e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 27 Issue : 1 Year : 2021

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login
Turkish Journal of Neurology Indexed By
  Turk J Neurol: 27 (1)
Volume: 27  Issue: 1 - 2021
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XIII

REVIEWS
2.Brain Death Diagnosis and Management in the Pandemic: Expert Opinion of the Turkish Neurological Society Neurological Intensive Care Scientific Working Group
Tuğçe Mengi, Hadiye Şirin, Erdem Yaka, Atilla Özcan Özdemir, Ethem Murat Arsava, Mehmet Akif Topçuoğlu
doi: 10.4274/tnd.2021.88785  Pages 1 - 4
Pandemi yılında beyin ölümü deklarasyon sayısı önceki yıllara göre %50’den fazla azaldı. Beyin ölümünün zamanında teşhisi organ nakli kadar yoğun bakım imkanlarının rasyonel kullanımı açısından da kritik önemdedir. Apne testi COVID-19 hastalarında standart ön koşullar sağlandığında apneik oksijenasyon veya ventilatöre bağlı şekilde spontan modlarda gerçekleştirilebilir. Kişisel koruma önlemlerine eksiksiz uyum ve ekspirasyon havasının klempleme veya filtreleme ile hiçbir zaman ortama verilmemesi şarttır. Deklarasyondaki diğer süreçler Türk Nöroloji Derneği 2014 rehberine uygun şekilde gerçekleştirilmelidir.
In the pandemic year, the number of brain death declarations decreased by more than 50% compared with previous years. The timely diagnosis of brain death is critical in terms of rational use of intensive care facilities, as well as organ transplantation. Apnea testing should not be omitted in patients with COVID-19, and can be performed either with apneic oxygenation method or ventilator-based spontaneous modes when standard prerequisites are met. Complete compliance with personal protection measures and prevention of the environmental escape of the expiratory air via tube clamping or filtering is essential. Other declaration processes should be conducted in accordance with the 2014 guidelines of the Turkish Neurology Association.

3.Neuroimaging in Developmental Coordination Disorder
Canan Yıldırım, Gönül Acar, Mine Gülden Polat, Emel Mete, Reyhan Kaygusuz, Canan Günay Yazıcı
doi: 10.4274/tnd.2020.57778  Pages 5 - 16
Gelişimsel koordinasyon bozukluğu (GKB), motor beceri bozukluğu ile karakterize, çocuğun günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirme yeteneğini önemli ölçüde bozan ve psikososyal iyilik halini olumsuz etkileyen, etiyolojisi bilinmeyen bir nöromotor bozukluktur. GKB’nin etiyolojisini ve GKB’de görülen motor bozukluğun altında yatan nöral mekanizmaları aydınlatan yeterli bilgi ve kanıt mevcut değildir. GKB’li çocuklarda yapılan nörogörüntüleme çalışmalarının sayısı son yıllarda nörogörüntüleme tekniklerinin gelişmesiyle birlikte artmaktadır. Bu çalışmalar, GKB’li çocukların fonksiyonel görevler sırasında beynin farklı bölgelerini harekete geçirdiğini, tipik gelişen çocuklara kıyasla ak madde mikroyapısında, serebellum, bazal ganglionlar, paryetal lob ve frontal lobun bazı bölümlerinde (medial orbitofrontal korteks ve dorsolateral prefrontal korteks) farklılıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, GKB’nin etiyolojik kökeninin ve patofizyolojisinin aydınlatılmasının uygun tedavi ve müdahale planına karar verilmesinde de kritik öneme sahip olacağı açıktır. Çok sayıda çalışmadan elde edilen bu nörogörüntüleme verilerinin, GKB’li çocuklarda bozulmuş motor fonksiyon ile ilgili nöral mekanizmalarının açıklanmasına katkısı olacağını düşünmekteyiz.
Developmental coordination disorder (DCD) is a neuromotor disorder of unknown etiology characterized by motor skill disorder, which significantly inhibits the child’s ability to perform daily living activities and affects psychosocial well-being. DCD is one of the least understood and studied neuromotor disorders, and little is known about the neural mechanisms underlying motor impairment. This makes it difficult to understand why children with DCD have difficulty in learning motor skills and what is the best intervention to optimize motor functions. With the further development of neuroimaging techniques, the number of neuroimaging studies to understand the underlying mechanisms in children with DCD has increased in recent years. Results from these studies suggest that children with DCD activate different regions of the brain during functional tasks and show differences in white matter microstructure, cerebellum, basal ganglia, parietal lobe, and parts of the frontal lobe (medial orbitofrontal cortex and dorsolateral prefrontal cortex) compared with typically developing children. We believe that these neuroimaging data obtained from numerous studies will contribute to the explanation of neural mechanisms related to impaired motor function in children with DCD.

4.Efficacy of Non-invasive Brain Stimulation Methods for the Treatment of Cognitive Impairment in Traumatic Brain Injury and Stroke
Mariam Kavakcı
doi: 10.4274/tnd.2021.90688  Pages 17 - 20
Kognitif bozukluklar, özellikle travmatik beyin hasarı ve serebrovasküler olay geçirmiş bireylerde yaygındır. Kognitif bozuklukların tedavisinde, rehabilitasyon yaklaşımlarının etkinliği sınırlıdır. Bu alanda son on yılda, invaziv olmayan beyin stimülasyonu ve modülasyon yöntemlerinin kullanımı giderek daha fazla artmıştır. Bu makale, iki invaziv olmayan teknolojinin, transkraniyal manyetik stimülasyonun ve transkraniyal doğru akım stimülasyonunun beyin hasarı ve inme geçirmiş olan popülasyonlarda kullanımına ilişkin son çalışmaları ve kanıtları gözden geçirmektedir. Sonuçlar, nörotipik yetişkinlerde kognitif gelişim için nörostimülasyon kullanımına yönelik kanıtların daha pozitif olduğunu, kaza veya inme geçirmiş popülasyonlarda ise kullanımının yeterince sonuç veremediğini göstermektedir. Literatürde, nörostimülasyonun kognitif ölçütler üzerindeki olumlu etkisini ortaya koyan kısıtlı sayıda çalışma vardır. Sonuçların birçoğu, rehabilitatif müdahalelerle karıştırılmaktadır ve etkileri oldukça değişkendir. İnvaziv olmayan beyin stimülasyon tekniklerinin, kognitif bozuklukların giderilmesinde, tek başına kullanıldığında terapotik potansiyelini değerlendirmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu bir gerçektir. Çift-kör randomize kontrollü araştırmalar da dahil olmak üzere güçlü metodolojisi olan daha büyük klinik deneyler, bu yöntemlerin translasyonel uygulama için kullanımını doğrulamak için gereklidir. Çelişkili kanıt temeli göz önüne alındığında, nörostimülasyon teknikleri kullanıldığında öncelik kognitif ve fiziksel tedavilere verilmelidir.
Cognitive impairments are pervasive among populations with traumatic brain injury and cerebral vascular accidents. Given the limited effectiveness of behavioral approaches in treating cognitive impairments, the use of non-invasive brain stimulation and modulation methods have been increasingly explored over the past decade. The present article reviews recent evidence on the use of two non-invasive technologies, transcranial magnetic stimulation and transcranial direct current stimulation on populations with brain injury and stroke. The results indicate that although evidence for the use of neuromodulation for cognitive enhancement in neurotypical adults is somewhat positive, its use in disordered populations is less promising. Few studies demonstrated positive effects of neuromodulation on cognitive measures. Importantly, most results are confounded by behavioral interventions and the effects are highly variable. More research is needed to evaluate the therapeutic potential of non-invasive brain stimulation techniques when used in isolation for remediation of cognitive impairments associated with various neurologic conditions. Larger clinical trials with strong methodologic rigor including double-blind randomized control trials are necessary to validate the use of these methods for translational implementation. Given the conflicting evidence base that presently exists, when neuromodulation techniques are employed, they should be used with cognitive and physical therapies that are given precedence.

ORIGINAL ARTICLES
5.The Role of the Dopamine β-hydroxylase Functional Polymorphism in Patients with Early-Onset Parkinson’s Disease in the Turkish Population
Sevda Erer, Işıl Ezgi Eryılmaz, Dilara Kamer Çolak, Ünal Egeli, Gülşah Çeçener, Berrin Tunca, Ece Karakuş, Beril Dönmez Çolakoğlu, Ayşe Bora Tokçaer, Esen Saka Topçuoğlu, Duruhan Meltem Demirkıran, Muhittin Cenk Akbostancı, Mehmet Zarifoğlu, Okan Doğu, Hakan Kaleağası, Gülay Kenangıl, Raif Çakmur, Bülent Elibol
doi: 10.4274/tnd.2020.80633  Pages 21 - 26
Amaç: Dopamin β-hidroksilaz (DBH) genindeki fonksiyonel rs1611115 tek nükleotid polimorfizminin enzimin plazma aktivite seviyesini düzenlediği bildirilmektedir. Mevcut çalışmada, Türk popülasyonundaki erken başlangıçlı Parkinson hastalarında (EBPH) ve sağlıklı kontrollerde bu ilişkinin ilk değerlendirmesini sunmaktayız.
Gereç ve Yöntem: Türk popülasyonundan 114 (64 erkek ve 50 kadın) EBPH hastasında ve 58 cinsiyet ve yaş uyumlu sağlıklı kontrolde DBH rs1611115 polimorfizmini değerlendirdik. EBPH genlerinde patojenik veya patojenik olmayan yanlış anlamlı, anlamsız ve/veya intronik herhangi bir varyasyona sahip olan hastalarımız (%27,2; n=31) “varyasyon pozitif EBPH hastası” olarak gruplandırıldı. Hastalarımızın %50,8’i (n=58) ise “varyasyon ve aile öyküsü negatif EBPH hastaları” olarak gruplandırıldı ve DBH rs1611115 polimorfizminin EBPH patogenezine olası katkısı bu grupta değerlendirildi.
Bulgular: EBPH hastaları ve sağlıklı kontroller arasında DBH rs1611115 polimorfizminin genotipik ve allelik frekanslarında anlamlı bir fark bulunmadı. Bildiğimiz kadarıyla bu sonuç, Türk popülasyonunda EBPH hastalarında ve etnik olarak eşleştirilmiş sağlıklı kontrollerde DBH rs1611115 polimorfizminin ilk değerlendirmesidir.
Sonuç: Önceki bazı çalışmalar, farklı etnik gruplarda DBH rs1611115 polimorfizmi ve PH patogenezi arasında çelişkili ilişki sonuçları olduğunu bildirmiştir. Diğer taraftan, Türk popülasyonunda dopamin metabolizması ile ilişkili genetik varyantları değerlendirmek ve EBPH duyarlılığında olası rollerini belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Objective: A functional single nucleotide polymorphism, rs1611115, in the dopamine β-hydroxylase (DBH) gene, is reported to regulate plasma enzyme activity levels. Here, we report the first evaluation of this association in patients with early-onset Parkinson’s disease (EOPD) and healthy controls in the Turkish population.
Materials and Methods: We evaluated the DBH rs1611115 polymorphism in 114 (64 male and 50 female) Turkish patients with EOPD and 58 sex- and agematched healthy controls from the Turkish population. A total of 27.2% (n=31) of our patients who had any variation including pathogenic or non-pathogenic missense, non-sense and/or intronic variation with unknown significance in EOPD genes were grouped as “variation-positive EOPD”. A total of 50.8% (n=58) of our patients were grouped as “variation and family history-negative EOPD” and the possible contribution of the DBH rs1611115 polymorphism to EOPD pathogenesis was evaluated in this group.
Results: There was no significant difference in the genotypic and allelic frequencies of DBH rs1611115 between patients with EOPD and controls. To our knowledge, this is the first evaluation of the DBH rs1611115 polymorphism in patients with EOPD and ethnically matched controls in the Turkish population.
Conclusion: Some previous studies have reported conflicting association results between DBH rs1611115 polymorphism and PD pathogenesis in different ethnic groups. Therefore, further studies are needed to evaluate dopamine metabolism-related genetic variants and to determine their possible roles in EOPD susceptibility in the Turkish population.

6.Fetal Outcomes of Anti-epileptic Drug Use in Pregnancy: Teratologic Approach
Aysel Kalaycı Yiğin, Mustafa Tarık Alay, Mehmet Seven
doi: 10.4274/tnd.2020.42402  Pages 27 - 33
Amaç: Bu çalışmada, valproik asit (VPA) veya karbamazepini (CBZ) monoterapi şeklinde kullanan gebelerde bu ilaçların fetal etkilerinin teratolojik bakış açısıyla incelenmesi, bebeklerde meydana gelen anomalilerin tespit edilmesi ve bulguların kontrol grubuyla ve önceki literatür verileriyle karşılaştırılması hedeflenmiştir.
Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize teratolojik danışma amacıyla 2009-2018 yılları arasında başvuran ve teratolojik danışma raporu düzenlenmiş olan 10.562 gebenin dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışma grubu, epilepsi tanısıyla izlenen ve gebelik döneminde sadece monoterapi şeklinde VPA veya CBZ kullanan 95 gebeden (VPA: 49, CBZ: 46) oluşturuldu. Kontrol grubu, benzer yaş grubunda olup, herhangi bir kronik hastalığı bulunmayan, değişik sağlık sorunları nedeniyle ilk trimesterde risk artışına yol açması beklenmeyen kısa süreli B risk grubu ilaç kullanan 88 gebeden oluşturuldu.
Bulgular: VPA kullanan gebeler ile kontrol grubu arasında majör-minör anomali ve davranış kusuru görülme sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla; p<0,044, p<0,001 ve p<0,001). CBZ kullanan gebeler ile kontrol grubu arasında minör anomalilerin sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken, majör anomaliler ve davranış kusuru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (sırasıyla; p=0,116, p<0,018 ve p<0,116). Gebelikte anti-epileptik tedavi almasına rağmen, iki veya daha fazla nöbet geçiren gebelerde majör ve minör anomali sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı olarak fazla saptanırken, davranış kusuru açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05).
Sonuç: Epileptik atakların/anti-epileptik tedavinin anomali sıklığını artırması gebelerde önemli bir handikap oluşturmaktadır. Teratolojik danışmada; epileptik hastalarda gebeliğin planlanarak yapılması, özellikle gebeliğin ilk trimesterinde kombine tedaviden sakınılması ve yan etkisi en az olan tek bir ilacın tercih edilmesi, şayet bu tıbben mümkün değilse doz ayarlaması yapılarak en etkili ve en düşük dozda mono/kombine tedaviye devam edilmesi önerilmektedir.
Objective: To examine the fetal effects of valproic acid (VPA) and carbamazepine (CBZ) used as monotherapy during pregnancy, to determine the anomalies, and to compare them with a control group and previous literature.
Materials and Methods: The data of 10,562 pregnant women who presented to our outpatient clinic between 2009 and 2018 for teratologic consultation were reviewed retrospectively. The study group consisted of 95 pregnant women (VPA: n=49, CBZ: n=46) who were followed up with the diagnosis of epilepsy and who used VPA or CBZ only as monotherapy during pregnancy. The control group was composed of 88 pregnant women in the same age group, who had no chronic disease, were not expected to cause an increased risk in the first trimester, and used short-term risk group B drugs due to different health problems.
Results: The difference between the prevalence of major, minor anomalies, and behavioral defects between pregnant women using VPA and the control group was statistically significant (p<0.044, p<0.001, p<0.001, respectively). The frequency of minor anomalies was statistically significant between pregnant women using CBZ and the control group, but there was no statistically significant relationship between major anomalies and behavioral defects (p=0.116, p<0.018, p=0.116, respectively). Despite receiving anti-epileptic treatment during pregnancy, the frequency of major and minor anomalies in pregnant women who had two or more seizures compared to the control group.
Conclusion: Increasing the anomaly frequency of both epileptic attacks and anti-epileptic treatment constitutes a severe handicap for pregnant women. In teratologic counseling in patients with epilepsy, especially in the first trimester of pregnancy, combined treatment should be avoided if possible and a single antiepileptic drug with the least adverse effects should be chosen. If this is not medically possible, dose adjustment should be made to the most effective and lowest dose and it is recommended to continue mono/combination therapy.

7.Effects of Body Temperature Lowering on Visual Evoked Potentials in Patients with Multiple Sclerosis
Turan Poyraz, Fethi İdiman, Ahmet Onur Keskin, Leyla İyilikçi Karaoğlan, Egemen İdiman
doi: 10.4274/tnd.2020.25589  Pages 34 - 40
Amaç: Multipl sklerozlu (MS) hastalarda sıcaklık artışı ile nörolojik semptomlarda kötüleşme iyi bilinen bir özelliktir. Uhthoff fenomeni (UF) olarak bilinen bu fenomen, demiyelinize sinir liflerinde ve aksonlarda oluşan geçici iletim bloğu ile açıklanmaktadır. Sıcaklığa bağlı iletim bloğu eşiği muhtemelen demiyelinizasyon veya aksonal yaralanma derecesi ile orantılıdır. Öte yandan, hastaların yaklaşık yarısı soğuk bir banyo ile iyileşme bildirmiştir (anti-UF etkisi). Bu çalışma, optik nevrit atağı geçirmiş olan multipl sklerozlu hastalarda vücut sıcaklığındaki azalmanın klinik parametreler [nöro-oftalmolojik muayene ve kontrast duyarlılık/ Sloan mektup testi ve Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği (EDSS)] ve elektrofizyolojik ölçümler [görsel uyarılmış potansiyeller (VEP)] üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: McDonald ve Poser kriterlerine göre kesin MS tanısı almış UF veya anti-UF etkisi tarif eden 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Soğutma işleminden önce optik nörit öyküsü olan tüm hastaların nörolojik, nöro-oftalmolojik muayeneleri ve elektrofizyolojik incelemeleri yapıldı. “Medivance Arctic Sun Temperature Management System” kullanılarak vücut sıcaklığı yaklaşık 1 °C düşürüldü. Soğutma işlemi sonrasında tüm hastalar klinik ve elektrofizyolojik olarak tekrar değerlendirildi.
Bulgular: Soğutma işleminden sonra, 1., 6. ve 24. saatlerde değerlendirilen P100 latansları işlem öncesine göre anlamlı olarak azaldı (p<0,001, p<0,001, p<0,001). EDSS skorlarında işlem sonrasında anlamlı iyileşme oldu (p<0,001). Kontrast duyarlılığı ve renk görme dahil görme keskinliği, hem etkilenen hem de etkilenmeyen gözlerde iyileşti (p<0,001).
Sonuç: Bu sonuçlar, vücuttaki sıcaklık artışının görme yollarındaki demiyelinize aksonlarda iletim bloğunda artışa yol açtığı hipotezini desteklemektedir. Klinik ve elektrofizyolojik (VEP) değerlendirmelere dayanan sonuçlarımız soğutma sürecinin klinik sakatlık skorları (EDSS) ve görsel sistem üzerinde faydalı etkileri olduğunu göstermiştir. Bu bulgular soğutma işleminin semptomatik tedavi ve MS hastalarının yaşam kalitesinin artırmak için kullanılabileceğini düşündürmektedir.
Objective: Aggravation of neurologic symptoms in patients with multiple sclerosis (MS) due to heating is well known. This phenomenon, known as Uhthoff phenomenon (UP), is explained by transient conduction block in demyelinated nerve fibers and transected axons. The threshold of conduction block dependent on temperature is probably proportional to the degree of demyelination or axonal injury. On the other hand, about half of all patients reported improvement in a cold bath (anti-UP effect). This study aimed to assess the effects of body cooling on clinical parameters [neuro-opthalmologic examination and contrast sensitivity in visual acuity/Sloan letter test, and the Expanded Disability Status Scale (EDSS)] and electrophysiologic measurements [visual evoked potentials (VEP)] in patients with MS previously clinically affected by optic neuritis.
Materials and Methods: Twenty patients who described a UP or anti-UP effect with definite MS according to the McDonald and Poser criteria were enrolled in the study. Before the cooling process, all patients with a history of optic neuritis (at least once) were examined clinically, neurologically and neuro-ophthalmologically, and electrophysiologically. Body cooling was achieved using a “Medivance Arctic Sun Temperature Management System” and the body temperature was decreased by about 1 °C. After that, all patients were re-evaluated clinically and electrophysiologically.
Results: After the cooling process, P100 latency significantly shortened at the 1st, 6th and 24th hours (p<0.001, p<0.001, p<0.001) and EDSS scores improved significantly (p<0.001). Visual acuity, including contrast sensitivity and color vision, significantly improved in both affected and unaffected eyes (p<0.001).
Conclusion: These results suggest that heat caused a conduction block in demyelinated or transected axons in the visual pathways. Our results also demonstrate that the cooling process had beneficial effects on clinical disability scores (EDSS) and the visual system based on clinical and electrophysiologic (VEP) evaluations. These findings suggest that the cooling process may be used for symptomatic therapy and increasing life quality of patients with MS.

8.Epidemiology of Multiple Sclerosis in Turkey; A Ten-Year Trend in Rural Cities
Cem Bölük, Ülkü Türk Börü, Mustafa Taşdemir, Tuğçe Gezer
doi: 10.4274/tnd.2020.36418  Pages 41 - 45
Amaç: Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin özellikle genç erişkinleri etkileyen, kronik, demiyelinizan bir hastalığıdır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan güncel çalışmalar, MS insidans ve prevalansının yıllar içerisinde artığını göstermektedir. Türkiye’de ise bu konuda veri bulunmamaktadır. Bu çalışma ile Türkiye’nin iki kırsal şehrinde ilk defa MS prevalansının 10 yıl içerisindeki değişimini incelemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, toplum-bazlı, tanımlayıcı bir epidemiyolojik çalışma olarak tasarlandı. Geyve ve Kandıra ilçeleri, daha önce validasyonu yapılmış olan tarama formu kullanılarak 2016-2017 yılları arasında tarandı. Saha taraması sırasında şüphelenilen katılımcılar, laboratuvar ve görüntüleme bulgularıyla birlikte yeniden muayene edilmek üzere toplum sağlığı merkezine davet edildi. İhtiyaç durumunda, tıbbi eksiklikleri tamamlamak için ilçe devlet hastaneleri kullanıldı ve tanı son aşamada teyit edildi. MS tanısı için revize McDonald 2010 tanı kriterleri kullanıldı. Sonuçlar 10 yıl önce aynı takım tarafından aynı metodoloji kullanılarak yapılan tarama sonuçlarıyla karşılaştırıldı.
Bulgular: Geyve’de 17.100, Kandıra 12.120 kişi tarandı. Geyve’de 10 kişiye MS tanısı konulurken Kandıra’da 4 kişiye MS tanısı konuldu. Toplam kaba prevalans 47,9/100.000 olarak bulundu. Kadın/erkek oranı 2,5 idi. Hastalardan 9’unda yineleyici ataklarla seyreden MS, 4’ünde sekonder ilerleyici MS, 1’inde primer ilerleyici MS bulunmaktaydı. Önceki çalışmayla karşılaştırıldığında, yaşa standardize prevalans değerleri istatistiksel olarak farklı değildi (49,6/100.000; 48,5/100.000 p=0,955).
Sonuç: Bu çalışmanın bulguları Türkiye’nin iki kırsal şehrinde MS prevalansında artış olmadığını göstermektedir
Objective: Multiple sclerosis (MS) is a chronic demyelinating disease of the central nervous system that principally affects young adults. Recent studies from different parts of the world have shown that the incidence and prevalence of MS is increasing each year. No data are available on this subject for Turkey. With this study, we aimed to evaluate the 10-year trend of MS prevalence in two rural cities of Turkey for the first time.
Materials and Methods: The study was designed as a cross-sectional, community-based, descriptive epidemiologic study. Geyve and Kandıra districts were screened using a validated questionnaire between 2016-2017. During the field study, all suspected participants were invited to a public health center for reexamination along with their laboratory and imaging findings. Local state hospitals were used to complete this process if required and diagnosis was then confirmed. The revised McDonald 2010 criteria were used in diagnosing MS. Results were compared with a previous study that was conducted 10 years prior by the same team using an identical methodology.
Results: Seventeen thousand one hundred people were screened in Geyve and 12,120 people were screened in Kandıra. Ten people were diagnosed as having MS in Geyve and four were diagnosed in Kandıra. The total prevalence was found as 47.9/100,000. The female/male ratio was 2.5. Nine patients had relapsing remitting MS, four had secondary progressive MS, and one patient had primary progressive MS. When compared with the previous study, the age-standardized prevalence was not statistically different (49.6/100,000; 48.5/100,000 p=0.955).
Conclusion: The results of this study indicate that the prevalence of MS is not increasing in two rural cities in Turkey.

9.Psychometric Properties of Turkish Version of Survey of Activities and Fear of Falling in the Elderly Among Patients with Parkinson’s Disease
Zeynep Tüfekçioğlu, Burcu Ersöz Hüseyinsioğlu, Basar Bilgiç, Haşmet Ayhan Hanağası
doi: 10.4274/tnd.2020.96777  Pages 46 - 51
Amaç: Düşme korkusu (DK), düşme için önemli risk faktörlerinden biridir. Sağlıklı kişilere oranla Parkinson hastalığı (PH) olan bireylerde daha fazladır. Yaşlılarda Aktivite ve Düşme Korkusu Anketi (YADKA), DK’yi sorgularken eşlik eden aktivite kısıtlamasını da ele alarak diğer ölçeklerden farklılık gösterir. Çalışmamızın amacı, YADKA’nın Türkçe versiyonunun PH’de psikometrik özelliklerinin incelenmesi ve anketin DK skoru (DKS) ile yaş, hastalık süresi ve Hareket Bozuklukları Derneği Birleşik Parkinson Hastalığı Derecelendirme Ölçeği Türkçe versiyonu-kısım III (HBD-BPHDÖ-TR-III) motor skoru ile korelasyonunun incelenmesidir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilmek üzere 93 PH’li hasta değerlendirildi. Dahil edilme kriterlerine uyan 70 hasta çalışmaya alındı. Beş-yedi gün arayla anket tekrarlandı. İç tutarlılık Cronbach’s α ile hesaplandı. Yapı geçerliliği, Uluslararası Düşme Etkinlik Skalası (UDES) ile YADKA arasında Spearman korelasyon testi ile değerlendirildi. Test-tekrar test güvenirliği, sınıf içi korelasyon (ICC2,1), ölçüm standart hatası (SEM) ve saptanabilir minimum değişiklik (MDC95) ile belirlendi. Anket-DKS ile yaş, hastalık süresi ve HBD-BPHDÖ-TR-III skorunun korelasyonuna Spearman korelasyon testi ile bakıldı.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 60,99 (aralık: 33-84), ortalama hastalık süresi 7,27 yıl (aralık: 1-22) ve ortalama HBD-BPHDÖ-TR-III skoru 28,40 (aralık: 6-69) idi. Anketin iç tutarlılığı çok yüksek bulundu (α: 0,854). Alt skorların test-tekrar test güvenirliği yüksekti (aktivite düzeyi ICC2,1: 0,98/SEM: 0,36/MDC95: 1,00; DK ICC2,1: 0,86/SEM: 0,22/MDC95: 0,61; aktivite kısıtlaması ICC2,1: 0,99/SEM: 0,36/MDC95: 1,00). Tüm alt skorlar UDES ile orta düzeyde korelasyon gösteriyordu (sırasıyla rS =0,51, p<0,001; rS =0,59, p<0,001; rS =0,56, p<0,001). Anket-DKS, yaş ve hastalık süresi korelasyon göstermezken (sırasıyla rS =0,22, p=0,85; rS =0,11, p=0,38) HBD-BPHDÖ-TR-III skoru ile korele idi (rS =0,31, p=0,009).
Sonuç: Yüksek iç tutarlılığa ve güvenirliğe sahip YADKA’nın Türkçe versiyonu PH hastalarında düşme korkusunu ölçmede uygun bir anket olarak gözükmekte ve hastalık şiddeti ile korelasyon göstermektedir.
Objective: Fear of falling (FOF) is one of the important risk factors for falling, is higher in patients with Parkinson’s disease (PD). The Survey of Activities and Fear of Falling in the Elderly (SAFFE) differs from other scales in terms of considering the accompanying activity limitation. The aim of the study was to show the psychometric properties of the Turkish version of SAFFE (SAFFE-T) in PD, and to correlate SAFFE FOF subscale scores with age, disease duration, and the Turkish version of Movement Disorder Society Unified Parkinson’s Disease Rating Scale-III (MDS-UPDRS-TR-III) motor score.
Materials and Methods: A total of 93 patients with PD were evaluated. Seventy patients who met the inclusion criteria were included. Responders received a second survey after about 5 to 7 days. The internal consistency was examined by means of Cronbach’s alpha. The construct validity was evaluated using the Falls Efficacy Scale International (FES-I) and with Spearman’s test. The test-retest reliability was studied in terms of intraclass correlation coefficient (ICC2.1), the standard error of measurement (SEM), and the minimal detectable difference (MDC95). The correlation between SAFFE FOF subscale scores and age, duration of disease, and MDS-UPDRS-TR-III score was evaluated using Spearman’s test.
Results: The mean age of the patients was 60.99 (range: 33-84), mean duration of the disease was 7.27 years (range: 1-22), and mean MDS-UPDRS-TR-III score was 28.40 (range: 6-69). The test had excellent internal consistency (α: 0.854) and test-retest reliability (ICC2.1: 0.98/SEM: 0.36/MDC95: 1.00 for activity levels, ICC2.1: 0.86/SEM: 0.22/MDC95: 0.61 for FOF, ICC2.1: 0.99/SEM: 0.36/MDC95: 1.00 for activity restriction subscales). All subscales were moderately correlated with the FES-I (rS=0.51, p<0.001; rS=0.59, p<0.001; rS=0.56, p<0.001, respectively). The SAFFE-FOF subscale score was correlated with MDS-UPDRS-TR-III score (rS=0.31, p=0.009), but it was not correlated with age and duration of disease (rS=0.22, p=0.85; rS=0.11, p=0.38, respectively).
Conclusion: The SAFFE-T, which has excellent internal consistency and reliability, appears to be an appropriate survey for measuring FOF in PD and correlates with disease severity.

10.Prevalence of Non-motor Symptoms in Parkinson’s Disease: A Study from South India
Jay Ray Chaudhuri, Kandadai Rukmini Mridula, Vcs Srinivasarao Bandaru
doi: 10.4274/tnd.2021.52993  Pages 52 - 57
Amaç: Non-motor semptomlar (NMS), Parkinson hastalığının (PH) yönetiminde hayati bir rol oynar ve hastalığın ilerlemesi ile yaşam kalitesinin bozulmasının önde gelen nedeni haline gelmiştir. Bu çalışma, hastalık süresine göre PH’de NMS prevalansını araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Yetmiş beş PH tanısı olan hasta bu prospektif çalışmaya dahil edildi. Bütün hastalara Birleşik Krallık PD Beyin Bankası kriterlerine göre tanı kondu. Hastalar hastalık süresine göre 3 gruba ayrıldı (≤4 yıl, 5-8 yıl ve ≥9 yıl). Otuz sorudan oluşan NMS tarama anketi tüm hastalar tarafından dolduruldu.
Bulgular: Yetmiş beş hastanın %82,6’sını erkekler oluşturmaktaydı ve yaş ortalaması 59,2±1,51 yıl idi (45-69 yaş). NMS’nin genel prevalansı %100 idi. Hastalık süresi 4 yıl, 5-8 yıl ve ≥9 yıl olan hastalarda gastrointestinal semptomların prevalansı sırasıyla %38, %48 ve %86,2, kardiyovasküler hastalıkların prevalansı sırasıyla %47,6, %44 ve %82,7, idrar sorunlarının prevalansı sırasıyla %38, %40 ve %72,4, zayıf cinsel performansın prevalansı sırasıyla %42,8, %40 ve %79,3, uyku bozukluklarının prevalansı sırasıyla %38, %36 ve %75,8, anksiyetenin prevalansı sırasıyla %33,3,%40 ve %79,3, halüsinasyonların prevalansı sırasıyla %33,3, %36 ve %72,4, bilişsel problemlerin prevalansı sırasıyla %38, %32 ve %72,4 idi. Hastalık süresi ≥9 yıl olan hastalarda; sindirim sistemi semptomları (p=0,006), kardiyovasküler bozukluklar (p=0,007), idrar sorunları (p=0,03), kötü cinsel performans (p=0,007), uyku bozuklukları (p=0,007), anksiyete (p=0,007), halüsinasyonlar (p=0,03) ve bilişsel sorunlar (p=0,007) anlamlı derecede daha yüksek prevalansta görüldü.
Sonuç: Çalışmamız, PH tanılı hastaların %100’ünün en az bir NMS’ye sahip olduğunu ve 9 yıldan fazla hastalık süresi olanlarda daha yüksek NMS prevalansı olduğunu ortaya koymuştur.
Objective: Non-motor symptoms (NMS) play a vital role in managing Parkinson’s disease (PD) and have become the leading cause of deterioration of quality of life with the progression of the disease. The aim of the present study was to investigate the prevalence of NMS in PD with disease duration.
Materials and Methods: We selected 75 patients with PD prospectively and all patients were diagnosed according to the United Kingdom PD Brain Bank criteria. All patients were trichotomized based on disease duration (≤4 years, 5-8 years and ≥9 years). The NMS screening questionnaire comprising 30 items was completed by all patients.
Results: Out of 75 patients, men constituted 82.6%, the mean age was 59.2±1.51 (range, 45-69) years. The overall prevalence of NMS was 100%. Among the patients with a disease duration of ≤4 years, 5-8 years, and ≥9 years, gastrointestinal symptoms were observed in 38%, 48%, and 86.2%; cardiovascular dysfunction in 47.6%, 44%, and 82.7%; urinary problems in 38%, 40%, and 72.4%; poor sexual performance in 42.8%, 40%, and 79.3%; sleep disturbance in 38%, 36%, and 75.8%; anxiety in 33.3%, 40%, and 79.3%; hallucinations in 33.3%, 36%, and 72.4%; and cognition problems in 38%, 32%, and 72.4%, respectively. Significantly higher prevalences of gastrointestinal symptoms (p=0.006), cardiovascular dysfunctions (p=0.007), urinary problems (p=0.03), poor sexual performance (p=0.007), sleep disturbances (p=0.007), anxiety (p=0.007), hallucinations (p=0.03), and cognitive problems (p=0.007) were noted in patients with ≥9 years disease duration.
Conclusion: Our study established that 100% of patients with PD had at least one NMS and there was a higher prevalence of NMS among those with disease duration more than 9 years.

11.Correlation of Hematological Parameters, Imaging Results, and Clinical Findings in Primary Headache Disorders
Zehra Arıkan, Saliha Yeter Amasyalı, Ali Akyol
doi: 10.4274/tnd.2020.37790  Pages 58 - 63
Amaç: Baş ağrısı toplumdaki en yaygın ve en zorlu nörolojik sorundur. Hematolojik parametreler ile baş ağrısı bozuklukları arasında bir ilişki olduğu açıktır. Beyaz madde lezyonlarının migrende yaygın olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada migren ve gerilim tipi baş ağrısında hematolojik parametreleri değerlendirmeyi amaçladık ve bu parametrelerin baş ağrısı özellikleri ile nörogörüntüleme bulguları arasındaki ilişkiyi değerlendirdik.
Gereç ve Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 1 Aralık 2015-1 Aralık 2016 tarihleri arasında nöroloji polikliniğinden gelen hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. 18-65 yaşları arasında 639 hasta çalışmaya dahil edildi. IHS 2013 Beta sürümüne göre 272’sine migren tanısı konuldu ve 323’ünde gerilim tipi baş ağrısı vardı. İlk hematolojik parametreler incelendi. Beyin manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) olan hastalar ayrı ayrı incelendi.
Bulgular: Hastalar baş ağrısı tiplerine göre sınıflandırıldı. Yaş, cinsiyet, ağrı sıklığı, baş ağrısı şiddeti ve hematolojik parametreler kaydedildi. İki grup arasında hematolojik parametreler açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05) ve ağrı sıklığı ile baş ağrısı şiddeti arasında negatif korelasyon vardı (p<0,05). Beyaz cevher lezyonları literatürle uyumlu olarak migren olgularında daha sıktı. Beyaz cevher lezyonlu migren hastalarında, hemoglobin, hematokrit ve ortalama hücre hacmi atak sıklığı ile pozitif korelasyon gösterdi (p<0,05).
Sonuç: Migren ve GTA ile hematolojik parametreler arasında herhangi bir ilişki gözlenmedi. Bu, her iki gruptaki enflamatuvar süreçlerin rolüne bağlı olabilir. MRG bulgularında önemli farklılıkların olmaması, yetersiz hasta sayısıyla ilişkili olabilir. Daha geniş kohortlu kontrol grubunu içeren çalışmalar daha aydınlatıcı olabilir.
Objective: Headache is the most common and challenging neurologic problem in society. There is a relationship between hematologic parameters and headache disorders. White matter lesions are known to be common in migraine. In this study, we aimed to evaluate the hematologic parameters in migraine and tension-type headache, and assessed the correlation of these parameters with headache characteristics and neuroimaging findings.
Materials and Methods: The medical records of patients from the neurology outpatient clinic in Adnan Menderes University Faculty of Medicine between December 1st, 2015, and December 1st, 2016, were retrospectively reviewed. Six hundred thirty-nine patients aged 18-65 years were included. Two hundred seventy-two were diagnosed as having migraine and 323 had tension-type headache according to the IHS 2013 Beta version. The initial hematologic parameters were studied. Patients who had brain magnetic resonance imaging (MRI) were examined separately.
Results: Patients were classified according to their headache types. Age, sex, pain frequency, headache severity, and hematologic parameters were recorded. There was no significant difference between the two groups in terms of hematologic parameters (p>0.05) and there was a negative correlation between pain frequency and headache severity (p<0.05). White matter lesions were more common in migraine cases, compatible with the literature. In patients with migraine with white matter lesions, hemoglobin, hematocrit, and mean corpuscular volume were positively correlated with the frequency of attacks (p<0.05).
Conclusion: We observed no relationship between migraine and GTA and hematologic parameters. This may be due to the role of inflammatory processes in both groups. The absence of significant differences in MRI findings may be related to the inadequate number of patients. Studies involving control groups with larger cohorts may be more elucidative.

12.Neuroimaging Findings in Patients with Idiopathic Intracranial Hypertension after Treatment
Eylem Özaydın Göksu, Şennur Delibaş Kat, Ayşe Eda Parlak
doi: 10.4274/tnd.2021.32698  Pages 64 - 68
Amaç: İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyonunun (İİH) nörogörüntüleme bulgularının geri dönüşümünü araştıran az sayıda çalışma vardır. Çalışmamız, bu bulguların tedavi sonrasında ne derece geri dönüşlü olduğunu göstermeyi amaçlamıştır.
Gereç ve Yöntem: Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Baş Ağrısı Polikliniği’nde takipli, 2017-2019 yılları arasından İİH tanısı konmuş ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları olan 8 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, vücut kitle indeksleri (VKİ), tedavi süresi, tedaviden ne kadar sonra MRG çekildiği, tedavi öncesi ve sonrası MRG’leri kayıt edildi. Sellar konfigürasyonlar midsagittal T1 görüntülerde ve midsagittal hipofiz bezinin yüksekliği T1 veya T2 sagittal görüntülerde ölçüldü. Optik sinir (OS) kalınlığı beyin MRG’de T2 aksiyel kesitlerden ölçüldü. Globus konfigürasyonu, aksiyal FLAIR görüntüleri kullanılarak ve OS hiperintensitesi diffüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) ile değerlendirildi. OS tortiozitesi horizontal kesitlerin T2 görüntülerinde değerlendirildi.
Bulgular: Ortalama yaş 36 [minimum (min): 22, maksimum (maks): 45] ve ortalama VKİ 31,8±2,8 idi. Tüm hastalar kadındı. Tedavi sonrası MRG ortalama 5,5 ay sonra çekilmişti (min: 3, maks: 10 ay sonra). Boş sellası olan 1 hastada tedavi sonrası parsiyel sella görüntüsü tespit edilirken parsiyel sellası olan 1 hastada tedavi sonrası boş sella gözlendi. Midsagittal hipofiz bezi yüksekliği 1 hasta hariç tüm hastalarda tedavi sonrası azalmıştı. OS kalınlığı her iki göz için düzelme gösterdi (sağ göz p=0,041, sol göz p=0,012). Tüm hastalarda globus konfigürasyonu tedavi öncesi ve sonrası aynı idi. OS tortiozitesi açısından 1 hastada düzelme gözlenirken 1 hastada belirginleşme gözlendi. Tüm hastalarda DAG’de gözlenen OS hiperintensitesi devam etmekteydi.
Sonuç: Hasta sayımız az olsa da, çalışmamız bu MRG bulgularının birçoğunun tedaviden sonra bir dereceye kadar geri dönüşümlü olduğunu göstermiştir.
Objective: Few reports have investigating the reversal of neuroimaging findings of idiopathic intracranial hypertension (IIH). Our study aimed to show to what extent these findings are reversible after treatment.
Materials and Methods: Eight patients with magnetic resonance imaging (MRI) findings who were followed-up in the University of Health Sciences Turkey, Antalya Training and Research Hospital Headache Outpatient Clinic and diagnosed as having IIH between 2017 and 2019 were included in the study. Demographic characteristics of the patients, body mass indexes (BMI), duration of treatment, the timing of MRI taken after treatment, and MRI before and after treatment were recorded. The sellar configurations were measured on midsagittal T1 images and the height of the midsagittal pituitary gland was measured on T1 or T2 sagittal images. Optic nerve (ON) thickness was measured from T2 axial sections in brain MRI. The Globus configuration was evaluated using diffusion-weighted imaging (DWI) for ON hyperintensity using axial FLAIR images. ON tortuosity was evaluated in T2 images of horizontal sections.
Results: The mean age was 36 [minimum (min): 22, maximum (max): 45] years, the average BMI was 31.8±2.8. All patients were women. Post-treatment MRI was performed after an average of 5.5 (min: 3, max: 10) months later. After the treatment, a partial sella image was detected in one patient with empty sella, and empty sella was observed in one patient with partial sella. The mid sagittal pituitary gland height decreased after treatment in all patients except one. ON thickness improved for both eyes (right eye p=0.041, left eye p=0.012). The Globus configuration before and after treatment was the same in all patients. The ON tortiosity improved in one patient, and became clear in one patient. The ON hyperintensity observed in DWI persisted in all patients.
Conclusion: Despite the small sample size, this study showed that many of these MRI findings are somewhat reversible after treatment.

13.Retinal Thickness Alterations in Patients with Migraine
Şükran Yurtoğulları, İnci Elif Erbahçeci Timur, Demet Eyidoğan
doi: 10.4274/tnd.2020.06791  Pages 69 - 74
Amaç: Migren hastalarında makula, gangliyon hücre kompleksi (GHK), gangliyon hücre tabakası (GHT), makular ve peripapiller retina sinir lifi tabakası (pRSLT) kalınlığı değişikliklerini incelemek ve kalınlıklar ile migren hastalığının klinik özellikleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaktır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 81 migren hastasının 162 gözü (38 auralı hastanın 76 gözü) ve 43 aurasız hastanın 86 gözü ve kontrol grubu olarak 45 sağlıklı gönüllünün 90 gözü dahil edildi. Makula, GHT, GHK ve RSLT kalınlık değerleri optik koherens tomografi (OKT) ile ölçüldü.
Bulgular: Yaş ortalaması aura (+) grup, aura (-) grup ve kontrol grubu için sırasıyla 32,5±7,7, 35,2±7,9 ve 33,7±7,7 yıldı (p=0,751). Hastalar ortalama 6,3±3,1 yıldır migren tanısı ile takip edilmekte idi. Sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında hem aura (+) hem aura (-) migren hastalarında santral makula kalınlığı, iç inferior makula kalınlığı, santral makular RSLT kalınlığı, ortalama dış halka GHT kalınlığı ile iç inferior, iç temporal ve dış nazal GHT kalınlıkları; inferiotemporal pRSLT kalınlığı (p<0,01, p=0,01, p<0,01, p<0,01, p=0,04, p=0,04, p<0,01 ve p=0,01) daha ince bulundu.
Sonuç: Migren için kesin bir OKT belirteci tespit edilemese de OKT ile elde edilen peripapiller RSLT, GHT, GHK, makular RSLT ve makula kalınlık değişiklikleri migren patofizyolojisinin anlaşılmasına katkı sağlayabilir ve tedavi etkinliğini değerlendirmeye yardımcı olabilir.
Objective: To investigate the alterations in macula, ganglion cell complex (GCC), ganglion cell layer (GCL), macular and peripapillary retinal nerve fiber layer (pRNFL) thickness values in patients with migraine and to elicit the correlation between thickness and clinical characteristics of migraine disease.
Materials and Methods: One hundred sixty-two eyes of 81 patients with migraine (76 eyes of 38 patients with aura and 86 eyes of 43 patients without aura) and 90 eyes of 45 healthy volunteers as the control group were recruited in the study. Macula, GCL, GCC, and RNFL thickness values were measured using optical coherence tomography (OCT).
Results: The mean ages of the aura (+) group, aura (-) group, and the control group were 32.5±7.7, 35.2±7.9, and 33.7±7.7 years, respectively (p=0.751). The mean follow-up time of patients with migraine were 6.3±3.1 years. The central macular thickness, inner inferior macular thickness, central quadrant of macular RNFL thickness, mean of outer segment GCL thickness, inner inferior and temporal, mean of outer nasal quadrant GCL thickness measurements were found to be thinner in both aura (+) and aura (-) patients with migraine when compared with healthy subjects (p<0.01, p=0.01, p<0.01, p<0.01, p=0.04, p=0.04, p<0.01 and p=0.01, respectively).
Conclusion: Although a specific OCT marker for migraine cannot be detected, alterations of pRNFL, GCC, GCL, macular RFNL and macular thickness obtained with OCT may contribute to the understanding of migraine pathophysiology and aid in the assessment of treatment effectiveness.

CASE REPORTS
14.Corticosteroid-responsive Epilepsia Partialis Continua
Jayantee Kalita, Prakash Chandra Pandey, Sarvesh Kumar Chaudhary, Varun Kumar Singh, Usha Kant Misra
doi: 10.4274/tnd.2020.80090  Pages 75 - 78
Epilepsiya parsiyalis kontinua (EPK) nadir görülen bir status epileptikus şeklidir ve sıklıkla antiepileptik ilaçlara (AEİ) dirençlidir. Sürekli nöbet aktivitesi, proenflamatuvar biyobelirteçleri lokal olarak artırabilir ve özellikle merkezi sinir sistemi (MSS) enfeksiyonlarında adjuvan kortikosteroid tedavisine yanıt verebilir. Bu yazıda refrakter EPK’si olan dört çocuğu ve EPK’yi kontrol etmede adjuvan kortikosteroidin etkisini bildirmek istedik. EPK süresi 3 gün ile 7 ay arasında değişiyordu. Bir hastada sekonder jeneralize konvülsif status epileptikus vardı. Kraniyal bilgisayarlı tomografi/manyetik rezonans görüntüleme dört hastadan üçünde anormaldi; bir hastada eski enfarkt, bir hastada tüberkülom ve diğer hastada nörosistiserkoz ile uyumlu lezyonlar mevcuttu. Elektroensefalografide, lezyon tarafındaki hemisferde diken ve keskin dalga deşarjları görüldü. EPK, 2-6 AEİ’ye dirençliydi. Kortikosteroid tedavisini takiben EPK; MSS enfeksiyonu olan iki hastada geriledi, enfarktı olan hastada ve kriptojenik EPK’li hastada birbirinden ayrı nöbetlere dönüştü. AEİ’ye dirençli EPK’de, kısa bir kortikosteroid kürünün tedavide faydası olabilir.
Epilepsia partialis continua (EPC) is a rare form of status epilepticus and often refractory to antiepileptic drugs (AEDs). Persistent seizure activity may increase pro-inflammatory biomarkers locally, which may respond to adjunctive corticosteroid treatment, especially in central nervous system (CNS) infections. We report four children with refractory EPC and the effect of adjunctive corticosteroid in controlling EPC. The duration of EPC ranged between 3 days and 7 months. One patient had secondary generalized convulsive status epilepticus. Cranial computed tomography/magnetic resonance imaging was abnormal in three out of four patients; revealing old infarction in one, tuberculoma in one, and neurocysticercosis in one. Electroencephalography revealed spike and sharp wave discharges on the corresponding cerebral hemisphere. The EPC was refractory to 2-6 AEDs. Following corticosteroid treatment, EPC remitted in two patients with CNS infection, and those with infarction and cryptogenic EPC converted to discrete seizures. In AED-resistant EPC, a short course of corticosteroid may be helpful.

15.Complete Recovery in Cryptogenic NORSE with Early Immunotherapy: A Case Report
Türkan Acar, Sena Boncuk, Bilgehan Acar, Yeşim Güzey Aras
doi: 10.4274/tnd.2020.01879  Pages 79 - 81
Yeni başlangıçlı refrakter status epileptikus (NORSE) tanımı, öncesinde nöbet öyküsü ve yapısal bir bozukluğu olmayan ve etiyolojik incelemelerde hiçbir sonuca ulaşılamayan klinik durumlar için kullanılmaya başlanan bir tanımlamadır. Tedavisi oldukça güç ve mortalitesi yüksektir. Bu yazıda 62 yaşında tüm incelemelere rağmen etiyolojisi aydınlatılamamış ve tedavide kortikosteroid uygulamasının tam yarar sağladığı, NORSE klinik tanısı ile takip edilen 62 yaşında bir hasta sunulmuştur.
The term new onset refractory status epilepticus (NORSE) is used for patients who do not have a history of seizures and a structural disorder and in whom no etiology can be found. Its treatment is very difficult and its mortality is high. In this article, we present a 62-year-old patient whose etiology was not elucidated despite all examinations and who was diagnosed as having NORSE. Full clinical improvement was achieved with corticosteroid treatment.

16.Transient Encephalopathy with A Single Dose of Oral Metronidazole: A Case Report
Erman Altunışık, Şebnem Zeynep Eke Kurt
doi: 10.4274/tnd.2020.47154  Pages 82 - 84
Metronidazol (MNZ) anaerobik ve protozoal enfeksiyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılan, beyin omurilik sıvısı ve santral sinir sistemine kolaylıkla penetre olabilen antibakteriyel ajandır. MNZ oldukça iyi tolere edilir ancak periferal nöropati, ataksi, dizartri, konvülziyon ve ensefalopati gibi ciddi nörolojik yan etkiler de oluşturabilir. MNZ ile indüklenen ensefalopati (MİE) nadir görülen bir yan etkidir. Manyetik rezonans görüntüleme ve elektroensefalografi hastalık tanısında yardımcı yöntemlerdir. MİE’nin mekanizması net aydınlatılabilmiş değildir. Genellikle ilaç kesilmesiyle tamamen düzelme eğilimindedir. Bu yazıda tek doz oral MNZ alan erkek bir hastada gelişen ve hızla düzelen geçici ensefalopati tablosu sunulmuştur.
Metronidazole (MNZ) is an antibacterial agent widely used in the treatment of anaerobic and protozoal infections, easily penetrating the cerebrospinal fluid and central nervous system. MNZ is well-tolerated, but it can also cause serious neurologic adverse effects such as peripheral neuropathy, ataxia, dysarthria, convulsion and encephalopathy. MNZ-induced encephalopathy (MIE) is a rare adverse effect. Magnetic resonance imaging and electroencephalography are helpful methods in the diagnosis of the disease. The mechanism of MIE has not been clearly elucidated. Usually, it is completely cured by drug discontinuation. In this report, a reversible encephalopathy developing in a male patient after receiving a single dose of oral MNZ is presented.

17.Anti-glutamic Acid Decarboxylase Antibody-associated Cerebellar Ataxia: A Case Report
Miray Atacan Yaşgüçlükal, Cansu Tunç, Muhammet Duran Bayar, Birgül Baştan, Sefer Günaydın, Belgin Petek Balcı, Özlem Çokar
doi: 10.4274/tnd.2020.93457  Pages 85 - 87
Anti-glutamik asit dekarboksilaz antikorları (GAD-ab), çeşitli nörolojik durumlarla ilişkilidir. Stiff-person sendromu ve subakut serebellar dejenerasyonda yüksek GAD-ab titreleri gözlenmektedir. GAD-ab pozitif olan bu hastalarda tip 1 diabetes mellitus (T1DM) ve diğer otoimmün endokrinopatiler bir arada bulunabilir. Özgeçmişinde diabetes mellitus (DM) ve sigara kullanım öyküsü olan 62 yaşındaki hasta, 6 haftadır olan ve giderek ilerleyen yürüyüş ataksisi, sersemlik ve vertigo şikayetleri ile başvurdu. Nörolojik muayenesinde her yöne bakışta nistagmus, sol taraflı dismetri mevcuttu. Hasta çift taraflı destekle yürüyebiliyordu. Laboratuvar incelemelerinde serum ve BOS GAD-ab düzeyleri belirgin şekilde yüksekti. Serebral manyetik rezonans görüntülemesinde bir özellik saptanmadı. Eşlik eden otoimmün endokrin hastalıkların varlığı da araştırılan hastada T1DM ve Hashimoto tiroiditi saptandı. Paraneoplastik etiyolojiler dışlandı. Tedaviye intravenöz metilprednizolon başlandı. Yeterli klinik düzelme gözlenmemesi üzerine intravenöz immünoglobulin (IVIG) uygulandı. Yürüyüş ataksisinde hafif derecede iyileşme gözlenen hasta, ayda bir kez olmak üzere 1 gün boyunca 1 g/gün prednizon ve daha sonra 1 gün boyunca 400 mg/kg/gün IVIG tedavisi ile izlendi. Nadir bir hastalık olmakla birlikte, eşlik eden otoimmün hastalıkları olan ileri yaş kadın hastalarda, immünoterapinin erken başlatılması için GAD-antikoruna bağlı serebellar ataksi tanısı akılda tutulmalıdır.
Anti-glutamic acid decarboxylase antibodies (anti-GAD-ab) are associated with various neurologic conditions. High titers of anti-GAD-abs are observed in stiff person syndrome and subacute cerebellar degeneration. Type 1 diabetes mellitus (T1DM) and other autoimmune endocrinopathies may coexist in patients who are anti-GAD-ab positive. Herein, we describe a 62-year-old female patient with a past medical history of diabetes mellitus (DM) and smoking, presenting with gradual progression of gait ataxia, dizziness, and vertigo for 6 weeks. A neurologic examination revealed gaze-evoked nystagmus and left-sided dysmetria. She could stand up only with double-sided support. Laboratory examinations showed remarkably increased serum and cerebrospinal fluid anti-GAD-ab levels. Cerebral magnetic resonance imaging was unremarkable. Coexisting autoimmune endocrine diseases were also investigated and the patient was also diagnosed as having T1DM and Hashimoto thyroiditis. Paraneoplastic etiologies were excluded. Treatment was started with intravenous methylprednisolone. Due to a lack of significant clinical improvement, intravenous immunoglobulin (IVIG) was administered. With minimal improvement of gait ataxia, the patient was followed with prednisone 1 g/day for 1 day and then IVIG 400 mg/kg/day for 1 day once per month. Although it is a rare disease, anti-GAD-ab-associated cerebellar ataxia should be considered, especially in female patients with coexisting autoimmune disorders, for prompt initiation of immunotherapy.

18.Relationship Between Alcohol Type and Posterior Reversible Encephalopathy Syndrome: A Case Report
Yağmur İnalkaç Gemici, Canan Çelebi
doi: 10.4274/tnd.2020.75299  Pages 88 - 90
Posterior reversibl ensefalopati sendromu (PRES), saatlerle günler içinde gelişen posterior serebral dolaşım bölgesinde baş ağrıları, değişen zihinsel durum, nöbetler, görsel semptomlar, halüsinasyonlar, fokal nörolojik bulgular ve vazojenik ödem ile karakterize klinik-radyolojik bir sendromdur. PRES’nin ortak etiyolojisi sitotoksik ilaç, preeklampsi, eklampsi, sepsis, böbrek hastalığı veya otoimmün bozuklukları içerir. Ancak alkol yoksunluğu PRES’nin en nadir nedenlerinden biri olarak sayılabilir. PRES ile alkol kullanım süresi veya alkol türü arasındaki ilişki bilinmemektedir. Bu olguda, tezgah altı etanol ile yapılan alkolün ani kesilmesi ile ilişkili PRES tanısı konmuş ve literatürde bildirilenden çok daha kısa alkol kötüye kullanımı süresi olan 39 yaşında bir erkek hasta sunulmaktadır.
Posterior reversible encephalopathy syndrome (PRES) is a clinical-radiologic syndrome characterized by headaches, altered mental status, seizures, visual symptoms, hallucinations, focal neurologic signs, and vasogenic edema in the posterior cerebral circulation territory, which develops within hours to days. The common etiology of PRES includes cytotoxic medication, preeclampsia, eclampsia, sepsis, renal disease or autoimmune disorders. However, alcohol withdrawal can be counted as one of the rarest causes of PRES. The relationship with PRES and the duration of alcohol use or type of alcohol is unknown. Herein, we report a 39-yearold male patient who was diagnosed as having PRES associated with the sudden withdrawal of alcohol (under-the-counter ethanol) and had a much shorter period of alcohol abuse than those reported in the literature.

19.Transvers Myelitis Due to HSV-2 Infection in an Undiagnosed HIV Positive Patient
Eda Çoban, Helin Serindağ, Zeynep Baştuğ Gül, Mesude Özerden, Aysun Soysal
doi: 10.4274/tnd.2021.87259  Pages 91 - 94
Enflamatuvar, iskemik ve metabolik çok sayıda hastalık longitudinal uzun segment transvers miyelite neden olabilir. HIV enfeksiyonuna bağlı spinal tutulum nadirdir. Tutulum, AIDS ilişkili miyelopati ya da sitomegalovirüs ve herpes simpleks virüsü (HSV) gibi fırsatçı enfeksiyonlara bağlı gelişebilir. Olgumuz paraparezi ve üriner retansiyon kliniği ile başvuran 49 yaşında bir erkek hastadır. Hastanın spinal görüntülemelerinde özellikle posterolateral bölgede C2-T12 segmentleri arasında uzanan longitudinal geniş miyelopati tespit edilmiştir. HIV-ELISA testi ve HSV-2 DNA polimeraz zincir reaksiyonu pozitif saptanmıştır. Uygulanan medikal tedaviye rağmen hastanın kliniği progrese olmuştur. Akut transvers miyelopati, henüz tanı konmamış HIV pozitif bir hastada ilk bulgu olarak karşımıza çıkabilir. Viral seroloji altta yatan hastalığa bağlı fırsatçı enfeksiyonları tanımada ve uygulanacak tedavi kararında yol gösterici olacaktır.
Several disorders including inflammatory, ischemic, and metabolic can cause longitudinally extensive transverse myelopathy. HIV-associated spinal cord involvement is rare. It can be due to AIDS-associated myelopathy, or opportunistic infections such as cytomegalovirus and herpes simplex virus (HSV). Herein, we describe a 49-year-old man who presented with acute paraparesis and urinary retention. His spinal magnetic resonance imaging revealed extensive hyperintense signal in the long TR sequence throughout C2 to T12, especially in the posterior and lateral columns. Both HIV ELISA test and HSV-2 DNA polymerase chain reaction were positive. Despite treatment, his clinical condition deteriorated. Acute transverse myelopathy can be the initial manifestation of an asymptomatic undiagnosed HIV positive patient. Viral serology reveals the opportunistic infections underlying the disease thereby guiding therapeutic regimens.

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
20.Vessel-wall Imaging for Primary Angiitis of Central Nervous System Diagnosis
Doğan Dinç Öge, Ethem Murat Arsava, Ayça Akgöz Karaosmanoğlu, Khayala Aghamirzayeva, Rahşan Göçmen, H. Kader Karlı Oğuz, Şahin Hanalioğlu, Anıl Arat, Ömer Karadağ, Mehmet Akif Topçuoğlu
doi: 10.4274/tnd.2020.01057  Pages 95 - 97
Abstract | English Full Text

21.Chondromyxoid Fibroma of Lumbar Vertebrae: A Case Report
Densel Araç, Hüseyin Bozkurt
doi: 10.4274/tnd.2021.40370  Pages 98 - 99
Abstract | English Full Text

22.Basilar Invagination or Impression: Steeping at the Angle of Craniovertebral Junction
Mehmet Güney Şenol, Şahin Işık
doi: 10.4274/tnd.2021.02328  Pages 100 - 101
Abstract | English Full Text



 
© Copyright 2021 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale