e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 25 Issue : 3 Year : 2019

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login
Turkish Journal of Neurology Indexed By
 
  Search






Turk J Neurol: 16 (4)
Volume: 16  Issue: 4 - 2010
Hide Abstracts | << Back
FROM THE EDITOR
1.FROM THE EDITOR
Tülay Kansu
Page I

ORIGINAL ARTICLES
2.The Frequency of Factor V Leiden, Prothrombin G20210A and Methylenetetrahydrofolate Reductase C677T Mutations in Migraine Patients
Ruhsen Öcal, Ufuk Can, Hasibe Verdi, F. Belgin Ataç, Namık Özbek, Yıldız Kaya, Ü. Sibel Benli
Pages 171 - 176
AMAÇ: Migren iskemik tip serebrovasküler olaylar için tek başına risk faktörü olarak kabul edilmiştir. Migren iskemik inme birlikteliğinin fizyopatolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Migren hastalarında tromboza eğilim yaratan genetik faktörler patogeneze ışık tutması amacıyla daha önce de araştırılmıştır, fakat fikir birliğine varılamamıştır. Bu çalışmada migrenli hastalarda tromboza eğilim yaratan faktör V leiden (FVL), protrombin (Pt) G20210A ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) C677T mutasyonu sıklığı araştırılmıştır
YÖNTEMLER: Başkent Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Polikliniğine başvuran 15-55 yaş arası Uluslararası Baş Ağrısı Derneği (IHS) tanı kriterlerine göre migren tanısı konulan ve sistemik hastalığı olmayan 160 hastadan izole edilen genomik DNA, FVL, Pt G20210A ve MTHFR C677T gen polimorfizmleri açısından değerlendirildi ve Türk popülasyonuna ait sağlıklı kontrol grubu ile kıyaslandı.
BULGULAR: FVL mutasyonu 160 migrenli hastanın 155 (%96.9)’inde homozigot normal 5 (%3.1)’inde ise heterozigot olarak saptandı, hastaların hiçbiri homozigot mutant değildi. Kontrol grubunda ise heterozigot birey oranı %9.8 olmasına rağmen iki oran arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p> 0.05). Normal Türk popülasyonu ile yapılan çalışmanın sonucuna benzer şekilde bizim çalışmamızda da hiç homozigot mutant birey saptanmamıştır. MTHFR C677T mutasyonu için 160 migrenli hastada heterozigot hasta sayısı 39 (%24.4), homozigot mutant hasta sayısı ise 8 (%5) iken; kontrol grubunda 37 (%34.9) kişi heterozigot ve 6 (%5.6) homozigot mutant bulunmuştur. Oranlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p= 0.15). Pt G20210A mutasyonu için 160 migrenli hastadan 3 (%1.9)’ü heterozigot iken, kontrol grubunda heterozigot birey sayısı 5 (%2.9) olarak saptanmıştır. Bu oranlar arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p= 0.420).
SONUÇ: Çalışmamız trombotik risk faktörlerinden FVL, Pt G20210A ve MTHFR C677T gen mutasyonlarının popülasyonumuzda migren patogenezi ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Toplumlar arası farklılık vardır ve bu fark muhtemelen etnik köken ayrılığına bağlıdır.
OBJECTIVE: Migraine is an independent risk factor for ischemic stroke, but its pathophysiology is still unclear. Genetic factors that predispose patients to thrombosis have been studied in patients with migraine to highlight the pathogenesis, but the results remain controversial. In this study, the frequencies of factor V Leiden (FVL), prothrombin (Pt) G20210A and methylenetetrahydrofolate reductase (MTHFR) C677T mutations were investigated.
METHODS: One hundred and sixty patients aged of 15 to 55 years with no history of systemic disease and who had been diagnosed as migraine according to the International Headache Society (IHS) diagnostic criteria at Baskent University Hospital Neurology Outpatient Clinics were investigated for FVL, Pt G20210A and MTHFR C677T mutations from their genomic DNA, and the results were compared with those of healthy controls.
RESULTS: One hundred and fifty five (96.9%) of 160 migraine patients were homozygote normal, 5 (3.1%) were heterozygote and none of them were homozygote mutant for FVL. The control group had 9.8% heterozygote individuals but the difference between the percentages was not statistically significant (p> 0.05). There were no homozygote mutant individuals in the Turkish population study in normal subjects like our study. Thirty nine (24.4%) of 160 migraine patients were heterozygote and 8 (5%) were homozygote mutant for MTHFR C677T. The control group had 37 (34.9%) heterozygote and 6 (5.6%) homozygote mutant individuals. The difference between the percentages was not statistically significant (p= 0.15). Three (1.9%) of 160 migraine patients were heterozygote and 5 (2.9%) of the control group were heterozygote mutant for Pt G20210A mutation. The control group had 37 (34.9%) heterozygote and 6 (5.6%) homozygote mutant individuals. The difference between the percentages was not statistically significant (p= 0.420).
CONCLUSION: Our study indicates that FVL, Pt G20210A and MTHFR C677T gene mutations, which are considered as risk factors for thrombosis, were not found to be associated with migraine pathogenesis in our population. The differences between populations probably depend on variations in ethnic origin.

3.The Predictors of Mortality, Recurrence and Functional Recovery in Ischemic Cerebrovascular Disease
Yakup Türkel, Levent Güngör, Musa K. Onar
Pages 177 - 186
AMAÇ: İskemik inmede prognostik belirleyicilerle ilgili mevcut veriler değerlendirildiğinde ciddi çelişkilerle karşılaşılır. Bu çalışmada kendi hasta popülasyonumuzda, iskemik inmeden sonraki altı aylık mortalite, rekürrens ve fonksiyonel iyileşme üzerine hangi klinik ve laboratuvar parametrelerin etki gösterdiği belirlenmeye çalışılmıştır.
YÖNTEMLER: İki yüz yirmi üç iskemik beyin damar hastası için yaş, cinsiyet, hipertansiyon, aterosklerotik kalp hastalığı, atriyal fibrilasyon, diabetes mellitus, hiperlipidemi, eski inme varlığı, inme alt tipi, başvuru ortalama kan basıncı, başvuru kan şekeri, hematokrit değeri, sol ventrikül hipertrofisi varlığı, ejeksiyon fraksiyonu kaydedildi. Hastaların başlangıçtaki ve altıncı aydaki “National Institute of Health Stroke Scale (NIHSS)”, modifiye Rankin Skalası (mRS) ve Barthel İndeksi (Bİ) skorları belirlendi. İnmeden sonraki ilk altı aydaki ölüm, rekürrens ve iyileşme düzeyi ile bu 14 parametrenin ilişkisi istatistik olarak araştırıldı.
BULGULAR: Hastalarımızdaki altı aylık mortalite %33, rekürrens %3.8 idi. Mortalite ile ilişkili faktörler ileri yaş, kadın cinsiyet, inme alt tipi, eski inme öyküsü, eşlik eden aterosklerotik kalp hastalığı ve atriyal fibrilasyon, ejeksiyon fraksiyonunun %40 altında, hematokridin %39 altında ve başvuru kan şekerinin 180 mg/dL üzerinde olmasıydı (p< 0.05). Hiperlipidemisi olan hastalarda mortalite anlamlı düzeyde düşük bulundu (p< 0.05). İncelenen faktörlerden hiçbirisi ile rekürrens arasında istatistiksel anlamlı korelasyon saptanmadı (p> 0.05). Çok değişkenli analizde sadece yaşın, başvuru kan şekeri ve hiperlipideminin mortalite üzerine anlamlı etkisi devam ediyordu (p< 0.05). NIHSS skorları değerlendirildiğinde başvuru ortalama kan basıncı yüksek olanlarda, mRS ve Bİ değerlendirildiğinde, gençlerde ve laküner infarktı olanlarda iyileşmenin en iyi, önceden inme geçirenlerde iyileşmenin en az olduğu görüldü (p< 0.05).
SONUÇ: İleri yaş ve yüksek başvuru kan şekeri iskemik inmeden sonraki mortaliteyi artıran en önemli faktörlerdir. Hiperlipidemi varlığı, belki de kullanılan antihiperlipidemik ilaçların nöroprotektif etkisiyle, ölüm riskini azaltmaktadır. Altıncı aydaki fonksiyonel iyileşme üzerine net etkisi olan bir faktör yoktur.
OBJECTIVE: If the present data defining the prognostic predictors is examined carefully, a serious contradiction is noticed. In this study, we tried to determine which factors affect the sixth month mortality, recurrence and functional recovery measured quantitatively after ischemic stroke, among our own patients followed in a tertiary health care center.
METHODS: Age, sex, the presence of hypertension, coronary heart disease, atrial fibrillation, diabetes mellitus, hyperlipidemia, previous stroke, stroke subtype, admittance mean blood pressure, admittance blood sugar, hemotocrit, the presence of left ventricle hypertrophy and ejection fraction was recorded for 223 patients with ischemic stroke. The scores for National Institute of Health Stroke Scale (NIHSS), modified Rankin Scale (mRS) and Barthel Index (BI) were recorded at the beginning and at the end of six months. The correlation of these 14 clinical and laboratory parameters with mortality, recurrence and recovery was examined statistically.
RESULTS: Mortality rate was 33%, recurrence rate was 3.8%. Factors related with mortality were age, female gender, coronary artery disease, atrial fibrillation, low ejection fraction, low hematocrit and high admittance blood glucose (p< 0.05). Mortality was significantly low among patients with hyperlipidemia (p< 0.05). There was no statistically significant correlation between stroke recurrence and any of parameters investigated (p> 0.05). In the multivariate analyses, only, the effect of age, gender and hyperlipidemia on mortality was persisting (p< 0.05). Considering NIHSS, patients with high mean admittance blood pressure, considering mRS and BI younger patients and patients with lacunar infarcts had better recovery levels, while patients with previous strokes had poorer recovery (p< 0.05).
CONCLUSION: Higher age and high admittance blood sugar were the most important determinants of mortality after ischemic stroke. Hyperlipidemia reduces the risk of death after stroke probably because of the neuroprotective effects of lipid lowering drugs. None of these parameters clearly affect functional recovery at the end of six month.

4.Association Between Carpal Tunnel Syndrome and Abdominal Obesity
Ertuğrul Uzar, Atilla İlhan, Alevtina Ersoy
Pages 187 - 192
AMAÇ: Obezitenin karpal tünel sendromu (KTS) için önemli bir risk faktörü olduğu ileri sürülmektedir. KTS ile obezite ilişkisini araştıran önceki çalışmalarda genel olarak beden kitle indeksi (BKİ) dikkate alınmıştır. Abdominal obezitenin daha hassas göstergeleri olan bel çevresi ve bel-kalça oranı (BKO) ile KTS ilişkisi şu ana kadar araştırılmamıştır. Bu çalışmada KTS’lilerde BKİ ve abdominal obezitenin rolünü araştırmak amaçlandı.
YÖNTEMLER: Çalışmaya ellerde ağrı, uyuşma, parestezi veya dizestezi yakınması ile nöroloji polikliniğine başvuran kadın olgular dahil edildi. Klinik değerlendirme ile olgular KTS grubu ve non-KTS grubu olarak iki gruba ayrıldı. Kırk dört olgunun KTS tanısı elektrofizyolojik olarak doğrulandı. Elektrofizyolojik olarak KTS tanısı almayan 31 kişi kontrol grubu olarak alındı. KTS’li olguların klinik bulgular, sinir iletileri ve antropometrik ölçümleri (boy, ağırlık, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, BKO) kontrol grubuyla karşılaştırıldı.
BULGULAR: KTS’li hastalarının BKİ, bel çevresi ve BKO kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (her bir karşılaştırma için p< 0.0001). KTS grubu hastalar bel çevresine göre %55.8, BKİ’yi göre %47.7, BKO’ya göre %34.9 oranlarında obez olarak belirlendi. BKİ’ye göre obez olmayan KTS’lilerin %16’sı bel çevresine göre obezdi. KTS’lilerde BKO ve BKİ ile 4. parmak median-ulnar tepe latans farkı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (sırasıyla; r= 0.26, p< 0.05; r= 0.25, p< 0.05).
SONUÇ: Abdominal obezitenin KTS için önemli bir risk faktörü olduğu; bel çevresi, BKİ ve BKO sinir iletilerini etkileyebileceği bu çalışmada belirlendi. Genel obezitenin yanı sıra abdominal obezite KTS’de bir risk faktörü olabilir.
OBJECTIVE: Obesity has been suggested as a risk factor for carpal tunnel syndrome (CTS). Previous studies on the association of CTS and obesity have generally considered body mass index (BMI). However, the relationships between CTS and waist circumference or waist-to-hip ratio (WHR), which are known as more sensitive measures for abdominal obesity, have not been studied previously. In this study, it was aimed to evaluate the role of BMI and abdominal obesity in patients with CTS.
METHODS: Female patients who applied to the neurology outpatient clinics with pain, numbness, paresthesia, or dysesthesia in the hands were included. The patients were divided into two groups, according to the clinical evaluation, as CTS or non-CTS. CTS diagnosis was electrophysiologically confirmed in 44 patients. Thirty-one subjects who were not diagnosed as CTS electrophysiologically were recruited as the control group. Clinical findings, nerve conduction studies and anthropometric measurements (height, weight, BMI, hip circumference, waist circumference and WHR) of CTS patients were compared with those of the control group.
RESULTS: The CTS group had significantly higher BMI, waist circumference and WHR values compared to the control group (for each parameter, p< 0.0001). The rates of obesity in the CTS group were 55.8%, 47.7% and 34.9%, respectively, according to waist circumference, BMI and WHR measurements. In the CTS group, 16% of the patients, who were defined as non-obese according to BMI, were determined as obese according to waist circumference. In the CTS group, significant positive correlations were found between BMI and WHR and median-ulnar sensory interpeak latency of the fourth digit (r= 0.26, p< 0.05; r= 0.25, p< 0.05, respectively).
CONCLUSION: In this study, it was found that abdominal obesity is an important risk factor for CTS, and nerve conduction may be affected by waist circumference, BMI and WHR. In addition to general obesity, abdominal obesity may be an important risk factor for CTS.

CASE REPORT
5.Hereditary Neuropathy with Liability to Pressure Palsy: The Clinical and Electrophysiological Features of Four Families**
Ayşe Oytun Bayrak, Esra Battaloğlu, Handan Akar, İbrahim Barış, Musa Kazım Onar
Pages 193 - 198
Herediter basınca duyarlı nöropati (HBDN) minör bir travma veya bası sonrası ortaya çıkan akut, ağrısız ve tekrarlayıcı mononöropati atakları ile karakterize otozomal dominant (baskın) geçişli ailevi bir hastalıktır. HBDN tanısı ayrıntılı incelemenin yapılmadığı durumlarda kolaylıkla atlanabilmekte ve bu yüzden hastalar gereksiz medikal ve cerrahi girişimlere maruz kalabilmektedir. Biz anamnez, nörolojik muayene ve elektrofizyolojik bulguların tanıdaki önemini vurgulamak amacıyla HBDN tanılı dört hastamız ve yakınlarının özelliklerini literatür eşliğinde tartıştık. Yedi olguda genetik inceleme yapıldı ve tümünde HBDN delesyonu gösterildi.
Hereditary neuropathy with liability to pressure palsy (HNPP) is an autosomal dominant disorder characterized by acute, painless and recurrent mononeuropathies that are secondary to minor trauma or compression. Diagnosis is often overlooked when detailed examinations are not performed. We discuss the features of our four HNPP patients and their close relatives in order to emphasize the importance of clinical and electrophysiological findings in the diagnosis of HNPP. Four patients and three members of the family underwent genetic testing and HBDN deletion was shown in all.

6.Coexistence of Mirror Movements and Polymicrogyria
Tayfun Kaşıkçı, Mehmet Yücel, Gazi Yozgatlı, Yaşar Kütükçü, Zeki Odabaşı
Pages 199 - 202
Ayna hareketleri istemli hareket sırasında vücudun karşı tarafındaki homolog kaslarda meydana gelen istem dışı hareketlerdir. Genellikle üst ekstremitelerin distalinde görülür ve hayatın ilk 10 yılında varlığı normal olarak kabul edilmektedir. Ayna hareketi etyopatogenezinde en çok konjenital malformasyonlar sorumlu tutulmuştur. Polimikrogri bir kortikal organizasyon defekti olup gri cevherde kalınlaşma, giral paternin kaybolması ve gri-beyaz cevher sınırının düzleşmesini ifade etmektedir. Polimikrogri kliniği lezyonun lokalizasyonu ve genişliğine göre farklılıklar göstermektedir. Kuvvetsizlik yakınması ile gelen 21 yaşındaki erkek hastada muayene esnasında tespit edilen ayna hareketi, manyetik rezonans görüntülemede tespit edilen polimikrogri ve korpus kallosum hipoplazisinin birlikteliği nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur. Yapılan elektrofizyolojik incelemeler sonucunda, polimikrogri ile etkilenen taraftaki transkallozal inhibisyonda bozulma ve karşı hemisferdeki ipsilateral kortikospinal yolların aktivitesinde artışın ayna hareketlerini oluşturabileceği sonucuna varılmıştır.
Mirror movements are defined as involuntary movements of the contralateral homologous extremities during voluntary movements of one side. They are usually observed in the distal parts of the upper extremities and are not considered a pathological finding within the first decade. Congenital malformations are mostly responsible for mirror movements. Polymicrogyria is a cortical organization defect. It is defined as thickening of gray matter, loss of gyral pattern and flattened border of gray and white matter. Clinical findings of polymicrogyria vary according to the location and width of the lesion. We present a 21-year-old male patient with left-sided hemiparesis who also had mirror movements. Polymicrogyria and hypoplasia of the corpus callosum were observed in cerebral magnetic resonance imaging. Coexistence of polymicrogyria and mirror movements is seen only rarely. According to the electrophysiological studies, we suggest that polymicrogyria may lead to a decrease in transcallosal inhibition on the affected side and increased activity of the ipsilateral corticospinal pathway in the opposite hemisphere, causing the mirror movements.

7.Valproate-Induced Encephalopathy in Three Cases
Fatma Polat, Aslı Köşkderelioğlu, Sezin Alpaydın, Nesli Keskinöz, Nilgün Araç, Ali Saffet Gönül, Ayşe Kocaman, Hadiye Şirin
Pages 203 - 207
Valproik aside (VPA) bağlı ensefalopati, VPA’nın nadir bir komplikasyonudur. Valproata bağlı ensefalopatinin erken tanınması, ölümle sonuçlanabilecek bu ağır tablonun geri dönüşümünü sağlayabilmesi açısından çok değerlidir. Uykululuk halinden letarji ve komaya kadar uzanan bilinç değişikliği, fokal veya bilateral nörolojik bulgular, nöbet, kusma, elektroensefalografi (EEG)’de yavaşlama valproata bağlı ensefalopatide görülebilmekte ve valproatın kesilmesi ile düzelebilmektedir. Hiperamonemi bu tabloya eşlik edebilir. Bazen de ensefalopati hiperamonemi olmadan ortaya çıkar. Bu yazıda valproata bağlı üç ensefalopati olgusu sunulmuştur. Olgularımızda, bulantı, kusma, bilinç bulanıklığı, EEG’de zemin ritmi yavaşlaması, iki olguda serum amonyum seviyesinde yükselme gözlenmiştir. Olguların karaciğer enzim seviyeleri ve serum VPA seviyeleri normal sınırlarda tespit edilmiştir. Bütün semptomlar VPA kesimi sonrası düzelmiştir. Serum amonyum seviyesi bu nadir yan etkinin erken teşhisinde önemli bir parametredir. Serum amonyum seviyesinin normal olması durumunda klinik bulgular ve EEG bulguları teşhis için büyük önem taşımaktadır.
Valproic acid-induced encephalopathy is a serious complication of valproate, rarely observed, and can lead to death if early diagnosis is not made. It is clinically presented as mental status changes that range from drowsiness to lethargy and coma, focal or bilateral neurological deficits, seizure, vomiting, and marked electroencephalography (EEG) background slowing, with or without hyperammonemia. It can also be properly managed by discontinuation of the drug. We present three cases who developed vomiting, disturbance in consciousness, EEG-slowing, and elevated serum ammonia levels. In all cases, symptoms resolved after termination of valproate. Most notably, these side effects occurred in the presence of normal liver enzymes and normal valproate concentrations. Development of unconsciousness and associated EEG slow waves are observed rarely in VPA-induced encephalopathy, and this is discussed together with a review of the literature. Serum ammonia level is an important parameter in the early diagnosis of this rare adverse event. The clinical symptomatology and EEG findings have significant importance in the differential diagnosis when encephalopathy occurs without hyperammonemia and with normal or slight increase in serum ammonia level.

8.A Case Report of Bilateral Subthalamic Hemorrhages
Handan Akar, Ayşe Oytun Bayrak
Pages 208 - 210
Spontan bilateral intraserebral hemorajiler oldukça nadirdir. Biz bilateral subtalamik hemorajisi olan, sağ üst ekstremite monoplejisi ve bilinç kaybı ile başvuran 60 yaşında hipertansif hastayı literatürü de gözden geçirerek sunduk.
Spontaneous bilateral intracerebral hemorrhages are extremely rare. To further characterize this rare event, we report a 60-year-old man with chronic hypertension, who presented with bilateral subthalamic hemorrhages that consequently resulted in monoplegia in the right upper extremity and loss of consciousness. The literature is reviewed regarding this condition.

9.Brainstem Lesions in Herpes Encephalitis
Gülçin Benbir, Baki Göksan, Naci Koçer
Pages 211 - 214
Herpes simpleks ensefaliti tipik olarak medial temporal ve inferior frontal lobları etkilemekte, beyin sapı lezyonları oldukça nadir olarak izlenmektedir. Burada, 42 yaşında deliryum tablosu ile başvuran ve herpes simpleks ensefaliti tanısı alan bir kadın hasta sunulmaktadır. Hastanın manyetik rezonans görüntülemesinde kontrast tutulumu gösteren inferior frontal ve pons lezyonları saptanmıştır. Hasta başarılı bir şekilde tedavi edilmiş ve nörolojik sekel kalmamıştır, ancak lezyonlardaki kontrast tutulumunun devam ettiği dikkati çekmiştir. Bu olgu herpes simpleks ensefalitinin de beyin sapı lezyonlarında ayırıcı tanıda araştırılmasını vurgulamaktadır. Ek olarak, kontrast tutulumunun klinik düzelme sonrasında birkaç ay daha sürebileceği akılda tutulmalıdır.
Herpes simplex encephalitis typically involves the medial temporal and inferior frontal lobes; brainstem lesions are very unusual. We present a 42-year-old woman admitted with delirium and diagnosed as herpes simplex encephalitis. The patient had gadolinium-enhancing inferior frontal and pontine lesions on magnetic resonance imagings. The patient was successfully treated without any neurologic sequelae, though contrast-enhancement was still present. This case report emphasizes that herpes simplex encephalitis should be investigated in the differential diagnosis of brainstem lesions. Moreover, contrast-enhancement may persist for some months even after clinical improvement.

10.Moebius Syndrome Associated with Pectoral Muscle Hypoplasia: Case Report
Serkan Kılbaş, Özgür Arslan, Batur Bahçe, Osman Erdokur, Mustafa Civelekler, Bülent Ertem
Pages 215 - 218
Çok sayıda kraniyal sinirleri tutabilen ve nadir görülen bir konjenital sendrom olan Möbius sendromu başlıca fasiyal ve abdusens sinirlerin bilateral veya unilateral paralizisi ile karakterizedir. Sendromun klinik belirtileri çoğunlukla yenidoğan döneminde ortaya çıkar. Möbius sendromunun diğer sistemlere ait anormalliklerle birlikteliği sıktır. Bunlar içerisinde kas iskelet sistemine ait anormallikler ön planda olup çoğunlukla tek taraflıdır. Burada bilateral pektoral kas hipoplazisinin eşlik ettiği Möbius sendromlu genç erişkin bir hasta sunulmaktadır.
Moebius syndrome, a rare congenital disorder of varying severity, involves multiple cranial nerves and is characterized predominantly with bilateral or unilateral paralysis of the facial and abducens nerves. Clinical signs and symptoms of the syndrome usually appear during the newborn period. Moebius syndrome is frequently associated with abnormalities of other systems. Of these, abnormalities of the musculoskeletal system predominate and they are usually unilateral. The current report presents a young male with Moebius syndrome, which was associated with bilateral pectoralis muscle hypoplasia.

IMAGES IN CLINICAL NEUROLOGY
11.“Penguin” or “Hummingbird” Sign and Midbrain Atrophy in Progressive Supranuclear Palsy
Pelin Nar, Mehmet Ersin Tan
Page 219
Abstract | Full Text PDF



 
© Copyright 2019 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale