
Bulgular: Grup 1: Yirmi iki sağlıklı kişiden (kontrol grubu), grup 2: Yirmi iki hastadan [entakapon (+)], grup 3: Elli hastadan [entakapon (-)] oluşmaktadır. Kontrol grubunun homosistein düzeyi entakapon (-) ve entakapon (+) gruba göre anlamlı derecede düşük saptandı. Kontrol grubunun vitamin B12 düzeyi entakapon (-) grupa göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Kontrol grubunun folat düzeyi entakapon (-) gruba göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Entakapon (-) ve entakapon (+) gruplar arasında homosistein, vitamin B12 ve folat düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı.
Sonuç: Parkinson hastalarında levodopa tedavisi homosistein düzeyini etkilemektedir. Levodopa + entakapon kullanımının plazma homosistein düzeylerine etkisinin plazmanın bazal vitamin B12 ve folat düzeyleri ve genetik özelliklerle birlikte değerlendirilmesi gerektiği düşünülmüştür.
Objective: To determine homocysteine, vitamin B12, and folate levels in patients with Parkinson’s disease and to investigate the effect of entacapone use on homocysteine levels.
Materials and Methods: The records of patients who were followed up in our outpatient clinic between 2009 and 2010 were reviewed retrospectively. The demographic, clinical characteristics, and laboratory findings of the patients were recorded. The control group consisted of healthy subjects with similar demographic characteristics. The patients were divided into two groups according to the treatment they received.
Results: The control group consisted of 22 healthy subjects (group 1), group 2 comprised 22 patients [entacapone (+)], and group 3 constitued 50 patients [entacapone (-)]. The homocysteine levels of the control group were significantly lower than the entacapone (-) and entacapone (+) groups. The vitamin B12 level of the control group was significantly higher than in the entacapone (-) group. The folate levels of the control group were significantly higher than those of the entacapone (-) group. There was no significant difference between the entacapone (-) and entacapone (+) groups in terms of homocysteine, vitamin B12, and folate levels.
Conclusion: Levodopa treatment affects homocysteine levels in patients with Parkinson’s disease. The effect of levodopa + entacapone on plasma homocysteine levels should be evaluated together with basal vitamin B12 and folate levels and genetic features.

10.Diffusion-Weighted-Imaging Negative Stroke Syndromes
Mehmet Yasir Pektezel, Ethem Murat Arsava, Rahşan Göçmen, Kader Karlı Oğuz, Mehmet Akif Topçuoğlu
doi: 10.4274/tnd.2021.67878  Pages 151 - 157
Amaç: İskemik inmenin akut fazında normal Diffüzyon Ağırlıklı Görüntüleme (DAG) izlenmesi nadir, ama iyi bilinen bir fenomendir. Bu durumun kesin oranı ve karşılık gelen klinik korelasyonları yeterli derecede incelenmemiştir.
Gereç ve Yöntem: Son 10 yıl içerisinde akut iskemik inme tanısı ile hastaneye yatırılan ve ilk 12 saat içerisinde DAG çekilen peşisıra hastalar çalışmaya alındı. Ek olarak, literatürde yayınlanan DAG negatif inme olgu sunumu ve serileri sistematik olarak derlendi. Geçici iskemik atak ve epileptik nöbet, migren, fonksiyonel bozukluklar, inme rekrüdesansı gibi inme taklitçileri dışlandı.
Bulgular: Hacettepe hastanelerinde yatan 1506 hastanın 20'sinde (%1,3) DWI negatif inme sendromu tanısı kondu. Literatür taramasında 8101 vakadan 535 (%6,6) DWI negatif inme olgusu daha saptandı. Olgu sunumları ve kohort makalelerinde tanımlanan toplam 115 olgu DWI negatif klinik inme sendromlarının özelliklerini tanımlamak için bizim olgularımızla birleştirildi. DWI negatif sendromlar (n=135) “beyin sapı mini-inmeler” (%31,1), “kortikal küçük embolik enfarktlar” (%5,2), “saf penumbral inme” (MR perfüzyon defekti olduğu halde normal DAG; %34,8), “durdurulmuş [“Aborted”] inme ”(erken / tamamen rekanalize inme, sadece akut damar tıkanıklığının tıkanıp açıldığı gösterilen olgularda teşhis edilebilir; %5,2) ve“çeşitli” (%23,7). Karşılık gelen klinik inme sendromları “kısmi hemisferik defisitler” (%36,1), “fokal kortikal sendromlar” (%4,3), “kaudal beyin sapı sendromları” (%9,3), “akut izole vertigo” (%9,3), vertigo-plus sendromlar” (% 10,1), oküler sendromlar (%7,4), hareket bozuklukları (%1,9) ile tipik laküner sendromlar (%11,1) ve ataksi±dizatri gibi atipik laküner sendromlar (%9,3) şeklindedir.
Sonuç: Akut iskemik inme klinik pratiğinde “DAG negatif inme sendromu” nadir değildir. Ancak, çok sayıda klinik tablo ve nöroanatomik lokalizasyonla birlikte olabildiği için spesifik olmaktan uzaktır. Klinik bulgular temelinde kontrol görüntüleme alınması ve difüzyon negatifliğinin mekanizmasının aydınlatılması makuldur.
Objective: Normal diffusion-weighted imaging (DWI) during the acute symptomatic phase of an ischemic stroke is a rare, but a well-known phenomenon. The exact rate and the clinical correlates of this phenomenon are not satisfactorily elucidated.
Materials and Methods: Consecutive patients who were hospitalized with the diagnosis of acute ischemic stroke in the last 10 years and who had DWI (with a bmax of 1000 s/mm2) in the first 12 hours were included. A systematic review of published DWI-negative stroke cases and case series was performed. Alternate diagnoses including transient ischemic attack or stroke mimics such as seizure, migraine, functional disorders, and post-stroke recrudescence were excluded.
Results: The diagnosis of DWI-negative stroke syndrome was made in 20 (1.3%) of 1.506 patients hospitalized in Hacettepe Hospitals. A literature search disclosed another 535 (6.6%) DWI-negative strokes out of 8.101 cases. A total of 115, identified in case reports and cohort (n=19) articles, were combined with our cases to delineate further characteristics of DWI-negative clinical stroke syndromes. DWI-negative syndromes (n=135) were “brainstem mini-strokes” (31.1%), “cortical small embolic infarcts” (5.2%), “pure penumbral stroke” (normal DWI with magnetic resonance perfusion deficit) (34.8%); “aborted stroke” (early and fully recanalized stroke, only diagnosable in patients with documented acute vessel occlusion) (5.2%); and “miscellaneous” (23.7%). Corresponding clinical stroke syndromes include partial hemispheric deficits (36.1%), focal cortical syndromes (4.3%), caudal brainstem syndromes (9.3%), acute isolated vertigo (9.3%), vertigo-plus syndromes (10.1%), ocular syndromes (7.4%), movement disorders (1.9%), typical lacunar syndromes (11.1%), and atypical lacunar syndromes such as ataxia ± dysatrhria (9.3%).
Conclusion: In clinical practice of acute ischemic stroke, early DWI imaging can be negative in various clinical syndromes. Imaging repetition is necessary for the diagnosis and management plan of these patients.

11.Screening of Cognitive Dysfunction Using the Montreal Cognitive Assessment Test and Evaluation of Neurologic Complications in Turkish Adults With Sickle Cell Anemia
Nazan Şimşek Erdem, Ramazan Erdem, Erdal Kurtoglu, Gönül Oktay
doi: 10.4274/tnd.2021.89983  Pages 158 - 163
Amaç: Orak hücre anemili (OHA) erişkin hastaların Montreal Bilişsel Değerlendirme (MoCA) testi ile bilişsel işlevlerini değerlendirmek ve bu hastalarda sık karşılaşılan merkezi sinir sistemi komplikasyonlarınını belirlemektir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 100 OHA tanılı erişkin hasta ve 82 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Kontrol grubu ile hasta grup yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirildi. Tüm hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Hastalar kronik veya sık aralıklı baş ağrısı, iskemik veya hemorajik inme, epilepsi, serebral venöz sinüs trombozu gibi yaygın santral sinir sistemi komplikasyon öyküleri olup olmadığı açısından sorgulandı. Çalışmaya alınan tüm bireylerin bilişsel fonksiyonları MoCA testi ile değerlendirildi.
Bulgular: Yüz OHA’lı hastanın 38’inde kronik veya tekrarlayan baş ağrısı, 10’ununda depresyon öyküsü, 4’ünde iskemik inme öyküsü vardı. Hiçbir hastada epilepsi, hemorajik inme ve serebral venöz sinüs trombozu öyküsü yoktu. Hastaların medyan MoCA skorları kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,001). Hastaların %50’sinde 21 puanın altında MoCA skorları gözlendi. Hastaların MoCA total puanları yaş ile negatif, eğitim düzeyi ile pozitif korelasyon gösterdi (r=-0,181 p=0,015, r=0,483 p<0,001). Kronik veya tekrarlayan baş ağrısı öyküsü düşük MoCA skoru ile anlamlı derecede ilişkili idi (p=0,003).
Sonuç: OHA’lı Türk erişkin hastalarda en sık görülen nörolojik semptom bilişsel bozukluktu. MoCA testi, OHA’lı hastalarda bilişsel bozukluğu değerlendirmek ve takip etmek için yararlı ve kolay bir tarama testi olabilir. Erişkinlik döneminde iskemik inme bir hastada gözlendi. İki hastada iskemik inme nedeniyle ciddi nörolojik sekel bulguları gözlendi.
Objective: To screen cognitive functions using the Montreal Cognitive Assessment (MoCA) test and to determine the most common central nervous system complications in adults with sickle cell anemia (SCA).
Materials and Methods: One hundred adult patients with SCA and 82 healthy controls participated in this study. Controls were matched for age, sex, and education level. We reviewed the demographic information and laboratory values of all patients. The patients were questioned about common CNS complications including headache, ischemic or hemorrhagic stroke, epilepsy, and cerebral venous sinus thrombosis. The MoCA test was used to assess neurocognitive function in all participants.
Results: Of the 100 patients with SCA, 38 patients had chronic or recurrent headaches, 10 had a history of depression, and four patients had a history of ischemic stroke. None of the patients had a history of epilepsy, hemorrhagic stroke or cerebral venous sinus thrombosis. The median MoCA score of the patients was significantly decreased compared with that of the control group (p<0.001). MoCA scores below 21 points were observed in 50% of the patients. The MoCA scores were negatively correlated with age but positively correlated with education level (r=-0.181 p=0.015, r=0.483, p<0.001 respectively). There was a significant correlation between a history of chronic or recurrent headaches and lower MoCA (p=0.003).
Conclusion: Cognitive impairment was the most prevalent neurologic symptom in Turkish adult patients with SCA. The MoCA test may be a useful and easy screening test to evaluate and follow cognitive impairment. A history of first ischemic stroke during adulthood was observed in one patient. Two patients had severe neurologic sequela findings due to ischemic stroke.

12.The Diagnostic and Prognostic Value of Magnetic Resonance Imaging for Evaluating Atypical Inflammatory Demyelinating Lesions
Zeynep Özdemir, Erkan Acar, Aysun Soysal
doi: 10.4274/tnd.2021.00907  Pages 164 - 170
Amaç: Tipik olmayan demiyelinizan lezyonlar ile prezente olan hastaların tanısı zaman zaman biyopsi gerektirecek kadar zor olabilmektedir. Son yayınlarda atipik enflamatuvar demiyelinizan lezyonlar radyolojik olarak 5 ana sınıfta tanımlanmıştır: Halka benzeri, balo benzeri, infiltratif, megakistik ve sınıflandırılamayandır. Bu çalışmada atipik lezyonlara sahip hastaları demografik, klinik ve radyolojik olarak değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: iMed veritabanı kullanılarak demiyelinizan hastalık tanısı ile izlenmekte olan 320 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya manyetik rezonans görüntülemesi olan ve atipik demiyelinizan lezyona sahip olan hastalar dahil edildi. Klinik ve radyolojik bulgular değerlendirildi ve lezyonlar önerilen kriterlere göre sınıflandırıldı.
Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 34,26±6,12 (26-49) olan 27 (16 kadın) hasta dahil edildi. Lezyonlar sınıflandırıldığında 14 hasta halka benzeri, 3 hasta Balo benzeri, 3 hasta megakistik, 5 hasta infiltratif, 2 hasta sınıflandırılamayan atipik demiyelinizan lezyonlara sahipti. Difüzyon ağırlıklı serileri bulunan görüntüler değerlendirildiğinde, Balo benzeri lezyonların etrafında, infiltratif lezyonlarda heterojen şekilde ve halka benzeri lezyonların kontrast tutulumu olan bölgelerinde aynı zamanda difüzyon kısıtlılığı da gözlendi. Prognostik faktörler değerlendirildiğinde, infiltratif lezyonları olan 2 hastanın takiplerinde lezyonları arttı ve hastalara biyopsi yapılmak zorunda kalınıldı. İki hasta agresif tedaviye rağmen kaybedildi. Balo benzeri lezyonu olan hastaların 2 tanesinin relapsı olmadı ve kliniği akut disemine ensefalomiyelit olarak değerlendirildi. Çalışma grubundaki 17 hasta takiplerinde klinik olarak multipl skleroz (MS) tanısı ile halen takip edilmektedir.
Sonuç: Her ne kadar atipik enflamatuvar demiyelinizan lezyonların ayırıcı tanısı her zaman kolay olmasa da, prognozları MS lezyonlarından çok farklı değildir. Genellikle halka benzeri lezyonlar rekürren relapsları olan MS’ye dönüşmekteyken, özellikle relapsları olan infiltratif lezyonlu hastaların prognozu kötü olmaktadır.
Objective: The diagnosis of patients with atypical demiyelinating lesions has always been challenging, sometimes leading to a biopsy. Recent literature has radiologically classified atypical inflammatory demyelinating lesions as ring-like, Balo-like, infiltrative, megacystic, and unclassified lesions. In this study, we aimed to assess the demographics and clinical and radiologic findings in patients with atypical lesions.
Materials and Methods: The records of 320 patients with demyelinating disorders were retrospectively assessed using iMed database. Patients with atypical lesions and whose magnetic resonance imaging evaluations were included. Clinical and radiologic findings were evaluated and lesions were classified according to the recommended criteria.
Results: Twenty-seven patients (16 females) were included and the mean age was 34.26±6.12 (range: 26-49) years. Fourteeen patients had ring-like, three had Balo-like, three had megacystic, five had infiltrative, and two patients had unclassified lesions. Diffusion restriction was observed in contrast-enhancing sites in ring-like lesions, heterogeneously in infiltrative lesions and also peripherally in Balo-like lesions. Two patients with infiltrative lesions had additional lesions on follow-up and had to undergo biopsy. Two patients died despite aggressive treatment. Two patients with Balo-like lesions were evaluated as having acute disseminated encephalomyelitis and did not have further relapses. Seventeen patients from the study group converted to multiple sclerosis (MS) on follow-up.
Conclusion: Differential diagnosis of atypical inflammatory demyelinating lesions is not always easy, the prognosis is not different from MS lesions. Mostly, ringlike lesions seem to convert to MS with recurrent relapses; however, infiltrative lesions seem to have poorer outcomes, especially if patients have additional relapses.

13.Decreased Stroke Applications During Pandemic: Collateral Effects of COVID-19
Erman Altunışık, Ali Arık
doi: 10.4274/tnd.2021.50133  Pages 171 - 175
Amaç: Çalışmamız, pandemi döneminde inme sebebiyle yapılan hastane başvurularını bir önceki yılın aynı dönemiyle kıyaslayarak pandeminin insan davranışları ve inme yönetimine olan etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma, hastenemize 1 Nisan 2020 ve 31 Mayıs 2020 ile 1 Nisan 2019 ve 31 Mayıs 2019 tarihleri arasında kabul edilen inme geçiren hastalar üzerinde gerçekleştirildi. Hastalar inme tipine göre; iskemik inme, hemorajik inme ve geçici iskemik atak (GİA) olmak üzere üç alt gruba ayrıldı. Her iki döneme ait toplam inme sayıları, inme alt tipleri, vasküler risk faktörleri, sosyodemografik ve klinik özellikler, Ulusal Sağlık İnme Enstitüsü Ölçeği (NIHSS) değerleri, büyük damar oklüzyonu varlığı, trombolitik tedavi kullanımı, yoğun bakım yatış gereksinimi ve hastane içi mortalite değerleri birbiriyle kıyaslandı.
Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 71,29±13,12 olan 75 erkek, 58 kadın; pandemi döneminde 44, bir yıl önceki dönemde 89 olmak üzere toplamda 133 hasta alınmıştır. Pandemi döneminde bir yıl önceki aynı dönemle karşılaştırıldığında, hastaneye kabullerde tüm inme geçiren hasta sayılarında yüzde 50, iskemik inme sayılarında %44, intrakraniyal hemoraji sayılarında %62,5, GİA sayılarında %87,5 düşüş saptandı. Pandemi döneminde tedavisinde intravenöz trombolitik tedavi kullanılan hasta oranı, büyük damar oklüzyonu saptanan hasta oranı, hastane içi mortalite oranı ve ortalama NIHSS skorları pandemi döneminde anlamlı derecede daha yüksek saptanırken, minör inme geçiren hasta oranı anlamlı derecede düşük saptandı.
Sonuç: Pandemi dönemi birçok bilinmezi beraberinde getirmiştir. Pandeminin insan davranışları ve sağlık kuruluşlarındaki işleyişe olan etkilerinin koronavirüs hastalığı-2019 dışındaki hastalıkların tanı, tedavi ve uzun dönem takiplerini nasıl etkileyeceği merak konusudur.
Objective: Our study aimed to investigate the effects of the pandemic on human behavior and stroke management by comparing hospital admissions made due to stroke during the pandemic period with the same period of the previous year.
Materials and Methods: This retrospective study was conducted on patients with stroke admitted to our hospital between April 1st, 2020, and May 31st, 2020, and April 1st, 2019, and May 31st, 2019. Strokes were divided into three subgroups: ischemic stroke, hemorrhagic stroke, and transient ischemic attack (TIA). The total number of strokes, stroke subtypes, vascular risk factors, sociodemographic and clinical characteristics, National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS) scores, presence of large vessel occlusion, thrombolytic therapy use, intensive care unit requirement, and in-hospital mortality values were compared for both periods.
Results: A total of 133 patients, 75 males, 58 females, 44 during the pandemic period and 89 in the previous year, were included in the study. The mean age of the patients was 71.29±13.12 years. During the pandemic period, compared with the same period one year ago, there was a 50% decrease in the number of strokes, a 44% decrease in the number of ischemic strokes, a 62.5% decrease in the number of intracranial hemorrhages, and an 87.5% decrease in the number of TIA. During the pandemic period, the rate of patients who received intravenous thrombolytic therapy, the rate of patients with large vessel occlusion, the inhospital mortality rate, and the mean NIHSS scores were found to be significantly higher during the pandemic, but the rate of patients who had a minor stroke was significantly lower.
Conclusion: The pandemic period has brought along many unknowns. It is a matter of curiosity how the effects of the pandemic on human behavior and functioning in health institutions will affect the diagnosis, treatment, and long-term follow-up of diseases other than coronavirus disease-2019.

14.Assessment of Sleep Quality in Healthcare Workers as Part of the COVID-19 Outbreak
Tuba Akıncı, Hatice Melek Başar
doi: 10.4274/tnd.2021.04820  Pages 176 - 186
Amaç: Hastanemizde koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) pandemisi sırasında çalışan sağlık personelinin uyku kalitesi ve buna etki eden faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza COVID-19 pandemisi süresince çalışan 95 kadın, 57 erkek olmak üzere 152 sağlık çalışanı dahil edildi. Çalışmada, hastaların demografik özellikleri, Pitssburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ), Beck Anksiyete Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği kullanılarak uyku kalitesine etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: Çalışmamıza katılanlar PUKİ sonucuna göre PUKİ ≥5 n=109 (%71,7) ve PUKİ <5 n=43 (%28,1) olarak 2 gruba ayrıldı. Uyku kalitesi bozuk olan grupta (PUKİ ≥5 ) kadın cinsiyetin ön planda olduğu (p=0,003), yaş ortalamasının daha düşük olduğu (p=0,013), anksiyete ve depresyon oranının daha yüksek olduğu (p=0,001 ve p=0,001) olduğu gözlendi. Çalışmamızda fiziksel yorgunluğu değerlendirmek amacıyla yapılan YŞÖ’de gruplar arasında fark gözlenmedi.
Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre COVID-19 pandemisi süresince sağlık personelinin uyku kalitesinin belirgin düzeyde bozulduğu saptanmıştır. Sağlık çalışanlarının sağlığı da bu uzun süreçte önemlidir. Sağlık personelinin uyku kalitesinin artışına yönelik uygulamalar sağlık çalışanlarının virüsle mücadelesinde immün sistemi güçlendirerek uzun soluklu mücadeleye katkı sağlayabilir.
Objective: We aimed to evaluate the sleep quality and affceting factors of the healthcare professionals working in our hospital during the coronavirus disease-2019 (COVID-19) pandemic.
Materials and Methods: One hundred fifty-two healthcare professionals, 95 females and 57 males working during the COVID-19 pandemic, were included in our study. In the study, the factors affecting sleep quality were statistically evaluated by using the patients’ demographic features, the Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI), Fatigue Severity Scale, and Beck Anxiety and Beck Depression Scale.
Results: According to the PSQI results, the participants of our study were divided into two groups as PSQI ≥5 (n=109, 71.7%) and PSQI <5 (n=43, 28.1%). In the group with poor sleep quality (PSQI ≥5), there were more females (p=0.003), the average age was younger (p=0.013), and the rate of anxiety and depression was higher (p<0.001 and p<0.001).
Conclusion: According to the results of our study, during the COVID-19 pandemic, the quality of sleep of the healthcare staff was significantly impaired. The health of health professionals is also important in this long process. Practices for improving the quality of sleep of healthcare staff will contribute to the long-term struggle by strengthening the immune system in the fight of health workers against the virus.

15.Etiologic Subtypes, Risk Factors and Early Outcome of Acute Ischemic Stroke in Females
Eda Aslanbaba Bahadır, Mine Hayriye Sorgun, Zerin Özaydın Aksun, Tehran Allahverdiyev, Onur Bulut, Şeyda Erdoğan, Fatma Tuğra Karaarslan, Aygül Nadirova, Büşra Ölmez, Canay Önder, Turgut Şahin, Ömer Eray Yalap, Zehra Yavuz, Abdullah Yasir Yılmaz, Mustafa Erdoğan, Canan Togay Işıkay
doi: 10.4274/tnd.2021.09086  Pages 187 - 191
Amaç: Kadınlarda erkeklere göre iskemik inmeye bağlı mortalitenin daha yüksek ve prognozun daha kötü olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı kadınlarda akut iskemik inmenin etiyolojik alt tiplerini, risk faktörlerini ve erken dönem prognozunu belirlemektir.
Gereç ve Yöntem: Kadınlarda erkeklere göre iskemik inmeye bağlı mortalitenin daha yüksek ve prognozun daha kötü olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı kadınlarda akut iskemik inmenin (Aİİ) etiyolojik alt tiplerini, risk faktörlerini ve erken dönem prognozunu belirlemektir.
Bulgular: Ocak 2011 ve Mayıs 2017 arasında Aİİ nedeniyle hastanemize başvuran 957 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastaların kayıtları incelenerek demografik verileri, risk faktörleri, başvuru Ulusal Sağlık İnme Enstitü Ölçeği (NIHSS) skorları ve taburculuk sonrası modifiye Rankin Skalası (mRS) skorları ile klinik seyirleri kaydedilmiştir. İnme subtipleri otomatize “The Automated Causative Classification System” kullanılarak tespit edilmiştir. Bulgular: Hastaların 432’si kadın (%45,1), 525’i erkekti (%54,9). Kadın hastaların ortalama yaşı 71,2±14,7 iken, erkek hastalarınki 67,2±12,9 olarak saptandı. Aİİ ile başvuran kadın hastaların erkeklere göre daha ileri yaşta olduğu görüldü (p<0,001). Atriyal fibrilasyon (AF) ve konjestif kalp yetmezliğinin kadınlarda daha fazla olduğu saptandı (p<0,001). Öte yandan koroner arter hastalığı erkeklerde daha fazla idi (p=0,001). Ortalama NIHSS skoru kadınlarda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Rekürren inme ve hastanedeki mortalite oranları açısından fark saptanmazken, taburculuk sonrası mRS 2 veya üzerinde olan hastaların sayısının, kadın grubunda anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0,021). Kadınlarda en sık görülen iskemik inme etiyolojisi kardiyoembolizm (%48,4) iken, erkeklerde büyük arter aterosklerozuydu (%31,6). Çoklu regresyon analizi yapıldığında Aİİ’li hastalarda kadın cinsiyet ile AF ve kardiyo-aortik embolizm arasında anlamlı ilişkili bulunmuştur (p<0,05).
Sonuç: Bizim serimizde kadınlarda Aİİ’nin daha şiddetli geliştiği ve daha fazla özürlülük yarattığı tespit edilmiştir. Kadın hastalarımızda öncelikli altta yatan inme nedeninin AF olduğu görülmüştür. Bu veriler; ileri yaş kadın popülasyonda AF taramalarının ve antikoagülan tedavi profilaksisinin önemini ortaya koymaktadır.
Objective: It has been reported that the mortality due to ischemic stroke is higher and the prognosis is worse in women compared with men. The aim of this study was to determine the etiologic subtypes, risk factors, and prognosis of acute ischemic stroke (AIS) in females.
Materials and Methods: We reviewed the medical records of 957 patients who were admitted with AIS between January 2011 and May 2017. The patients’ records were analyzed and the demographic data, risk factors, National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS) scores at admission, and modified Rankin Scale (mRS) in the follow-up were recorded. We determined etiologic stroke subtypes using the Automated Causative Classification System.
Results: In the study, 432 (45.1%) female patients [mean age: 71.2±14.7 (range: 21-100) years] and 525 (54.9%) male patients [mean age: 67.2±12.9 (range: 25-103) years] were included. The women were older than the men (p<0.001). Atrial fibrillation (AF) and congestive heart failure were more common in females (p<0.001). Otherwise, coronary artery disease was more common in males (p<0.001). NIHSS score at admission and the number of patients with mRS scores over 2 in the follow-up after discharge were higher in female patients than in male patients (p<0.05). The most common ischemic stroke etiology in females was cardioembolism (48.4%), whereas it was in major large artery atherosclerosis in males (31.6%). On logistic regression analysis, AF and cardio-aortic embolism were significantly associated with female sex (p<0.05).
Conclusion: In our series, AIS was more severe and caused more disability in females compared with males. AF was more common as an underlying etiology of ischemic stroke in females. These results reveal the importance of AF screening and anticoagulant treatment prophylaxis in the older female population.

CASE REPORTS
16.Piribedil-induced Reversible Pisa Syndrome in a Patient with Lewy Body Dementia
Murat Mert Atmaca, Başar Bilgiç, Haşmet Hanağası
doi: 10.4274/tnd.2021.28000  Pages 192 - 194
Pisa sendromu (PS) ilk kez şizofrenili hastalarda nöroleptik tedavinin yan etkisi olarak tarif edilmiştir. Zamanla bu postural bozukluk, dopamin reseptör antagonistleri, kolinesteraz inhibitörleri ve antidepresan tedavi alan hastalarda; Alzheimer hastalığı, multi sistem atrofi, Lewy cisimcikli demans (LCD) gibi nörodejeneratif hastalıklarda ve son olarak da dopaminerjik tedavi verilen Parkinson hastalığı (PH) olan hastalarda gösterilmiştir. Bu olgu sunumunda; muhtemel LCD tanısı konan ve piribedil tedavisi başlandıktan sonra PS gelişen bir hasta sunulmuştur. Piribedil kesildikten sonra PS tamamen düzelmiştir. Bu yazıda; dopaminerjik tedavi ile ilişkili PS’nin geri dönüşümlü olabildiğinin ve piribedilin PH’de PS’ye yol açabileceğinin altını çizmek istedik.
Pisa syndrome (PS) has been described for the first time as a side effect of neuroleptic treatment in patients with schizophrenia. After its first description, PS was reported in patients on dopamine receptor antagonists, cholinesterase inhibitors, and antidepressants. PS was also associated with neurodegenerative diseases such as Alzheimer’s disease, multiple system atrophy, and dementia of Lewy bodies (DLB). Dopaminergic treatment in Parkinson’s disease (PD) may also lead to PS in PD patients. Here, we report a patient with probable DLB who developed PS after the initiation of piribedil treatment. After cessation of piribedil, PS disappeared entirely. We want to highlight that PS related to dopaminergic treatment may be reversible, and like other dopamine agonists, piribedil has the potential to cause PS in patients with parkinsonism.

17.Investigation of the Effects of Game Supported Rehabilitation Program on Motor and Cognitive Skills in a Patient with Co-occurrence of Multiple Sclerosis and Parkinson’s Disease: A Case Report
Gülşah Sütçü, Muhammed Kılınç
doi: 10.4274/tnd.2020.84594  Pages 195 - 200
Multipl skleroz (MS) ve Parkinson hastalığı (PH), motor ve non-motor semptomlara sebep olarak hastalarda önemli derecede aktivite limitasyonu ve katılım kısıtlılıkları yaratan progresif merkezi sinir sistemi hastalıklarıdır. Olgu raporu ile nadiren karşılaştığımız MS ve PH birlikteliğine sahip hastada oyun destekli rehabilitasyonun olumlu etkilerini sunmayı amaçladık. MS ve PH birlikteliğine sahip tekerlekli sandalye ile mobilizasyonu sağlanan 54 yaşındaki kadın hasta olgu olarak incelendi. Hasta 8 hafta süreyle haftada 3 gün 1’er saat olmak üzere tedaviye alınmıştır. Hasta 30 dakika nörofizyolojik egzersiz programı sonrasında “Akıllı Fizyoterapi Oyun Sistemi (USE-IT)” ile 30 dakika oyun tedavisine alındı. Klinik tecrübelerimiz doğrultusunda geliştirilmiş bir oyun konsolu olan USE-IT aynı zamanda bir TÜBİTAK 1512 projesidir. Oyun konsolunda hasta farklı kavrama malzemeleri kullanarak altı oyun oynadı. Tedavi öncesi ve sonrası hastalıkların seviyeleri ve bulguları, genişletilmiş durum özürlülük skalası, modifiye Hoehn ve Yahr skalası ve birleşik PH derecelendirme ölçeği ile, düşme frekansı hasta ve yakınına sorularak, rijiditesi manuel değerlendirmeler ile, kas kuvveti kaba kas kuvvetleri değerlendirmesi ile, kognitif durumu Montreal bilişsel değerlendirme ölçeği ile, postürü New York postür değerlendirme ölçeği ile, el becerileri Minnesota el beceri testi ile, yorgunluğu yorgunluk etki ölçeği ile, fonksiyonel durumu fonksiyonel bağımsızlık ölçeği ile ve yaşam kalitesi MS yaşam kalitesi anketi ve PH anketi ile değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, hastanın hastalık şiddetinde, yorgunluk, düşme ve postüral bozukluklarında, el becerilerinde, fiziksel, kognitif ve emosyonel durumunda, mobilitesinde, günlük yaşam aktivitelerinde, ve yaşam kalitesinde klinik olarak anlamlı gelişmeler olduğu görülmektedir.
Multiple sclerosis (MS) and Parkinson’s disease (PD) are progressive central nervous system diseases that cause significant activity limitation and participation restrictions by causing motor and non-motor symptoms in patients. With this case report, we aimed to present the effects of the game-supported rehabilitation in a patient with co-occurrences of MS and PD that we rarely encounter. A 54-year-old female patient with co-occurrence of MS and PD who was mobilized with a wheelchair was evaluated as a case. The patient was treated for 1 hour, 3 days a week for 8 weeks. After a 30-minute neurophysiologic exercise program, the patient was taken to 30-minute game therapy using the “Smart Physiotherapy Game System (USE-IT)”. USE-IT, a game console developed in line with our clinical experience, is also a TUBITAK 1512 project. On the game console, the patient played six games using different grip materials. Before and after the treatment, diseases levels and findings were evaluated using the expanded disability status scale, the modified Hoehn and Yahr scale, and the unified PD rating scale. Frequency of falling was asked to the patient and relatives, rigidity was determined using manual evaluations, muscle strength was assessed through gross muscle strength assessment, cognitive status was evaluated using the Montreal cognitive assessment scale, posture was evaluated with New York posture rating scale, manual skills were evaluated with the Minnesota manual dexterity test, and fatigue was evaluated with fatigue impact scale. Functional condition was evaluated using the functional independence measurement and quality of life was evaluated with MS quality of life questionnaire and PD questionnaire. As a result, it is seen that there are clinically significant improvements in the severity of disease, fatigue, falling, postural disorders, manual skills, physical, cognitive and emotional state, mobility, activities of daily living and quality of life of the patient.

18.Orgasm-induced Seizures: A Case Report and Review of the Literature
Hüseyin Nezih Özdemir, Kamran Samedli, Figen Gökçay, Ahmet Gökçay
doi: 10.4274/tnd.2020.44778  Pages 201 - 203
Epilepsi hastalarında, belirli tipte uyaranlar epileptik nöbetleri tetikleyebilir. Bu antite refleks nöbetler olarak tanımlanır. Bu uyarı görsel, duysal, dokunsal ve bilişsel biçimde olabilir. Orgazm epileptik nöbetleri tetikleyebilir. Kırk iki yaşında erkek hasta 6 ay önce başlayan orgazm ile uyarılan jeneralize nöbetlerle kliniğimize başvurdu. Elektroensefalografi ve kraniyal manyetik rezonans görüntüleme ile tetkik edildi. Levetirasetam ve klobazam ile tedavi edildi. Nöbetleri kontrol altına alındı. Bu yazıda olgumuzun sunulması ve konuya ilişkin literatürün derlenmesi amaçlandı.
Certain types of stimuli can trigger epileptic seizures in patients with epilepsy. This phenomenon is defined as reflex seizure. Stimuli may be in visual, auditory, tactile, or cognitive forms, and orgasm may trigger epileptic seizures. A 42-year-old man was admitted to our department with orgasm-induced generalized seizures that had started 6 months ago. He was examined using electroencephalography and cranial magnetic resonance imaging, and was treated with levetiracetam and clobazam. His seizures were controlled well. In this article, we aim to present our case and review the literature on the subject.

19.Combined Oral Contraceptive Use in Young Stroke Etiology: A Case Report and Literature Review
Hasan Hüseyin Karadeli, Ruken Şimşekoğlu, İlknur Meryem Taşdemir, Temel Tombul
doi: 10.4274/tnd.2020.65707  Pages 204 - 206
Genç yaş kadınlarda inme etiyolojisi araştırılırken mutlaka sorgulanması gereken bir madde oral kontraseptif kullanımıdır. Bu olgu ile risk faktörü olarak sadece kombine oral kontraseptif (KOK) kullanımı bulunan genç yaştaki kadın hastada eş zamanlı saptanan serebral arteriyel ve venöz tromboz ile hastaya yapılan akut mekanik trombektomi raporlanmıştır. Bu hasta özelinde tedavi yönetimi ve KOK kullanımının koagülopati ile ilişkisi tartışılacaktır.
Oral contraceptives are associated with thromboembolic events. Thus, the use of oral contraceptive preparations must be questioned in young female patients who present with stroke. Cerebral arterial and venous thrombosis concurrently detected in a young female patient with only combined oral contraceptive (COC) use as a risk factor and acute mechanical thrombectomy treatment is reported in this case report. Treatment management and the relationship between COC use and coagulopathy will be discussed in this paper.

20.Epilepsia Partialis Continua in a Patient with Progressive Multiple Sclerosis
Gökhan Görken, Abdullah Yılgör
doi: 10.4274/tnd.2020.96992  Pages 207 - 209
Multipl skleroz (MS), demiyelinizasyon ile seyreden, otoimmün, kronik nörolojik bir hastalıktır. MS hastalığının seyrinde atak ya da atak dışı dönemlerde epileptik nöbetler görülebilmektedir. Epileptik nöbetler MS’li hastalarda seyrek görülse de normal popülasyona göre fazladır. Biz klasik status epileptikus protokolündeki anti-epileptiklerle durdurulamayan ancak pulse steroid tedavisiyle sınırlandırılabilen epilepsiya parsiyalis kontinua ile prezente olan bir MS’li hastamızı sunuyoruz.
Multiple sclerosis (MS) is a chronic autoimmune neurologic disease with demyelination. Epileptic seizures can be seen during episodes or out of the episodes in the course of MS. Although epileptic seizures are rare in patients with MS, they are more common than the normal population. We present a patient with MS who presented with epilepsia partialis continua, which could not be stopped with antiepileptics in the classic status epilepticus protocol but was limited with pulse steroid therapy.

21.Right Hippocampal Abnormality on Diffusion-weighted MRI in Transient Global Amnesia: Case Report
Turgay Dölek, Muammer Korkmaz, Semai Bek, Gülnihal Kutlu
doi: 10.4274/tnd.2021.99997  Pages 210 - 211
Geçici global amnezi (GGA); tekrarlayan soru sormanın eşlik ettiği, bazen retrograd bileşeni olan, başka nörolojik fonksiyon kaybının olmadığı ve 24 saate kadar sürebilen ani başlangıçlı anterograd amnezi ile karakterize olan bir klinik sendromdur. Genellikle 50-80 yaşları arasında ortaya çıkar ve insidansı bu yaş aralığı dışındaki bireylerde daha düşüktür. GGA’nın birçok nedeni olabilir. Hipokampal iskemi de bir neden olarak GGA’ya katkıda bulunabilir. Bu olgu sunumunda, GGA kliniği ile prezente olan ve difüzyon ağırlıklı görüntülemede sağ hipokampal hiperintensite bulunan 67 yaşındaki bir kadın hasta sunulmuştur.
Transient global amnesia (TGA) is a clinical syndrome characterized by sudden-onset anterograde amnesia, accompanied by repetitive questioning, sometimes with a retrograde component, lasting up to 24 hours, and without compromise of other neurologic functions. Typically, it occurs in individuals aged 50-80 years, with a decreased incidence in younger and older populations. There may be many causes of TGA. Hippocampal ischemia also contributes to the cause of TGA. In this case report, a 67-year-old woman who presented with TGA clinical features accompanied by right hippocampal diffusion-weighted imaging hyperintensity is presented.

22.No Intraparenchymal Mass Lesion in a Patient with Lung Adenocarcinoma with Treatment-Resistant Seizures: What Next?
Berin İnan, Gözde Elif Taşar Kapaklı, Neşe Dericioğlu
doi: 10.4274/tnd.2021.94762  Pages 212 - 214
Leptomeningeal karsinomatozis (LMK), ileri evre kanserlerin görece nadir bir komplikasyonudur. Bu tanı klinik ve radyolojik bulgular ile sitolojik incelemelere dayanarak koyulur. Klinik bulguların başlangıçta silik olabilmesi ve tanı modalitelerinin spesifisitesinin düşük olması nedeniyle tanı koymada güçlük yaşanabilir. Metastatik akciğer adenokarsinomlu, 41 yaşında bir erkek hasta baş ağrısı, konfüzyon ve tedaviye dirençli nöbetlerle başvurdu. Beyin manyetik rezonans görüntülemesinde intraparankimal kitle lezyonu ya da leptomeningeal kontrast tutulumu saptanmadı. Beyin omurilik sıvısının sitopatolojik incelemesi ile LMK varlığı gösterildi. Antiepileptik tedavi ile nöbetleri kontrol altına alındı ancak onkolojik prognozunun kötü olması nedeniyle hasta, palyatif bakım merkezine sevk edildi.
Leptomeningeal carcinomatosis (LMC) is a relatively rare complication of advanced-stage cancer. The diagnosis of LMC is based on clinical and radiologic findings and cytologic examinations. The diagnosis may be difficult because the clinical findings may be subtle initially, and the specificity of the diagnostic modalities is low. A 41-year-old male patient with metastatic lung adenocarcinoma presented with headache, confusion, and treatment-resistant seizures. There was no intraparenchymal mass lesion or leptomeningeal contrast enhancement in brain magnetic resonance imaging. The presence of LMC was demonstrated in a cytopathologic examination of cerebrospinal fluid. The seizures were controlled with antiepileptic treatment, but the patient was referred to the palliative care center due to poor oncologic prognosis.

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
23.A Rare Cause of Dystonia: Spinal Meningioma
Ayça Ahsen Kaya Saraylı, Can Ebru Bekircan-Kurt, Rahsan Göçmen, Halil Kamil Öge, Ersin Tan
doi: 10.4274/tnd.2021.20633  Pages 215 - 216
Abstract | English Full Text

24.Reversible MRI Findings in a Case of Migraine with Brainstem Aura
Ezgi Bakırcıoğlu Duman, Muhammet Duran Bayar, Cansu Tunç, Nurdan Göçgün, Birgül Baştan Tüzün, Ayşe Özlem Çokar
doi: 10.4274/tnd.2021.05668  Pages 217 - 218
Abstract | English Full Text



 
© Copyright 2021 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale