e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 24 Issue : 3 Year : 2018

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login
Turkish Journal of Neurology Indexed By
 
  Search






Turk J Neurol: 17 (2)
Volume: 17  Issue: 2 - 2011
Hide Abstracts | << Back
REVIEWS
1.Dopamine Dysregulation Syndrome and other psychiatric problems in Parkinson’s Disease: Diagnosis and Treatment
Sibel Ertan, Gülçin Benbir
Pages 65 - 75
Parkinson hastalarının küçük bir bölümünde dopamin replasman tedavisi (DRT) sırasında impulsif kompulsif spektrumda yer alan bir dizi davranışsal bozukluklar bildirilmektedir. Bu davranışları ödül arayan davranışlar “dürtü kontrol bozuklukları (DKB)”, “punding” adını verdiğimiz amaçsız, ritüalistik stereotipik tekrarlayıcı davranışlar ve kimyasal bağımlılığa benzer şekilde aşırı ilaç kullanımı ile karakterize “dopamin disregülasyon sendromu (DDS)” şeklinde üç ana grupta kategorize edilmektedir. Parkinson hastalığına (PH) özel kliniklerde DDS prevalansı %3-4 bildirilmektedir. DDS geliştiren hastalar parkinsoniyen semptom veya belirtileri ortadan kaldırmak için gerekli olanın üzerinde dopaminerjik ilaç dozlarını arttırma ihtiyacı içindedirler. DDS özellikle hastalık başlangıç yaşı genç, yüksek dozlarda antiparkinsoniyen ilaç kullanan öz geçmişinde veya güncel depresyonu olan, öz geçmişinde madde veya alkol bağımlılığı bildirilen, impulsif veya sürekli yenilik arayışında kişilik özellikleri içeren PH hastalarında görülmektedir. DDS ile “punding” ve DKB komorbiditesi sık görülmektedir. Bu bozuklukların ortaya çıkışından hatalığın kendine özgü patofizyolojisi ve DRT birlikte sorumludur. Dopamin sadece hareket kontrolundan sorumlu olmayıp aynı zamanda beynin ödül sisteminde önemli rol oynayarak davranışları da düzenler. Mezolimbik dopaminerjik sistemin potansiyel maladaptif disfonksiyonu DDS patogenezinde rol oynamaktadır. PH’da DDS’nun en güçlü tetikleyicisi olaral L-dopa belirlenmiş olmakla birlikte subkutan apomorfin ve oral dopamin agonistleri de DDS’dan sorumlu olabilir. Hastalar ve yakınları dopaminerjik tedavi altında gelişebilecek davranışsal semptomlar açısından uyarılmalı, dopaminerjik tedavi öncesi DDS gelişimine yönelik risk faktörleri taranmalı ve ilaç seçimi bu doğrultuda yapılmalıdır. DDS gelişen hastalarda tedavide hızlı etkiyen DRT formulasyonlarından kaçınılmalıdır. Hipomanik ve psikotik ataklarla birlikte seyreden DDS tablolarında hastalar hospitalize edilip tedavi yönlendirilmelidir.
In a small number of patients with Parkinson’s disease (PD), a series of behavioral disorders included within the spectrum of impulsive-compulsive disorders develop under the dopamine replacement therapy (DRT). These behaviors are grouped into three as “impulse control disorders (ICD)” characterized by rewards-seeking behaviors, “punding” characterized by aimless, ritualist stereotypical repetative behaviors, and “dopamine dysregulation syndrome (DDS)” characterized by drug overuse due to chemical addiction. The prevalance of DDS in PD was reported to be around 3-4%. Patients with DDS have an urge to increase their dopaminergic doses beyond their needs for parkinsonien symptoms. DDS is reported to be more common especially in patients with an early onset of disease, high doses of DRT, previous history of or current depression, history of alcohol or substance abuse, and in those having impulsive personality constantly seeking for a change or novelty. DDS is commonly observed in association with “punding” and ICD. The pathophysiology underlying these disorders is explained by specific mechanisms in addition to DRT. Dopamine is not only responsible in the control of the movement, but also plays an important role in the modulation of brain reward systems. The potential maladaptive dysfunction of the mesolimbic dopaminergic system underlies the pathogenesis of DDS. Although the most potent trigger of DDS in PD is known as L-dopa, subcutaneous apomorphine and oral dopamine agonists could also be responsible from the development of DDS. The patients and caregivers should be informed for these behavioral disorders that might emerge under DRT, the possible risk factors should be questioned before dopaminergic therapy, and the choice of drug should be made under these concerns. In patients with DDS, fast-acting DRT formulations should be avoided. In DDS cases associated with hypomaniac or psychotic episodes, treatment should made with hospitalization.

ORIGINAL ARTICLES
2.The Comparison of Continuous and Intermittent Enteral Nutrition In Cerebrovascular Patients
Levent Güngör, Leyla Özeke, Yakup Türkel, Ufuk Sandıkçı
Pages 76 - 82
AMAÇ: Akut inme hastasında nadir olmayarak ortaya çıkan disfaji ve neticesindeki malnütrisyon, iyileşmeyi olumsuz etkiler. Erken başlanan nütrisyon desteğinin enfeksiyonlar, hastanede yatış süresi ve mortaliteyi azaltarak fonksiyonel iyileşmeye katkı sağlayacağı kesindir, ancak nazogastrik beslemenin şekli konusunda net kanıtlar yoktur. Bu çalışmada, akut beyin damar hastalarında enteral nütrisyonun aralıklı veya sürekli olarak uygulanması, akciğer enfeksiyonları ve gastrointestinal tolerans açısından karşılaştırılmıştır.
YÖNTEMLER: Çalışmaya disfaji saptanarak nazogastrik beslenme başlanmasına karar verilen 62 akut beyin damar hastası dahil edildi. Aynı hacimdeki beslenme ürünü 31 hastaya günde dörde bölünerek 30-60 dakikalık infüzyonlarla, 31 hastaya ise 24 saat boyunca sürekli infüzyon halinde verildi. Hastalar 10 gün boyunca izlendi. Bu sürede ortaya çıkan akciğer enfeksiyonları, diare, artmış gastrik rezidü, kusma ve tüp tıkanması oranları iki grup arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: 20 hastada pnömoni (%32), 8 hastada diare (%13) gözlendi. Nazogastrik beslenme komplikasyonları ile ilişkilendirilebilecek mortalite oranı %6’ydı. Aspirasyon ve ilişkili pnömoni aralıklı beslenen 11 hastada (%35), sürekli beslenme grubunda 9 hastada gelişti (%29). Akciğer enfeksiyonu açısından gruplar arasında istatiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). Diare aralıklı nütrisyon verilen 7 hastada (%23), sürekli infüzyon yapılan sadece 1 hastada (%3) görüldü. Diare gelişimi aralıklı beslenen hastalarda istatistiksel anlamlılık sınırında daha sıktı (p=0.05). Hiçbir hastada tüp tıkanıklığı, kusma veya gastrik distansiyon görülmedi. Herhangi bir nedenle beslenmenin kesilmesi ve mortalite açısından gruplar arasında fark yoktu (p>0.05).
SONUÇ: Aralıklı enteral nütrisyonda diare ve akciğer enfeksiyonları sürekli tüple beslenmeye göre belirgin bir istatiksel anlamlılığa ulaşmasa da daha fazla görülür. Bunun nedeni kullanılan beslenme setleri ve nazogastrik tüplerin daha fazla manüplasyonu, beslenme ürününün infüzyonunun kesintiye uğraması ve belki de bu şekilde ürün ve setlerin artmış kontaminasyonu olabilir. Nazogastrik yolla beslenmesi planlanan akut inme hastasında sürekli infüzyon şeklinde beslenme tercih edilmelidir.
OBJECTIVE: Dysphagia and malnutrition are not so rare in stroke patients, and have an unfavorable influence on recovery. Nutritional support may reduce infections, duration of hospital stay and mortality. However, there is no clear evidence about the modality of nasogastric nutrition. In this study, intermittent and continuous enteral nutrition is compared by means of pulmonary infections and gastrointestinal tolerance, among acute cerebrovascular patients.
METHODS: Sixty two acute cerebrovascular patients with dysphagia were included the study. The same volume of nutrition product was infused 4 times daily to 31 patients, and continuously for 24 hours to the remaining 31. After 10 days of follow-up, the rates of pulmonary infections, diarrhea, increased gastric residual volumes, vomiting and tube occlusion were compared between two groups.
RESULTS: Twenty patients developed pneumonia (32%) and 8 diarrhea (13%). Mortality due to complications associated with tube feeding was 6%. Aspiration and related pneumonia was present in 11 patients in the intermittent nutrition group (35%), and in 9 patients in the continuous nutrition group (29%). The rate of pulmonary infection was not statistically different between two groups (p>0.05). Diarrhea was observed in 7 intermittently fed patients (23%), while was present only in 1 patient (3%) in the continuously fed group. Diarrhea was more common in the intermittent nutrition group, just at the statistical border (p=0.05). None of the patients developed tube occlusion, vomiting and gastric retention. The rate of mortality and the interruption of feeding was not significantly different between two groups (p>0.05).
CONCLUSION: Diarrhea and pulmonary infections are more prevalent with intermittent tube feeding with respect to continuous enteral nutrition, though the difference is not so conspicuous. The reason may be contamination of the equipments and the feeding solution because of frequent manipulation and interruption of infusion. Continuous infusion should be preferred for the acute stroke patient requiring nasogastric feeding.

3.Reliability And Validity Of Turkish Version Of Motor Activity Log-28
Burcu Ersöz Hüseyinsinoğlu, Arzu Razak Özdinçler, Özden Erkan Oğul, Yakup Krespi
Pages 83 - 89
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı özgün sürümü İngilizce ve orijinal adı Motor Activity Log-28 olan ölçeğin Türk kültürüne uyarlanması, inme hastalarında geçerlilik ve güvenilirliğinin gösterilmesidir.
YÖNTEMLER: Motor Aktivite Günlüğü-28 (MAG-28)’in Türk kültürüne uyarlama çalışmasını takiben, çevirinin geçerlilik ve yapısal güvenilirliği 30 inme hastası üzerinde araştırıldı. Güvenirlik çalışması için MAG-28, hastalara rehabilitasyon programına alınmadıkları zaman diliminde üç gün arayla iki kez uygulandı. Formun tekrar güvenilirliği grup içi korelasyon katsayısı (GIKK) ve Spearman korelasyon katsayısı (r), içsel tutarlılığı ise Cronbach alfa ile belirlendi. Yapısal geçerliliğin test edilmesi için MAG-28 Kullanım Miktarı Ölçeği (KMÖ) ve Hareket Kalitesi Ölçeği (HKÖ) ile Wolf Motor Fonksiyon Testi (WMFT) Performans Süresi (PS) ve Fonksiyonel Beceri (FB) arasındaki ilişki düzeyi araştırıldı. Bu amaçla ayrıca KMÖ ve HK֒lerinin madde-toplam korelasyonları ve toplam skorları arasındaki ilişki incelendi.
BULGULAR: MAG-28’in KMÖ ve HKÖ güvenilir (GIKK sırasıyla; 0.97 ve 0.96) ve içsel tutarlı idi (Her iki ölçek için Cronbach alfa; 0.96 ). Test- tekrar test yöntemi sonuçlarına göre KMÖ ve HK֒leri için r değeri sırasıyla 0,94 ve 0,93 idi. WMFT FB ile KMÖ ve HKÖ arasındaki ilişki r=0,63 düzeyinde bulundu. WMFT PS arasındaki ilişki sırasıyla r=-0.56 ve r=-0.55 düzeyinde idi. HKÖ ve KMÖ toplam skorları arasındaki ilişki ise kuvvetli idi (r =0.95).
SONUÇ: MAG-28’in türkçe sürümü inme sonrası etkilenen üst ekstremitede hareket sıklığı ve kalitesini ölçmede geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Klinik araştırmalarda birincil ölçek olarak kullanmaya başlamadan önce tedavi etkinliğini ölçme gücü araştırılmalıdır.
OBJECTIVE: The aim of this study was to adapt the Motor Activity Log-28 (MAL-28) into Turkish and probe the reliability and validity of this questionnaire in stroke patients.
METHODS: Following the translation of the MAL-28 into Turkish, its reliability and construct validity was examined in 30 stroke patients. For the reliability study, patients were interviewed twice within a three day period, during which no rehabilitative activities were undertaken. The test-retest reliability was determined by using intra-class correlation coefficient (ICC) and Spearman correlation coefficient (r); internal consistency was determined by Cronbach's alpha (α). The construct validity was examined by comparing MAL-28 Quality Of Movement (QOM) scale and Amount Of Use (AOU) scale with Wolf Motor Function Test (WMFT)-Performance Time (PT) and Functional Ability (FA) scores. Furthermore, item-to-scale correlations of AOU and QOM scales were determined and correlation between totol scores of two scales was examined.
RESULTS: Turkish version of MAL-28 AOU and QOM scales were reliable (ICC scores were 0.97 and 0.96, respectively) and internally consistent (Cronbach’s α value was 0.96 for both scales). Test-retest reliability was supported (AOU, r=0.94; QOM, r=0.93). WMFT FA scores was correlated with both scales (r=0.63). Correlation between WMFT PT and AOU and QOM scales were -0.56 and -0.55. AOU and QOM scales were highly correlated (r=0.95).
CONCLUSION: The findings indicate that Turkish version of MAL-28 is reliable and valid in individuals with stroke. Further investigation about its responsiveness is needed before using that version as a primary measurement in clinical trials.

4.Serum vitamin B12, folic acid and ferritin levels in patients with migraine
Abdullah Acar, Osman Evliyaoğlu, Ertuğrul Uzar, Yavuz Yücel, Mehmet Uğur Çevik, Işıl Güzel, Leyla Çolpan, Nebahat Taşdemir
Pages 90 - 95
AMAÇ: Homosistein düzeyini düşüren folik asit ve vitamin B12’yi içeren tedaviler ile migren rahatsızlığında azalma olabileceği bildirilmiştir. Ayrıca, son zamanlarda migrenli hastaların periakuaduktal gri cevherde demir birikimlerinin arttığı gösterilmiştir. Migrenlilerde folik asit, vitamin B12, ferritin ve transferin düzeyini araştıran az sayıda çalışma vardır. Bu çalışmanın amacı migren hastalarında vitamin B12, folik asit, ferritin ve transferrin düzeylerinin ölçülerek kontrol grubu ile karşılaştırmaktır
YÖNTEMLER: Migren grubu, arka arkaya gelen yeni tanı almış ve önceden herhangi bir vitamin tedavisi almamış, 23’ü auralı migren ve 28’si aurasız migrenli toplam 51 hastadan oluşturuldu. Yaş ve cinsiyet yönünden migren grubuna benzer özellikleri olan ve başağrısı öyküsü ve anemisi olmayan ve vitamin desteği almayan, 28 sağlıklı birey kontrol grubuna alındı. Migren grubundaki hastalar atak dönemi olup olmamasına ve auralı veya aurasız migren oluşuna göre alt gruplara ayrıldı. Serum vitamin B12, folik asit, ferritin ve transferrin düzeyi kemilüminesans yöntemi ile ölçüldü.
BULGULAR: Migren grubu vitamin B12 düzeyi (215.6±133.7 pg/ml) kontrol grubu (289.9±12 pg/ml) ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p=0.005). Migren grubu folik asit düzeyi (6.74 ± 4.31 pg/ml) kontrol grubu (8.47 ± 1.85 pg/ml) ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p=0.048). Atak döneminde olan migrenlilerde vitamin B12 düzeyi (177.3 ± 139.2 pg/ml) ataksız dönemde olan migrenlilere göre (252.5 ± 119.5 pg/ml, p=0.043) daha düşüktü (p=0.043). Ancak atak döneminde olan migrenlilerin folik asit, ferritin ve transferrin düzeyleri ataksız dönemde olan migrenlilerle karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Atak döneminde olan migrenlilerde ferritin düzeyi (43.4 ± 41.1 mg/ml) ataksız dönem migrenlilere göre (75.4 ± 51.7 mg/ml) anlamlı olarak düşük bulundu (p=0.018).
SONUÇ: Çalışmamızda migren hastalarında vitamin B12 ve folik asit düzeyleri kontrollere göre daha düşük bulundu. Bu bulgular vitamin B12 ve folik asit eksikliğinin migren patogenezinde rolü olabileceğini ve vitamin B12 ve folik asitin migrenin proflaktik tedavisinde yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca çalışma sonuçları migren ataklarında demir dengesinde bozulma olduğunu göstermektedir.
OBJECTIVE: It has been reported that disability due to migraine may be reduced with homocysteine-lowering treatment including folic acid and vitamin B12. In addition, recently the periaqueductal gray matter iron deposits have been found to be increased in migraine patients. There are few studies regarding vitamin B12, folic acid, ferritin and transferrin levels in patients with migraine. The aims of this study was to measure vitamin B12, folic acid, ferritin and transferrin levels in patients with migraine and compare them with the control group.
METHODS: Fifty-one consecutive newly diagnosed migraine patients who did not receive any vitamin supplement medication were enrolled. The study group consisted of 51 patients, suffering from migraine with aura (n= 23) and migraine without aura (n= 28). The control group consisted of 28 healthy participants without history of headache, anemia and vitamin supplement. Serum vitamin B12, folic acid, ferritin and transferin levels were measured using a chemiluminescence method.
RESULTS: Migraine patients had significantly lower concentrations of vitamin B12 and folic acid compared with the healthy controls (for vitamin B12; 215.6±133.7 pg/ml vs. 289.9±12 pg/ml, respectively, p=0.005; for folic acid; 6.74 ± 4.31 pg/ml vs. 8.47 ± 1.85 pg/ml, respectively, p=0.048). The vitamin B12 levels were found to be significantly lower during attacks in migraine patients than in interictal periods (177.3 ± 139.2 pg/ml vs 252.5 ± 119.5 pg/ml, p=0.043). There were no differences in folic acid, ferritin, and transferritin levels between during attacks and in interictal period of patients with migraine (p>0.05). The ferritin levels were found to be significantly lower during attacks in migraine patients than in interictal periods (43.4 ± 41.1 mg/ml, vs 75.4 ± 51.7, mg/ml, p=0.018).
CONCLUSION: Migraine patients had lower serum vitamin B12 and folic acid levels than healthy subjects. These findings supported that vitamin B12 and folic acid may have a role in migraine pathogenesis and they may be given in migraine prophylaxis. Also, this study indicated that iron homeostasis was disturbed in migraine attacks.

CASE REPORT
5.Ceftriaxone treatment for two neurosyphilis cases presenting with cognitive and psychiatric symptoms
Melek Kandemir, Zerrin Pelin, Ece Yazla, Cem İsmail Küçükali
Pages 96 - 101
Sifiliz, bir spiroket olan Treponema pallidum’un sebep olduğu başlıca cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. 1940’lı yıllarda penisilinin keşfi ile sifiliz insidansı belirgin şekilde azalmış fakat 1980’li yıllarda HIV enfeksiyonunun başlaması ile tekrar hızlı bir şekilde artış göstermiştir. Tersiyer veya geç sifiliz ilk enfeksiyondan yıllar sonra gelişir ve her hangi bir organ sistemini etkileyebilir. Tedavi edilmemiş sifiliz hastalarının %10’unda nörolojik etkilenme görülmektedir. Psikiyatrik semptomlarla en fazla ilişkili nörosifiliz formu olan paralizi jeneral, parankimatöz hastalıkla ortaya çıkar ve nöronal kayba neden olan bir etkilenme yapar. Duygu-durum değişiklikleri, psikoz veya kognitif değişiklikler gibi erken psikiyatrik belirtilerden sonra demans daha belirgin hale gelir. Penisilin nörosifilizin tedavisinde etkinliği kanıtlanmış tek ilaçtır. Penisilin allerjisi olan nörosifiliz vakalarında seftriakson alternatif bir tedavi olarak kullanılabilmektedir. Biz bu yazımızda biri demansiyel birisi de psikotik bulgularla ortaya çıkan ve seftriakson ile tedavi edilen 2 nörosifiliz vakasını sunmak istedik. Amacımız penisilin alerjisi olan kişilerde seftriaksonun da başarılı bir tedavi seçeneği olduğunu belirtmek ve halen nörosifilizin tedaviye dirençli psikiyatrik vakalarda ayırıcı tanıda düşünülmesi gerektiğini vurgulamaktır.
Syphilis is a disease caused by the spirochetal bacterium Treponema Pallidum subspecies pallidum. The route of transmission of syphilis is almost always through sexual contact. The incidence of syphilis decreased significantly with the introduction of penicilin in the 1940s but rose sharply again with the advent of HIV infection in the 1980s. Tertiary or late syphilis develops years after the initial infection and can involve any organ system. Neurologic involvement occurs in up to 10 percent of patients with untreated syphilis. General paresis, the clinical form of neurosyphilis most associated with psychiatric symptoms, occurs with parenchymatous disease and involves neuronal loss as opposed to the vascular lesions or inflammatory changes characteristic of most other forms of neurosyphilis. In the classic description, after early psychiatric manifestations such as mood changes, psychosis, or cognitive changes, demantia becomes prominent. Penicillin is the only drug that has proved effective in the treatment of neurosyphilis. Ceftriaxone is used as an alternative treatment in patients with penicilin allergy. This article reports two cases of neurosyphilis one of whom is presented with dementia and the other with psychiatric symptoms. Both of them are treated with ceftriaxone. Our purpose is to reveal the fact that ceftriaxone is a succesful alternative treatment for the cases with penicilin allergy and to emphasize the importance of neurosyphilis in the differential diagnosis for the psychiatric cases that are resistant to treatment.

6.Neurobrucellosis Presenting As Leukoencephalopathy and Deafness
Feray Güleç, Hasan Armağan Uysal, Yaşar Zorlu
Pages 102 - 105
Brusellanın santral sinir sistemi tutulumu sık değildir. Sensorinöral işitme kaybı ise nörobrusellozun nadir bir komplikasyonudur ve bilinen manifestasyonlar arasında yeterince üzerinde durulmadığı söylenebilir. 50 yaşında erkek olgu başağrısı, sağırlık ve kognitif fonksiyonlarda bozulma ile başvurdu. Beyin manyetik rezonans görüntülemesi (MRG)’ ndeki yaygın beyaz cevher değişiklikleri ve serum-beyin omurilik sıvısı (BOS) bulguları ile nörobruselloz tanısı kondu. Unutkanlık, davranış-kişilik değişikliği ve sağırlık birlikteliği brusellanın endemik olduğu bölgelerde akla nörobrusellozu getirebilir. Bu bildirinin amacı lökoensefalopati ve sağırlık biçiminde klinik görünüm oluşturan bir olgudan yola çıkarak nörobrusellozun diffüz beyaz cevher tutulumu yapan hastalıkların tedavi edilebilir bir nedeni olarak ayırıcı tanıdaki rolüne dikkat çekmektir.
Neurological involvement of the central nervous system in brucellosis is uncommon. Sensorineural hearing loss is a rare complication of neurobrucellosis, which has not attracted enough attention among known manifestations. A 50-year-old man presented with headache, deafness and deteriorated in cognitive functions. The presence of diffuse white matter changes on brain magnetic resonance imaging (MRI) and serum and cerebrospinal fluid findings led to the diagnosis of neurobrucellosis. The differential diagnosis of diffuse white matter diseases is constantly expanding. In the background of fever, deafness, demential symptoms, cognitive impairment and extensive white matter disease, neurobrucelosis should be considered.

7.Bilateral Internal Carotid Artery Occlusion Due To Homocystinuria: Case Report
Derya Yavuz Demiray, Sait Albayram, Cengiz Yalçınkaya, Zehra Haşıloğlu
Pages 106 - 109
Sistatiyonin beta sentetaz eksikliğine bağlı gelişen homosistinürinin, hasar oluşturma mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte metilasyon reaksiyonlarındaki bozuklukların ve NMDA aracılı ekzotoksisitenin endoteli bozarak vasküler tıkanmalara yol açtığı ayrıca epileptik nöbetleri de indüklediği ileri sürülmektedir. Bu çalışmada homosistinürisi olan 10 yaşında erkek hastanın kraniyal MRG ve MR anjiografisinde bilateral internal karotid arter oklüzyonu saptanması bağlamında homosistinüride görülen klinik ve radyolojik bulguların ortaya çıkış mekanizması üzerinde durulmuştur.
The damage mechanism of homocystinuria which occurs due to cystationine β-synthase deficiency, is not known. However it is proposed that transmetilation disorders and NMDA mediated excitotoxicity cause endothelial damage thereby leading to vascular thrombosis and epileptic seizures. In this case report the cranial MRI and MRI angiography of a 10 year-old boy with homocystinuria revealed bilateral internal carotid artery occlusion so in the context of clinical and radiological findings of homocystinuria,emergence of mechanisms are emphasized.

8.POEMS Syndrome: Report of Three Cases with Review of the Literature
Somanath Padhi, Tara Roshni Paul, Rajlaxmi Sarangi, Shantveer Uppin, Sundaram Challa, Putcha Deekshanti Narayan
Pages 110 - 118
Polyneuropathy (P), organomegaly (O), endocrinopathy (E), monoclonal gammopathy (M), and skin changes(S) (POEMS) syndrome is a rare multisystemic disease that occurs in the setting of plasma cell dyscrasia. Several hundred cases have been reported in world literature. The exact prevalence is not known as the syndrome may be underreported. We reported three such cases (two males, one female) over a period of five years (January 2005 to December 2009). The clinicopathological, radiological, biochemical, and therapeutic outcome data of all the three cases are presented with a review of literature. Awareness about this entity and multidisciplinary approach is essential to make a diagnosis in these patients.

SHORT COMMUNICATION
9.Repetitive Transcranial Magnetic Stimulation in Patients with Hereditary Spastic Paraplegia
Mehmet Ağırman, Beyhan Eren, Evrim Karadağ Saygı
Pages 119 - 121
Herediter spastik parapleji (HSP) alt ekstremitelerde ilerleyici spastisite ile karakterize, heterojen bir genetik hastalıktır. Bu hastalarda, spastisite uzun dönem özürlülüğün en önemli nedenidir ve hastaların yaşam kalitelerini önemli ölçüde etkilemektedir. Tekrarlayıcı transkranial manyetik stimülasyon (rTMS) birçok nörolojik ve psikiyatrik hastalığın tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. rTMS uygulamasının spastisite üzerine olumlu etkileri bildirilmesine rağmen HSP hastalarında yapılmış bir çalışmaya rastlanmadı. Bu yazıda düşük doz rTMS [1 Hz frekansta 20 dakika (1200 atım) süre ile 10 tedavi seansı] tedavisi alan iki HSP hastası sunduk.
Hereditary spastic paraplegia (HSPP) is a heterogeneous genetic disease characterized by progressive spasticity of lower extremities. Spasticity is a major cause of long-term disability in HSPP and significantly affects the functional life of patients. Repetitive transcranial magnetic stimulation (rTMS) is widely used in diagnosis and treatment of many neurological and psychiatric diseases. Although the positive impacts of rTMS for spasticity have been reported, no study has been found on HSPP. We present two HSPP patients treated with low frequency rTMS (20 minutes at a frequency of 1 Hz (1200 pulses), for a period of 10 treatment sessions).

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
10.Persistent Facial Paralysis to delayed diagnosis of Ramsey hunt Syndrome
Erkan Karataş
Pages 122 - 123
Abstract | Full Text PDF



 
© Copyright 2018 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale