e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 25 Issue : 3 Year : 2019

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login
Turkish Journal of Neurology Indexed By
 
  Search






Turk J Neurol: 25 (3)
Volume: 25  Issue: 3 - 2019
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XI

REVIEWS
2.Seizures with Autonomic Symptoms and Sudden Unexpected Death in Epilepsy (SUDEP)
Rabia Gökçen Gözübatık Çeli, Çiğdem Özkara
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.56254  Pages 109 - 116
Otonom sinir sistemi bilinçli kontrolün olmadığı bir sistemdir. Sempatik ve parasempatik olmak üzere iki bölümden oluşur. Santral sinir sisteminde otonom sistemden sorumlu ana merkez hipotalamustur. Otonom nöbet semiyolojisinde rol alan diğer anatomik yapılar singulat girus, amigdala, paraventriküler nükleustur. Otonom epilepsilerin fizyopatolojisinde yer alan santral otonom ağ non-dominant hemisferde temsil edilirken otonom bulgular temporal ve insuler lob epilepsilerde sıktır. Hastalarda klinik olarak; kan basıncı değişiklikleri, kalp ritim bozuklukları (taşikardi, bradikardi, aritmi, asistoli), solunumsal değişiklikler (apne, hipopne, bradipne), tükürük artışı, kusma/öğürme, pilo-ereksiyon, terleme artışı, midriazis/miyozis, tükürme, acil miksiyon, su içme, genital otomatizm, barsak motilite bozuklukları nöbet öncesi/sırası/ve sonrasında görülebilen otonom semptomlardır; temporal lob epilepsisinde daha sıktır. Otonom nöbetli hastaların ani ölüm riski de diğer epilepsi hastalarına göre daha fazladır. Epilepside ani beklenmedik ölüm (SUDEP); epilepsi hastasında boğulma, travma ve status epileptikus dışlandıktan sonra; ani, beklenmedik, görgü tanığı ya da ölüm sırasında nöbet kanıtı olsun olmasın meydana gelen; postmortem incelemelerde ölüme neden olan yapısal veya toksik bir sebep saptanmayan ölüm olarak tanımlanır; epilepsideki ölümlerin %17’sinden sorumludur. SUDEP’nin etiyolojisinde; altta yatan postiktal kardiyorespiratuvar disfonksiyon olduğu öne sürülür. Ani ölüm riski için SpO2 eşik değerinin %80-86 olduğu bildirilirken, iktal olaylar, otonom sistemin kronik aktivasyonu nedeniyle ölümcül aritmileri tetiklerler. Özellikle uykuda olan jeneralize tonik klonik nöbetler, dirençli epilepsiler SUDEP ile ilgilendirilen risk faktörlerindendir. Kardiyorespiratuvar bulgulu otonom semptomlu nöbetlere bu risklere katkıda bulunabileceği açısından dikkat edilmelidir.
The autonomic nervous system, formerly the vegetative nervous system, is a division of the peripheral nervous system that supplies smooth muscle and glands, and thus influences the function of internal organs. The hypothalamus is the main center responsible for the autonomic functions in the central nervous system. Other anatomical structures can be listed as cingulate gyrus, amygdala, paraventricular nucleus. The central autonomic network involved in the pathophysiology of autonomous epilepsy is represented in the non-dominant hemisphere. Autonomic seizures are shown in temporal and insular lobe epilepsies commonly. Blood pressure changes, heart rhythm disturbances (tachycardia, bradycardia, arrhythmia, asystole), respiratory changes (apnea, hypopnea, bradypnea), salivation increase, vomiting/retching, pilo-erection, sweating increase, mydriasis/miosis, spitting, water drinking, genital automatism, intestinal motility disorders are clinical signs in autonomic epilepsy. SUDEP (sudden unexpected death in epilepsy) is defined as sudden, unexpected, nontraumatic, non-drowning death in an individual with epilepsy, witnessed or unwitnessed, in which post-mortem examination does not reveal an anatomical or toxicological cause of death. The vast majority of SUDEPs occur in the aftermath of a generalised tonic-clonic seizure. It’s responsible for 17% of deaths in epileptic patients. Witnessed recorded SUDEP cases involve postictal cardiorespiratory dysfunction with failure of arousal. It is reported that the threshold value of SpO2 is 80-86% for the risk of sudden death. While patients who have had seizures remotely and have had successful epilepsy surgeries also carry the SUDEP risk, the most important risk factor is a history of generalised tonic-clonic seizures.

ORIGINAL ARTICLES
3.Objective and Subjective Assessment of Physical Activity in Adults with Muscle Diseases
Fatma Ayvat, Ender Ayvat, Özge Onursal Kılınç, Muhammed Kılınç, Sibel Aksu Yıldırım, Ersin Tan
doi: 10.4274/tnd.galenos.2018.80106  Pages 117 - 122
Amaç: Bu çalışmanın amacı, erişkin kas hastalarının fiziksel aktivitelerini sağlıklı bireylerle karşılaştırarak araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya katılan bireyler, fiziksel aktivite düzeylerinin subjektif ve objektif olarak değerlendirilmesi için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-Uzun Versiyon’u tamamladı ve bireylere 5 gün boyunca SenseWear Armband Aktivite Monitörü takıldı.
Bulgular: Çalışmaya 40 erişkin kas hastası (21 erkek, 19 kadın) (32,67±6,57 yıl) ve 40 sağlıklı kontrol (16 erkek, 24 kadın) (30,40±4,55 yıl) katıldı. SenseWear Armband’dan elde edilen adım sayısı, orta şiddetli fiziksel aktivite süresi ve şiddetli fiziksel aktivite süresi; Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi’nden elde edilen yürüyüş aktivitesi, şiddetli fiziksel aktivite, iş aktivitesi ve toplam fiziksel aktivite parametreleri erişkin kas hastalarında sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde düşük bulunurken (p<0,05); toplam enerji harcaması gruplar arasında benzer bulundu (p>0,05).
Sonuç: Sonuç olarak, erişkin kas hastaları sağlıklı kontrollerle daha az adım sayısında aynı miktarda enerji harcadılar. Enerji harcaması ve adım sayısı arasındaki bu fark, erişkin kas hastalarında yürümek için daha yüksek enerji gereksinimlerine bağlı olabilir. Bu bulgular, sağlık çalışanlarının erişkin kas hastaları için tedavi stratejilerini planlamasına yardımcı olacaktır.
Objective: The aim of this study was to investigate the physical activity of adults with muscle diseases relative to healthy controls.
Materials and Methods: Individuals participated in this cross-sectional study by completing the International Physical Activity Questionnaire-Long Form and using SenseWear Armband Activity Monitor over a 5-day period to assess physical activity levels subjectively and objectively.
Results: Forty healthy controls (16 males, 24 females) (aged 30.40±4.55 years) and 40 adults with muscle diseases (21 males, 19 females) (aged 32.67±6.57 years) participated in this study. We found that SenseWear Armband (step counts, duration of moderate and vigorous physical activity) and International Physical Activity Questionnaire (walking physical activity, vigorous physical activity, working physical activity, and total physical activity) parameters were significantly lower in the adults with muscle disease group than the healthy controls (p<0.05), whereas the total amount of energy expenditure was similar between the groups (p>0.05).
Conclusion: Adults with muscle diseases expend the same amount of energy as healthy controls, but over fewer steps. This difference between energy expenditure and number of steps could be due to the higher energy requirements for walking in adults with muscle diseases. These findings will help healthcare professionals plan treatment strategies for adults with muscle diseases.

4.Evaluation of C-reactive Protein/Albumin Ratio According to Stage in Patients with Idiopathic Parkinson Disease
Tamer Yazar, Hülya Olgun Yazar
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.13334  Pages 123 - 128
Amaç: İdiyopatik Parkinson hastalığı (İPH) tanısı olan hastalarda hastalık evresine göre serum C-reaktif protein (CRP)/albümin oranının tespiti ile etiyopatogenezde enflamasyonun ve oksidatif stresin rolüne ve bu oranın hastalık evresinin ilerlemesi üzerindeki olası etkilerine yönelik veriler toplanması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışma, modifiye Hoehn ve Yahr (H&Y) kriterlerine göre evrelere ayrılan 151 hasta ve hastalarla aynı yaş aralığında 150 sağlıklı gönüllü ile gerçekleştirilmiştir. Retrospektif olarak yapılan çalışmamızda, “Birleşik Krallık Parkinson Hastalığı Derneği Beyin Bankası” tanı kriterlerine göre İPH tanısı konulan hastalara Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği ve H&Y ölçekleri uygulanmıştır. Hasta ve kontrol gruplarında 12-14 saat açlıktan sonra biyokimyasal çalışmalar için venöz kan örnekleri alınmıştır.
Bulgular: İPH grubunda serum albümin seviyelerinin düşük olduğu, serum CRP seviyesi ve CRP/albümin oranlarının yüksek olduğu gözlenmiştir (p<0,05). CRP/albümin oranının serum seviyelerinin hastalık evrelerindeki ilerlemeye paralel olarak istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir (p<0,05).
Sonuç: Çalışmamız, enflamasyon ve oksidatif stresin bir biyobelirteci olarak CRP/albümin oranının İPH etiyopatogenetik sürecinin bir göstergesi olarak kullanılabileceği hipotezini destekler niteliktedir. İPH gibi kronik, ilerleyici hastalıkların başlangıç evrelerinde tespiti ve önlemler alınabilmesi için, serum CRP/ albümin oranı gibi kolay ulaşılabilir, az maliyetli parametrelerdeki değişikliklerin değerlendirilmesi önemlidir.
Objective: Identification of serum C-reactive protein (CRP)/albumin ratio according to disease stage in idiopathic Parkinson’s disease (IPD) with the aim of collecting data about the role of inflammation and oxidative stress in etiopathogenesis and about CRP/albumin ratio’s possible effects on disease progression.
Materials and Methods: The study was completed with 151 patients being staged according to the Modified Hoehn and Yahr (H&Y) criteria and 150 healthy volunteers in the same age interval with patients. In our retrospective study, the Unified Parkinson disease rating scale (UPDRS) and H&Y scales were applied to the patients with IPD diagnosed according to the diagnostic criteria of the “United Kingdom Parkinson Disease Society Brain Bank”. Patient and control groups had venous blood samples taken for biochemical study after 12-14 hours of fasting.
Results: The serum albumin levels were lower, while serum CRP levels and CRP/albumin ratios were higher in the IPD group (p<0.05) than in the control group. Serum levels of CRP/albumin ratio significantly increased in parallel with the progression of disease stage (p<0.05).
Conclusion: Our study supports the hypothesis that serum CRP/albumin ratio may be associated with the etiopathogenetic process of IPD as a biomarker of inflammation and oxidative stress. In order to detect chronic and progressive diseases such as IPD in the initial stages and to take precautions, it is important to evaluate the changes in easily accessible, cost-effective parameters such as serum CRP/albumin ratio.

5.Stroke Incidence and Demographic Properties of Patients in Ardahan Province
Mehmet Hamamcı
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.08634  Pages 129 - 134
Amaç: Türkiye’nin Kafkaslara açılan kapısı konumunda olan Ardahan ilinin inme insidanslarını hesaplama, inme hastalarını demografik, etiyolojik, klinik özellikleri ve risk faktörleri açısından inceleyerek ülkemizin akut inme verilerine katkıda bulunma amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmada Ardahan Devlet Hastanesi’nde Haziran 2015 ile Haziran 2016 tarihleri arasında inme veya beyin damar hastalığı tanısı alan hastaların hastane kayıtları geriye dönük olarak incelenmiştir.
Bulgular: Bir yıllık sürede hastanemize 196 kişinin akut inme tanısıyla başvurduğu tespit edildi. İlin inme insidansı yıllık 199/100.000 kişi-yıl olarak tespit edildi. Bu hastaların %71,4’ü (n=140) iskemik, %20,4’ü (n=40) hemorajik inme tanısı aldı. İskemik inme insidansı yıllık 142/100.000 kişi-yıl, hemorajik inme insidansı yıllık 41/100.000 kişi-yıl olarak tespit edildi. Olguların %78,1’inde (n=153) tek taraflı kas güçsüzlüğü en sık başvuru şikayeti olarak tespit edildi. Hastaların %3,6’sının (n=7) şikayetleri başladığı andan itibaren 3 saat içinde hastaneye başvurduğu ve %75,5’inin (n=148) ambulans ile hastanemize getirildiği saptandı.
Sonuç: Bu çalışmanın bulguları literatürdeki diğer çalışmalarla genel olarak uyumlu olmakla birlikte farklılıklar da göstermektedir. Bunun nedeni ülkemizin inme görülme oranlarının ve inme hastalarının demografik özelliklerinin diğer ülkelerden farklılık göstermesiyle birlikte bölgesel farklılıkların da görülebilmesidir. Bu sebeple veriler ülkemiz ve ülkemizin kuzeydoğu bölgesi açısından önem arz etmektedir.
Objective: This study aimed to evaluate the demographic, etiologic, and clinical characteristics of patients with the diagnosis of stroke, as well as the incidence of stroke in Ardahan province, which is the gateway from our country to the Caucasus (Caucasia).
Materials and Methods: This study has a descriptive design. The hospital records of patients who were diagnosed as having stroke or cerebrovascular disease between June 2015 and June 2016 in Ardahan State Hospital were retrospectively investigated.
Results: In the defined one year period, 196 individuals were admitted to our hospital with the diagnosis of acute stroke. The incidence of stroke was 199/100.000 per person-year. Of these patients, 71.4% (n=140) were diagnosed as having ischemic stroke and 20.4% (n=40) had hemorrhagic stroke. The incidence of ischemic stroke was determined as 142/100.000 per person-year. The incidence of hemorrhagic stroke was determined as 41/100.000 per person-year. Ipsilateral muscle weakness was the most common symptoms in 78.1% (n=153) of the patients. Of the patients, 3.6% (n=7) were admitted to the hospital within 3 hours after the onset of symptoms and 75.5% (n=148) were brought to our hospital by ambulance
Conclusion: Although the results of this study are generally compatible with other studies in the literature, they also show differences. The incidence of stroke in our country and the demographic characteristics of patients with stroke differ from other countries, at the same time there may be regional differences. For this reason, the data in this study are important because they provide information about our country and its northeastern region.

6.Screening Inherited Metabolic Disorder in Children with Intellectual Disability and Epilepsy
Pembe Soylu Üstkoyuncu, Ahmet Sami Güven, Hatice Gamze Poyrazoğlu, Songül Gökay, Fatih Kardaş, Mustafa Kendirci, İkbal Gökçek, Yasemin Altuner Torun
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.82608  Pages 135 - 139
Amaç: Bu çalışmanın amacı epilepsi, yaygın gelişimsel gecikme ve zeka geriliği olan hastalarda kalıtsal metabolik hastalık taraması yapmanın yararlarını göstermektir.
Gereç ve Yöntem: Mart 2014 ve Haziran 2017 arasında kalıtsal metabolik hastalık nedeniyle araştırılan 1100 hastanın tıbbi kayıtları değerlendirildi. Çalışmaya hafif/orta ve non-spesifik nörolojik bulgusu olan 500 epilepsi ve yaygın gelişimsel gecikme/zeka geriliği olan hasta alındı.
Bulgular: Epilepsi ve yaygın gelişimsel gecikme/zeka geriliği olan 500 hastanın 7’sinde (%1,4) kalıtsal metabolik hastalık tespit edildi. Bir hastaya tirozinemi tip-2, bir hastaya Menkes hastalığı; bir hastaya mitokondriyal hastalık, bir hastaya hiperfenilalaninemi, 2 kardeşe 3-metilkrotonil CoA karboksilaz eksikliği ve bir hastaya da fenilketonüri tanısı konuldu.
Sonuç: Türkiye gibi yüksek akrabalık oranına sahip ülkelerde kalıtsal metabolik hastalık prevalansı daha yüksektir. Hafif/orta ve non-spesifik nörolojik bulguları olan hastalarda düzenli bir taramanın olmaması geç tanı ile sonuçlanır.
Objective: To indicate the benefits of the screening of inherited metabolic disorders in patients with epilepsy, global developmental delay, and intellectual disability.
Materials and Methods: The medical records of 1100 patients who were investigated for inherited metabolic disorders between March 2014 and June 2017 were evaluated. Five hundred patients with epilepsy and global developmental delay/intellectual disability with mild/moderate and non-specific neurologic findings were enrolled in the study.
Results: Inherited metabolic disorders were detected in 7 of 500 patients (1.4%) with epilepsy and global developmental delay/intellectual disability. One patient was diagnosed as having tyrosinemia type-2, one had Menkes disease, one had mitochondrial disease, one had hyperphenylalaninemia, two siblings were diagnosed as having 3-methylcrotonyl Coa carboxylase deficiency, and one patient was diagnosed as having phenylketonuria.
Conclusion: The prevalence of inherited metabolic disorders is higher in countries with a high consanguinity ratio such as Turkey. Lack of the regular screening in patients with mild/moderate and non-specific neurologic findings result in late diagnosis.

7.Factors Associated with Prognosis in Patients with Guillain-Barré Syndrome
Mustafa Çetiner, Murat Seyit, Gönül Akdağ, Hayri Demirbaş, Özge Temel, Sibel Canbaz Kabay
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.34445  Pages 140 - 145
Amaç: Çalışmamızda, kliniklerimizde yatarak tedavi görmüş Guillain-Barré sendromlu hastaların demografik özelliklerinin, klinik, laboratuvar ve elektrofizyolojik bulgularının değerlendirilmesi ve bu parametrelerin hastalığın prognozuna etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2014 ve Nisan 2018 tarihleri arasında Guillain-Barré sendromu tanısı ile kliniklerimizde yatan hastaların dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastaların başvusu sırasındaki demografik özellikleri, klinik, laboratuvar ve elektrofizyolojik bulguları kayıt edildi. Hastaların yatış esnasında ve taburculuk sonrası 3. ayda Hughes sınıflamasına göre klinik derecelendirmesi yapıldı.
Bulgular: Çalışmaya alınan 51 hastanın 25’i erkek (%49) ve 26’sı kadın (%51) olup yaş ortalamaları 54,21±17,32 yıl idi. Klinik ve elektrofizyolojik verilere göre 34 hasta (%66,7) akut enflamatuvar demiyelinizan poliradikülonöropati, 9 hasta (%17,6) akut motor aksonal nöropati, 6 hasta (%11,8) akut motor duyusal aksonal nöropati ve 2 hasta (%3,9) Miller Fisher sendromu olarak değerlendirildi. Hastaların taburculuk sonrası 3. ayda Hughes skorlamasına göre yapılan gruplandırmalarında 31 hasta (%60,8) iyi prognozlu (Hughes skoru ≤2) ve 20 hasta (%39,2) kötü prognozlu (Hughes skoru >2) grupta yer aldı. Klinik, demografik ve laboratuvar parametrelerine göre her iki grup arasında yapılan karşılaştırmalarda ileri yaş (≥50), başlangıçta yüksek Hughes skoru, ilk yakınma olarak ekstremitelerde güçsüzlük olması, komplikasyon varlığı, mekanik ventilasyona gereksinim olması ve öncül enfeksiyon olarak gastroenterit varlığı prognoza etkili faktörler olarak değerlendirildi.
Sonuç: Çalışmamızda en yaygın Guillain-Barré sendromu varyantı akut enflamatuvar demiyelinizan poliradikülonöropati idi. İleri yaş (≥50), başlangıçta yüksek Hughes skoru, ilk yakınma olarak ekstremitelerde güçsüzlük olması, komplikasyon varlığı, mekanik ventilasyona gereksinim olması ve öncül enfeksiyon olarak gastroenterit varlığı kötü prognostik faktörlerdi.
Objective: We aimed to evaluate the demographic, clinical, laboratory and electrophysiological findings of patients with inpatient Guillain-Barré syndrome in our clinics and to investigate the effect of these parameters on the prognosis of the disease.
Materials and Methods: Between January 2014 and April 2018, file records of patients admitted to our clinics with the diagnosis of Guillain-Barré syndrome were retrospectively reviewed. Demographic characteristics, clinical, laboratory and electrophysiological findings of the patients at the time of admission were recorded. Patients were clinically graded according to the Hughes classification at the time of admission and on the 3rd month after discharge.
Results: In the study, 25 of the 51 patients were male (49%) and 26 were female (51%) and the mean age was 54.21±17.32 years. According to clinical and electrophysiologic diagnosis, 34 patients (66.7%) had acute inflammatory demyelinating polyradiculoneuropathy, 9 patients (17.6%) had acute motor axonal neuropathy, 6 patients (11.8%) had acute motor sensory axonal neuropathy and 2 patients (3.9%) had Miller Fisher syndrome. According to Hughes scoring on the 3rd month after discharge, 31 patients (60.8%) had in good prognosis (Hughes score ≤2) and 20 patients (39.2%) had in poor prognosis group (Hughes score >2). In the comparison between the two groups according to clinical, demographic, and laboratory parameters, older age (≥50), high Hughes score at admission, weakness in extremities as first complaint, the presence of complications, need for mechanical ventilation and presence of gastroenteritis as a leading infection were evaluated as prognostic factors.
Conclusion: The most common variant of Guillain-Barré syndrome in our study was acute inflammatory demyelinating polyradiculoneuropathy. Older age (≥50), high Hughes score at admission, weakness in extremities as the first symptom, presence of complications, need for mechanical ventilation, and presence of gastroenteritis as a precursor infection were poor prognostic factors.

8.Determination of Factors that Impact Adherence to Warfarin in Patients with Stroke
Zeliha Tülek, Cansu Polat Dünya, Refika Reva Çiftçioğlu, Himmet Dereci
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.08068  Pages 146 - 152
Amaç: Oral antikoagülanlar inmede ikincil korunmada tedavinin temelidir. İlaç tedavisine hasta uyumu, ikincil korunmada önemli konulardan biridir. Bu çalışmanın amacı inmeli hastaların varfarin (antikoagülan ajan) tedavisine uyumunu ve uyumu etkileyebilecek faktörleri belirlemektir.
Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı kesitsel çalışma, İstanbul’da bir eğitim ve araştırma hastanesinin nöroloji polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya en az 6 aydır varfarin tedavisi almakta olan 99 inmeli hasta dahil edilmiştir. Hastalar sosyodemografik özellikler, ilaç uyumu ve ilaç konusunda bilgi, anksiyete ve depresyon, mental durum, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi faktörleri açısından değerlendirilmiştir.
Bulgular: Hastaların uyum skoru 3,3±1,1 (0-4) olarak bulunmuştur. Örneklemimizin %42’si zayıf bilgi düzeyine sahip iken uyum oranları kötü olarak değerlendirilmemiştir. İlaç uyumu ile yaş, risk faktör sayısı ve antikoagülan kullanım süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyonlar saptanmıştır (r=-0,39, r=-0,33, r=-0,52, p<0,001, sırasıyla). İlaç yan etkisi yaşayanların ilaç uyumunun yaşamayanlara göre daha kötü olduğu tespit edilmiştir (p=0,018). Tüm diğer değişkenler ile ilaç uyumu arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Regresyon analizinde ilaç uyumunu predikte eden faktörler yan etki yaşama, ilaçla ilgili bilgi ve depresyon olarak saptanmıştır.
Sonuç: Hastaların varfarin kullanımı hakkındaki bilgileri yetersiz iken, uyumun yetersiz olmadığı bildirilmiştir. Uyumun en fazla yan etki yaşama, bilgi ve depresyondan etkilendiği bulunmuştur. Sağlık bakım profesyonelleri, ilaca uyumsuzluk riski olan hastaların farkında olmalıdırlar.
Objective: Oral anticoagulants are the mainstay in the secondary prevention of stroke. Adherence to drug is an important issue in preventing stroke. The aim of this study was to determine the adherence of patients with stroke to warfarin (anticoagulant agent) and to investigate the factors that may impact adherence.
Materials and Methods: This descriptive cross-sectional study was conducted on patients admitted to an outpatient neurology clinic of a tertiary hospital in Istanbul. A total of 99 patients with stroke who were under warfarin treatment for at least 6 months prior to the study were enrolled in the study. Patients were assessed in terms of sociodemographic characteristics, adherence to and knowledge regarding the drug, anxiety and depression, mental and functional state and quality of life using validated scales.
Results: The mean adherence score of the patients was 3.3±1.1 (0-4). The reported adherence rates were not considered as low in our sample given that 42% had poor knowledge. Significant negative correlations were determined between drug adherence and age, number of risk factors, and duration of anticoagulant use (r=0.39, r=-0.33, r=-0.52, p<0.001, respectively). The mean drug adherence scores were lower in patients who had experienced drug-related adverse effects compared with those that did not (p=0.018). Significant correlations were found between the adherence scale and all other variables (p<0.05). Multiple linear regression analysis revealed that drug adherence was predicted by experiencing adverse effects, knowledge regarding the drug, and depression.
Conclusion: Knowledge regarding the use of warfarin was inadequate in our patients, whereas adherence was reported not to be inadequate. The most influential factors that may impact adherence were adverse effects, knowledge, and depression. Healthcare professionals should be aware of patients who have risk factors for non-adherence.

9.The Prevalence of Alternative-complementary Therapies in Patients with Multiple Sclerosis
Rabia Gökçen Gözübatık Çelik, Musa Öztürk, Serap Altın, Mesrure Köseoğlu, Hande Sariahmetoğlu, Mesude Tütüncü, Aysun Soysal
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.04207  Pages 153 - 158
Amaç: Multipl skleroz (MS) genç yetişkinlerde özürlülüğe neden santral sinir sisteminin kronik demiyelinizan/dejeneratif hastalığıdır. Tamamlayıcı ve alternatif tıp, geleneksel tıbbın kapsamı dışında kalan ve genellikle hakkında bilimsel verinin yetersiz olduğu tüm teşhis ve tedavi yöntemlerini içeren bir kavramdır. Alternatif-tamamlayıcı tedavilere ulaşımın kolaylaşması kullanımlarını yaygınlaştırmaktadır. Biz bu çalışmada MS tanısı alan hastalarımızın tamamlayıcı tıbbı (TT) ve alternatif tıbbı (AT) kullanma oranlarını, bu tedaviler konusundaki bilgi düzeylerini, kullananlara ilişkin verileri bir anket çalışması ile değerlendirilmesini amaçlandık.
Gereç ve Yöntem: Hastanemiz MS polikliniğinde kesin MS-klinik izole sendrom tanısı alan hastalar gönüllülük esasına göre çalışmaya dahil edildi. Sosyodemografik özellikler, MS tipi, tanı tarihi, yıllık atak sayısı, MS özürlülük skalası hazırlanan forma kaydedildi. Kullanılan alternatif ya da tamamlayıcı tedaviler için düzenlenen soru formu yüzyüze görüşülerek aynı araştırmacı tarafından dolduruldu. Veriler, SPSS 21 programı kullanılarak analiz edildi.
Bulgular: İki yüz on MS’linin katıldığı çalışmamızda, hastaların hepsinin AT/TT tedavilerinden haberdar oldukları, bilgiyi en yüksek oranda internetten sağladıkları (%76), %1,4 oranında AT, %49 oranında bir veya daha fazla TT kullandıkları saptandı. Hastaların %97’si TT’yi semptomlarını gidermek amacıyla almışlardı (p≤0,005). TT olarak en fazla sarımsak (%83,4), kapari (%79,6), zencefil (%69,9), keçisütü (%60,1) kullanılmıştı. TT’yi almaları istatistiksel olarak anlamlı olarak ilk on yıl içinde fazla idi (p≤0,005). İstatistiksel anlamlılığa ulaşmamakla beraber hastaların %32’sinin TT’yi 2. MS atağından sonra kullandıkları gözlemlendi.
Sonuç: Çalışmamız, hastalarımızın yüksek oranda ancak geçici süreyle tamamlayıcı tedavileri kullandıklarını göstermektedir. Literatürlerden farklı olarak hastalığın ilk dönemlerinde kullanım oranı anlamlı yüksek bulunmuştur. Bu durum hastalığın başında MS’le savaşma ve tamamen iyileşme umuduyla yapılmış olabileceği ancak zaman geçtikçe hastalığın doğasının anlaşılması sonrası AT/TT kullanımının azaldığı şeklinde yorumlanmıştır.
Objective: Multiple sclerosis (MS) is a chronic demyelinating/degenerative disease of the central nervous system that causes disability in young adults. Complementary medicine (CM) and alternative medicine (AM) as a concept is outside the scope of traditional medicine and generally includes all diagnostic and treatment methods for which scientific data are insufficient. Facilitating access to alternative-complementary therapies makes their use widespread. The aim of this study was to evaluate the knowledge level of patients with MS by using a questionnaire and the knowledge of the perception of AM.
Materials and Methods: Patients who were definitively diagnosed as having MS-clinically isolated syndrome in the clinic of our hospital were included on a voluntary basis. Sociodemographic characteristics, type of MS, date of diagnosis, number of attacks, and MS disability scale were recorded. The questionnaire, which was prepared for alternative or complementary therapies used, was completed by the same researcher. Data were analysed using SPSS 21 program
Results: Two hundred ten patients with MS were included in our study. It was determined that all patients were aware of AM/CM treatments, the highest rate of information was obtained from the internet (76%), 1.4% AM, 49% CM was used. Ninety-seven % of the patients received TT for the purpose of relieving their symptoms (p≤0.005). Mostly garlic (83.4%), caper (79.6%), ginger (69.9%), and goat’s milk (60%) was used. CM was statistically significantly higher in the first decade (p≤0.005). It was observed that 32% of the patients used TT after the 2nd MS attack without any significance.

Conclusion: Our study showed that patients with MS used CM temporarily and with high rates. In contrast to the literature, the rate of use in the first period of the disease was found to be significantly higher. This condition was interpreted as the fact that at the beginning of the disease it could be made with the hope of fighting MS and fully recovering, but after the understanding of the nature of the disease, the use of AM/CM decreased.

10.Quality of Life in Patients with Drug Resistant Epilepsy
Hari Krishan Aggarwal, Deepak Jain, Avina Bishnoi
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.31391  Pages 159 - 163
Amaç: Epilepsi çalışmalarında yaşam kalitesi (YK) ana sonlanım olarak kabul edilir, ancak Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerde ilaca dirençli epilepside (İDE) YK ile ilgili veriler azdır. Bu çalışma, İDE hastalarında YK’yi değerlendirmek ve YK’yi etkileyen çeşitli demografik ve klinik faktörlerin etkisini tanımlamak için tasarlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: PGIMS, Rohtak’ta İDE’li 50 hastanın demografik ve klinik özellik verileri toplandı. YK, “Epilepsili hastalarda yaşam kalitesi ölçeği (QOLIE-31)” kullanılarak değerlendirildi. Hangi değişkenlerin toplam QOLIE-31 ve çoklu madde puanları ile ilişkili olduğunu belirlemek için çoklu regresyon analizi kullanıldı.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 hastanın yaş ortalaması 28,48±11,66 yıl idi. Hastaların %36’sı kadın, %44’ü evlenmemiş, çoğunluğu ilk ve orta eğitim mezunu ve daha düşük sosyoekonomik statüye sahipti. Elli hastanın %30’u fokal, %70’i jeneralize nöbete sahipti, %68’inin nöbetleri kontrol altında değildi. Toplam QOLIE-31 skoru 39,29±7,43 idi. Düşük QOLIE-31 skoru yüksek nöbet sıklığı, düşük sosyoekonomik statü ve medeni durum ile güçlü bir şekilde ilişkiliydi. Tüm bu değişkenler arasında nöbet sıklığı ve medeni durum toplam skoru bağımsız olarak etkiledi. Nöbet sıklığı tüm YK bileşenleri ile negatif korelasyon gösterdi, ancak bu, enerji/yorgunluk ve sosyal işlevsellik için önemliydi.
Sonuç: Yüksek nöbet sıklığı, medeni durum ve sosyoekonomik statü YK üzerinde anlamlı etkiye sahip faktörlerdir.
Objective: Quality of life (QOL) is considered the main outcome in epilepsy trials, but in developing countries such as India, data available regarding QOL in drug-resistant epilepsy (DRE) are scarce. The present study was designed to assess the QOL in patients with DRE and to identify the impact of various demographic and clinical factors affecting QOL.
Materials and Methods: Data regarding demographic and clinical factors were collected among 50 patients with DRE at PGIMS, Rohtak. QOL was measured using the QOL in epilepsy-31 (QOLIE-31) questionnaire. Multiple regression analysis was used to determine which variables were associated with QOLIE-31 total and multi-item scores.
Results: Among the 50 patients who were enrolled, the mean age was 28.48±11.66 years; 36% were females; 44% were unmarried; majority received primary and secondary education and belonged to upper lower socioeconomic status. Of the 50 patients, 30% had focal and 70% had generalized seizures, out of which 68% were uncontrolled seizures. The total QOLIE-31 score was 39.29±7.43. Lower QOLIE-31 scores were strongly associated with higher seizure frequency, lower socioeconomic status, and marital status. Of all these variables, seizure frequency and marital status independently influenced the total score. Seizure frequency negatively correlated with all domains of QOL, but this was significant for energy/fatigue and social functioning.
Conclusion: High seizure frequency, marital status, and socioeconomic status are factors that had a significant influence on QOL.

11.Retrospective Evaluation of Carotid Artery Stenting Experience of Neurology Clinic of Selçuk University
Gökhan Özdemir, Şerefnur Öztürk
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.00086  Pages 164 - 167
Amaç: Tüm akut iskemik inmelerin yaklaşık %30’unda neden internal karotis arter darlık veya tıkanıklarıdır. Başta nadir olarak yapılan karotis arter stentlemesi (KAS) zamanla anjiyografik yöntem ve kullanılan malzemelerin gelişmesiyle daha sık kullanılır hale geldi. Bu çalışmamızda Selçuk Üniversitesi Nöroloji Kliniğince karotis darlığı nedeniyle karotis stentlemesi yapılan hastaların başarı oranlarını, klinik sonlanımlarını ve komplikasyon sonuçlarını göstermeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğince Kasım 2017-Ağustos 2018 tarihleri arasında konvansiyonel anjiyografisi yapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Bunlardan, karotis arter darlığı nedeniyle konvansiyonel anjiyografisi yapılan 94 hasta çalışmaya alındı. Doksan dört hastanın da 54 tanesinde KAS uygulandı. Karotis stenti yerleştirilen hastaların, taburculuklarından sonraki 1. ayda kontrol karotis doppleri ve/veya karotis bilgisayarlı tomografi (CT) anjiyografi yapıldı. Bu kontrolde ayrıca hastaların nörolojik muayeneleri tekrar edildi.
Bulgular: Müdahale başarı oranı %96,3’tür (iki olguda müdahaleden 2 saat sonra minör inme gelişti). Müdahale ettiğimiz bu olguaların hiçbirinde KAS işlemine bağlı olarak ölüm veya majör inme görülmedi. Bu hastaların 1 ay sonraki kontrollerinde; hiçbir hastada geçici veya kalıcı serebrovasküler hastalık izlenmedi. Ayrıca kontrol karotis doppler veya CT anjiyografilerde hiçbir hastada restenoz izlenmedi.
Sonuç: Sonuç olarak, nöroloji klinikleri tarafından yapılan KAS işlemlerinin etkili ve güvenilir olduğunu gösterdik. Ayrıca bu hastalarda distal emboli riski için koruma cihazının şart olmadığını göstermiş olduk.
Objective: Thirty percent of all acute ischemic strokes cause is the internal carotid artery stenosis or occlusion. The carotid artery stenting (CAS) was rarely performed in early time, was used more frequently with the development of angiographic method and materials. In this study, we aimed to evaluate the success rates, clinical outcomes and complications of carotid stenting due to carotid stenosis in the Neurology Department of Selçuk University.
Materials and Methods: The patients who underwent conventional angiography between November 2017 and August 2018 were evaluated retrospectively in the Neurology Department of Selçuk University. Ninety four patients who underwent conventional angiography due to carotid artery stenosis were included in the study. Fifty four of 94 patients underwent CAS. Control carotid doppler and/or carotid CT angiography was performed at 1 month after discharge. Neurological examinations of the patients were also repeated.
Results: The operation success rate was 96.3% (two patients developed minor stroke at the 2 hours after the procedure). No deaths or major stroke occurred in any of these patients with CAS. No ischemic cerebrovascular event or transient ischemic attack occurred in any of the patients at 1 months follow-up. No restenosis was observed in any of the carotid doppler follow-ups or CT anjiyography.
Conclusion: In conclusion, we have shown that CAS performed by neurology clinics is effective and reliable. We have also shown that a protective device is not necessary for the risk of distal embolism in these patients.

CASE REPORT
12.Recurrent Painful Ophthalmoplegic Neuropathy: A Case Report with Five Episodes
Ahmet Batuhan Çıplak, Arife Çimen Atalar, Nurettin Yavuz, Ufuk Emre
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.82956  Pages 168 - 171
Bu yazıda öncesinde tek taraflı migren benzeri başağrısı ve bunu takip eden oftalmopleji atağı şeklinde toplam 5 atak öyküsü olan 38 yaşında bir erkek hastayı ilginç olması ve nadir görülmesi nedeniyle sunmak istedik. Hasta belli zaman aralıkları ile tekrarlayan, öncesinde zonklayıcı tipte hafif fotofobinin eşlik ettiği başağrısı ve ardından 48 saat sonra gelişen 3. kranyal sinir felci şeklinde, her atakta benzer semptomatoloji ile giden tekrarlayıcı ataklar nedeniyle başvurmuştu ve bu beşinci atağı idi. Ataklar steroid tedavisine yanıt veriyordu ve atak sonrası klinik bulgularda tam düzelme mevcuttu. Alternatif tanı olasılıklarının dışlanabilmesi için detaylı bir ayırıcı tanı protokolü uygulandıktan sonra hasta rekürren ağrılı oftalmoplejik nöropati (RPON) tanısı aldı. RPON olgularının 2/3’ünün monofazik olduğu bilinmektedir. Altta yatan patofizyolojik mekanizmalar halen net olmamakla beraber iskemi, demiyelinizasyon, inflamasyon ve sinir basısı olası mekanizmalar arasında yeralmaktadır. Tekrarlayan oftalmopleji ile giden olgularda klinisyenlerin olası RPON açısından dikkatli olması ve detaylı bir ayırıcı tanı protokolü uygulanması gerekmektedir.
Here, we describe an extraordinary case of a 38-year-old male patient with five recurrent episodes of ophthalmoplegia preceded by unilateral migraine-like headaches. He reported recurrent episodes of third cranial nerve palsy preceded by a pulsating and throbbing headache with mild photophobia for 48 hours responsive to steroid therapy, and this was his fifth attack. The clinical symptoms resolved completely after steroid therapy. After a detailed differential diagnosis was made to exclude alternative diagnoses, the patient was finally diagnosed as having recurrent painful ophthalmoplegic neuropathy (RPON). Two-thirds of RPON cases are monophasic. The underlying pathophysiologic mechanisms of RPON are still unclear, however, different hypotheses such as ischemia, demyelination, inflammation, or compression of the nerve are suggested. It is important to be alert for RPON in cases of recurrent ophthalmoplegia and make a detailed differential diagnosis.

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
13.Diffusion Tensor Imaging in a Patient with Joubert Syndrome
Mehmet Haydar Atalar, Bülent Yıldız, Özlem Kayım Yıldız
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.90912  Pages 172 - 174
Abstract | English Full Text

14.“Face of the Giant Panda” Sign in Wilson Disease
Mehmet Atalar, Nisa Başpınar
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.60863  Pages 175 - 176
Abstract | English Full Text

15.White Epidermoid with the “Cerebral Shading Sign”
Venkatraman Indiran
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.26429  Pages 177 - 178
Abstract | English Full Text

16.Leptomeningeal Carcinomatosis in a Patient with Ovarian Cancer
Özlem Kayım Yıldız
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.43799  Pages 179 - 181
Abstract | English Full Text

LETTERS TO THE EDITOR
17.What is the Effect of Accompanying Ankylosing Spondylitis in Treatment of Multiple Sclerosis? Is there a Resistance
Ezgi Akyıldız Tezcan, Hakan Ekmekçi, Gökhan Özdemir, Haluk Gümüş, Şerefnur Öztürk
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.93206  Pages 182 - 183
Abstract | English Full Text

18.Coexistence of Ankylosing Spondylitis and Multiple Sclerosis: Trigger with TNF-alpha Antagonist Therapy or Coincidental?
Bahar Say, Ufuk Ergün
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.87513  Pages 184 - 186
Abstract | English Full Text

FRONTIERS IN NEUROLOGY
19.Prognostic Value of Serum Neurofilaments in Patients with Clinically Isolated Syndromes
İpek Güngör Doğan
doi: 10.4274/tnd.galenos.2019.97720  Pages 187 - 188
Abstract | English Full Text



 
© Copyright 2019 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale