e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 25 Issue : 3 Year : 2019

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login
Turkish Journal of Neurology Indexed By
 
  Search






Turk J Neurol: 13 (4)
Volume: 13  Issue: 4 - 2007
Hide Abstracts | << Back
1.Relationship Between Characteristics of Stenotic Plaque in Carotid Artery and Ischemic Stroke Recurrence
Semai Bek, Şeref Demirkaya, Kemal Hamamcıoğlu, Oğuzhan Öz, Zeki Odabaşı, Okay Vural
Pages 247 - 251
AMAÇ: Karotis sisteminde stenozun derecesi, plakların içerikleri ve plak yüzey özelliklerinin doppler ultrasonografi ile belirlenebilmesi ve plakların rüptüre olma riskinin değerlendirilebilmesi, iskemik strok hastalarında tedavi seçiminde önemli olmaktadır.
AMAÇ: Karotis stenozu bulunan iskemik stroklu hastalarda stenoz derecesinin ve stenoza neden olan plak morfolojisinin tekrarlayan strok riskinde önemini araştırmaktır.

YÖNTEMLER: GATA Nöroloji Kliniğine 2003-2005 tarihleri arasında akut iskemik strok tanısı ile yatırılan, görüntüleme yöntemlerinde anterior sirkülasyonda iskemisi bulunan, kardiyak emboli odağı bulunmayan, iskemik alan ile ipsilateral karotis arter stenozu olan ve en az altı ay takip edilebilen 79 hasta çalışmaya alındı. Hastaların yatışının ilk on günü içerisinde karotis doppler ultrasonografi ile plak yüzey özellikleri, plak ekojenitesi ve fonksiyonel stenoz dereceleri belirlendi. Altı ayda bir kontrol yapılarak transient iskemik atak, minör veya majör strok rekürrensi araştırıldı ve toplam 20 hastada rekürrens saptandı. Plak özellikleri ile rekürrens riski arasındaki ilişki lojistik regresyon analizi ile tespit edildi.
BULGULAR: Plağın ülsere olması, düzgün zeminli olmasına göre rekürrens riskini 8,7 kat (p<0,001), plağın hipoekojen olması hiperekojen olmasına göre rekürrens riskini 1,78 kat (p<0,001) ve plağın fonksiyonel stenoz derecesinin %70’ten fazla olması, %70’ten az olmasına göre rekürrens riskini 5,25 kat (p<0,001) artırdı.
SONUÇ: Karotis sisteminde bulunan plaklarda, tespit edilen ülserasyon, hipoekojenite ve artmış stenoz oranları, rekürren iskemik serebrovasküler olay riskini artırmaktadır ve her bir özellik bağımsız olarak risk oluşturmaktadır.


OBJECTIVE: Quantification of stenosis, plaque morphology and surface characteristics by doppler sonography and prediction of plaque rupture risk are important for treatment options in ischemic stroke.
OBJECTIVE: We evaluated the association of carotid plaque characteristics and the risk of recurrent ischemic stroke.

METHODS: Carotid plaques were ultrasonographically evaluated within ten days in 79 acute anterior circulation ischemic stroke patients without source of cardiac emboli. The subsequent incidence of transient ischemic attack, minor and major stroke was investigated wtihin six months period. During follow-up, 20 strokes occurred. Logistic regression analysis was used to determine the relation between plaque morphology and recurrent stroke risk.
RESULTS: Patients with an ulcerated plaque had an 8.7-fold higher risk of recurrent stroke than those without ulceration (p<0.001). Patients with a hypoechogenic plaque had a 1.78-fold higher risk of recurrent stroke than those with hyperechogenic plaque (p<0.001). Patients with a functional stenosis greater than 70% had a 5.25-fold higher risk of recurrent stroke than those with a functional stenosis lesser than 70% (p<0.001).
CONCLUSION: Plaque ulceration, hypoechogenicity and increased stenosis are independently associated with a higher risk of stroke recurrence.



2.Anosognosia For Hemiplegia: Intrahemispheric Anatomy
Ali Özeren, Hülya Mavi, Yakup Sarıca, Nurcihan Kiriş, Fahri Över
Pages 252 - 258
AMAÇ: Hemiplejinin anozognozisi (HA), hastanın hastalığını inkâr etmesi ve defisitine olan ilgisinin kaybolması olarak tanımlanabilir. Bu tanım içinde işlevsel defisitin tanınmaması şeklinde inkâr fenomeni ve buna uygun bir davranış paterni söz konusudur. Kesinlikle nöral bir bozukluk olduğu şeklindeki oldukça açıklayıcı ve bilimsel zemine oturan açıklamalara karşın, pazı psikolojik faktörlerin de (savunma düzenekleri, depresyon gibi) HA gelişiminde etkili olabileceği ileri sürülmüştür. HA’da nöral mekanizmaların varlığına en önemli kanıt, bu bulgunun sıklıkla sağ hemisfer lezyonlarına bağlı olarak ortaya çıkması ve bunun yanı sıra, sağ karotid artere amital uygulanan olguların motor defisitlerinin ayırdında olmamalarıdır. HA, uzun yıllar boyunca parietal lob lezyonlarının önemli bir bulgusu olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, bazal ganglionik ve/veya talamik lezyonlarla da anozognozinin ortaya çıkabildiği gösterilmiştir.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada HA’nın inter ve intrahemisferik yerleşiminin, eşlik eden nörolojik ve nöropsikolojik bulgularla ilişkisinin araştırılması ve bunlar aracılığı ile HA’nın patogenezinin anlaşılması amaçlanmıştır. Gereç ve YÖNTEMLER: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniğinde “ilk supratentoryel inme” tanısı ile yatan ve 56’sında iskemik infarkt, 29’unda intraserebral hemoraji tanınan toplam 85 olguda, hastalığın akut evresindeki HA varlığı araştırılmıştır. Olguların tümü en az 5 yıllık formel eğitimlidirler. 85 olgunun 54’ünde sağ, 31’inde sol hemisfer tutuluşu saptanmıştır. Olgulara Starkstein ve ark. (1992) tarafından önerilen anozognozi sorgulama formunun yanı sıra, ayrıntılı nörolojik muayene, yarımekânsal, duysal ve motor ihmal varlığı, motor kalıcılık, konstrüksiyonel yetenek ile ilgili testlerin yanı sıra Gülhane Praksis Testi ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ) uygulanmıştır. BBT bulgularının değerlendirilmesinde Gelbert ve ark. (1986) ve Alexander ve ark. (1987) tarafından kullanılan BBT atlaslarından yararlanılmıştır.
BULGULAR: 85 olgunun 19’unda (%22,3) HA saptanmıştır. Bu olguların 18’inde sağ, birinde ise sol hemisfer lezyonu söz konusudur. HA olan olgularda duysal defisit (p<0,01), duysal ihmal (p<0,001), yarımekânsal ihmal (p<0,05) ile motor kalıcılık bozukluğu (p<0,05), HA olmayan olgulara göre daha yüksek sıklıkta gözlenmiştir. HA olan olgularda putamen (p<0,001), superior parietal lobül (p<0,05) ve inferior temporal girusun (p<0,05) daha sık olarak etkilendiği görülmüştür. HDÖ, HA olan ve olmayan olgularda anlamlı farklılık göstermemiştir.
SONUÇ: Bulgularımız HA’nın bir sağ hemisfer bulgusu olduğu gerçeğini teyit etmiştir. Özellikle bazal ganglionları da etkileyen ve parietal ve temporal yapıları da tutan lezyonlarda daha sık görülmüştür. HA’nın depresyondan koruyucu etkisi görülmemiştir. Tüm bu bulgular, HA’nın psikolojik faktörlerden çok, sağ hemisferin belirli yapılarının (nöral ağları kesiye uğratan) lezyonları ile ortaya çıktığını telkin etmektedir. Bununla birlikte, sadece sözel iletişime dayanan yapılandırılmış görüşmelerin, dil sorunu olan olgularda HA’nın varlığını ortaya koymada yetersiz kalabileceğini de aklımızda tutmamız gerekir.


OBJECTIVE: Anosognosia for hemiplegia can be defined as patient’s denial of disorder and ignorence of deficit. In the definition there is denial phenomenon which is unawareness of deficit and relevant behavioral pattern. Although there are too many explanatory scientific explanations that express the disorder as neural some psychologic factors (such as defence mechanisms or depression) are also mentioned as effective factors in the development of hemiplegia for anosognosia. The most important evidence of neural mechanisms is, the sign that is frequently observed in right hemisphere lesions and besides, patients implicated amytal to right carotid artery are not aware of motor deficits. For years, hemiplegia for anosognosia is considered as an important sign of parietal lobe lesions. On the other hand, anosognosia for hemiplegia is also experienced by deep, basal ganglionic and/or thalamic lesions.
OBJECTIVE: In this study we aimed to explore the relation between inter and intrahemispheric location of hemiplegia for anosognosia, accompanying neurologic and neuropsychologic findings and by this way highlightening the pathogenesis of hemiplegia for anososgnosia.

METHODS: In Department of Neurology, School of Medicine, Çukurova University, Adana, Turkey, in total of 85 patients hospitalized by first supratentorial stroke diagnosis, 56 of which are with ischemic infarction and 29 of which intracerebral hemorrhage patients acute phase of hemiplegia for anosognosia have been investigated. All patients had at least 5 years of formal education. 54 of them had right, 31 of them had left hemisphere involvement. Besides structured interview for anosognosia form which has been proposed by Starkstein et al (1992), detailed neurological examination, hemispatial, sensorial and motor neglect, motor persistence, constructional ability, Gülhane Praxis Test, Hamilton Depression Scale (HDS) are also administered to all patients. Evaluating the cerebral CT findings, Gilbert et al’s (1986) and Alexander et al’s (1987) cerebral CT atlas have been used.
RESULTS: Hemiplegia for anosognosia has been determined in 19 (22.3%) of 85 patients, 17 had right, 2 had left hemisphere lesion. In hemiplegia for anosognosia patients sensorial deficit (p<0.01), sensorial neglect (p<0.001), hemispatial neglect (p<0.05), motor impersistence disorder (p<0.005) are observed more often than patients without hemiplegia for anosognosia. Patients with hemiplegia for anosognosia, putamen (p<0.001), superior parietal lobule (p<0.005) and inferior temporal gyrus (p<0.005) have been affected more than other brain structures. HDS did not show significant difference between patients with and without hemiplegia for anosognosia.
CONCLUSION: Our findings have confirmed hemiplegia for anosognosia as an right hemisphere sign. Especially it is observed on lesions occupying parietal and temporal structures and the lesions affecting basal ganglia. All these findings suggested hemiplegia for anosognosia as certain structures of right hemisphere (blocking neural network) involvement rather than psychological factors. However we should keep in mind that structured interviews based on verbal communication are not capable enough in patients with language problems to figure out existence of hemiplegia for anosognosia

3.The Socio-Demographic and Clinical Characteristics of the Adult Epileptic Patients Applying to the Neurology Clinic of Erciyes University and the Relation of These Phenomena to Depression
Vesile Şenol, Ferhan Soyuer, Fehim Arman
Pages 259 - 266
AMAÇ: Epilepsiye ilişkin epidemiyolojik özellikler toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Prevalansı %0,5-1,0 arasında değişen epilepsi, genellikle erken ve ileri yaşlarda olmak üzere hayatın her iki ucunda, erkeklerde, eğitim ve gelir düzeyi düşük kişilerde daha sık görülmektedir.
Epilepsi, nörofizyolojik etkilerin yanı sıra sosyal izolasyon, düşük benlik saygısı ve depresyon gibi psikolojik ve sosyal boyutları olan bir hastalıktır. Depresyon normal popülasyona göre epileptik olgularda daha fazla görülmektedir. Bu olgularda yaşam boyu depresyon görülme sıklığı %10-30 arasında değişmektedir. Nöbet başlangıç yaşı, nöbet tipi, nöbet sıklığı, nöbet zamanı ve tedavi şekli depresyon derecesini ve insidansını etkilemektedir.
AMAÇLAR: Epilepsi olgularının sosyo-demografik ve klinik özelliklerini tanımlamak, epileptik olgularda depresyon bozukluğu oranını belirlemek, nöbet özellikleri ile depresyon ilişkisini incelemektir.

YÖNTEMLER: Araştırma, 2004-2005 Ekim ayları arasında Erciyes Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Polikliniğine başvuran 102 epilepsili yetişkin bireye yüz yüze anket uygulanarak yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak, araştırmacı tarafından hazırlanan “Epilepsili Bireye Yönelik Görüşme Formu” ve geçerlik ve güvenirliği Hisli tarafından yapılan Beck Depresyon Envanteri Türkçe Versiyonu kullanılmıştır.(1)
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 34,3±12,6, nöbet başlangıç yaşı ortalaması 21,4±14,6 olup, %66’sında nöbetler 25 yaşın altında başlamıştı. Olguların çoğunluğu erkekti ve asgari ücretin altında aylık gelire sahipti. Olguların %45,6’sı generalize tonik-klonik tipte ve %36’sı ayda ≥1 nöbet geçiriyordu. Son bir yılda nöbet kontrolü sağlanan olgu oranı %32 idi.
SONUÇ: bozukluk oranı %29,4 idi. Bu olguların %15,7’si majör depresyondu. Nöbet başlangıç yaşı, nöbet tipi, sıklığı, zamanı ve uygulanan tedavi şekli depresyon derecesi ve sıklığını anlamlı düzeyde etkilememişti. İlkokul mezunlarında ve düzenli ilaç kullanmayanlarda majör depresyon oranı anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05).
OBJECTIVE: The epidemiological characteristics of epilepsy vary from society to society. Epilepsy, whose prevalence is between 0.5-1.0%, is usually seen in early and late ages, at the both of ends of life, and more often in males, and in people who have low income and education.
Besides ıts neuropsychologic effects, epilepsy is a disease which has psychological, socilogical aspects such as social isolation, low self-esteem and depression. Depression is seen more often in people with epilepsy than people who don’t have this disease. The percentage of depression for the whole life-time for people with epilepsy is 10-30%. Age at onset of epilepsy, seizure type, frequency, time and the type of treatment (mono-poly therapy) affect the incidence and degree of depression.
OBJECTIVES: To define the socio-demographic and clinical characteristics of epilepsy cases, to determine the percentage of depressive disorders in epilepsy cases, to probe the characteristics of epileptic seizure and its relation to depression.
METHODS: The study was conducted through a face-to-face survey of 102 adult epileptic patients who applied to the Erciyes University Epilepsy Outpatient Clinic between October 2004 and 2005. In order to gather the data, which was prepared by the researcher “A survey form for the epileptic individuals” and “The Turkish Version of Beck Depression Inventory”, whose accuracy and validity was checked by Hisli, was used.
RESULTS: The average age for the cases is 34.3±12.6, the average age at seizure onset is 21.4±14.6 and in 66% of them the seizure started when they were under 25. Majority of the cases were male and lower than the minimum wage. Among the patients, 45.6% had generalized (tonic-clonic) seizures, and 36% had been ≥1/month seizures and 32% seizure-free during the previous year.
CONCLUSION: The average of depressive disorder was 29.4%. 15.7% of the cases were with major depression. Age at onset epilepsy, seizure type and seizure time and seizure frequency and the type of treatment (mono-poly therapy) didn’t affect the level of incidence of depression significantly. For primary level educated and those who didn’t use their drugs regularly, the rate of major depression was seen to be significantly high (p<0.05).

4.Could Stabbing Type of Headache in Multiple Sclerosis Be A Sign of MS Relapse?
Gökhan Özer, Ufuk Ergün, Serap Üçler, Levent İnan
Pages 267 - 272
AMAÇ: Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminin demyelinizan bir hastalığı olup, çeşitli nörolojik semptomlarla ortaya çıkabilir. Baş ağrısının MS hastalarında yaygın olarak görüldüğü bildirilmesine rağmen literatürde baş ağrısının, MS atağının bir prezentasyon şekli ya da atak belirteci olması ile ilgili yeterince bilgi yoktur. MS’de migren tipi baş ağrısı sık görülmekle birlikte bu komorbiditenin nedeni açık değildir. Özellikle beyin sapı yerleşimli MS lezyonlarının daha çok migren benzeri baş ağrısına neden olduğu bilinmektedir.

İdiopatik saplanıcı baş ağrısı; kısa süreli saplanıcı, iğneleyici tarzda ortaya çıkan ve indometazin tedavisine yanıt veren bir baş ağrısı tipidir. Saplanıcı baş ağrısının MS hastalarındaki sıklığı ya da atak belirteci olabilmesi konusunda bilinen bir yayın yoktur.

Bu makalede, saplanıcı baş ağrısı ile başvuran dört MS hastası sunulmuş olup, saplanıcı baş ağrısının, MS atağının belirteci olabileceği öngörülmüştür.

YÖNTEMLER:
BULGULAR:
SONUÇ:
OBJECTIVE: Multiple sclerosis (MS), which is a demyelinating disorder of central nervous system, is characterized by several neurological symptoms. Altough it has been reported that headache is a common symptom in MS, there is not enough knowledge about headache as a presenting symptom or a sign of MS relapse. Migraine headache is common in MS patients, but the cause of this comorbidity is still unknown. MS lesions located in brain stem are known to be the cause of migraine headaches.

Idiopathic stabbing headache is a short lasting, transient and localised stabs of pain in the head that responds to indomethacin therapy. There is no report about the frequency or being a sign of relapse of stabbing type of headache in MS patients.

In this article, we present four MS patients with stabbing headaches and it has been concluded that stabbing headache may be a sign of MS relapses.

METHODS:
RESULTS:
CONCLUSION:

5.Neurosarcoidosis and Partial Motor Seizure
Ayşegül Gündüz, Selim Gökdemir, Baki Göksan
Pages 273 - 275
Scientific BACKGROUND: Sarcoidosis is a multisystem involving inflammatory disorder. Although neurological involvement according to clinical criteria is present in 5-16% of cases, a study in autopsy series showed that clinical diagnosis is only made in half of patients with neurosarcoidosis. However, isolated neurological involvement is rare.
CASE: A 48-year-old woman with partial seizures of one-year duration admitted to our clinic with headache. Neurological examination at the time of admittance was normal, cranial MRI demonstrated that the lesion enlarged and an additional lesion located in mesencephalon was found. During follow-up since skin lesions and respiratory symptoms arose, she was diagnosed as possible neurosarcoidosis. High dose parenteral methylprednisolone resulted in significant improvement.
CONCLUSION: Headache is the most frequent symptom and cranial neuropathies are the most commonly encountered manifestation in neurosarcoidosis. Seizures are reported in 15% of cases throughout the course of the disease and in 10% of cases as presenting finding. In our patient, neurological involvement preceeded systemic findings and diagnosis was based on biopsy. Spontaneous recovery is possible, however, progression is reported in 30% of cases. Both clinical and radiological findings of our patient improved significantly after high dose steroids and this treatment was tolerated by patient.
Bilimsel zemin: Sarkoidoz pek çok sistemi etkileyen enflamatuvar bir hastalıktır. Nörolojik tutulum, klinik kriterlere göre sarkoidoz olgularının %5-9’unda belirlenmekteyken, otopsi serilerinde bu oran %25’e kadar yükselmektedir, bununla beraber sistemik tutulum olmadan gelişen nörosarkoidoz olgularına nadir rastlanmaktadır.
OLGU: Özgeçmişinde 1 yıl önce başlayan basit parsiyel nöbetler dışında bilinen hastalık olmayan 48 yaşında kadın hasta kliniğimize baş ağrısı şikâyeti nedeniyle başvurdu. Başvuru sırasındaki nörolojik muayenede özellik yoktu, kraniyal görüntülemede sağ pariyeto-oksipital bölgede talamusa ulaşan, kontrast tutan lezyon ve mezensefalonda ödem bulgusu saptandı. Seyri sırasında cilt lezyonları ve solunum sistemiyle ilgili belirtiler gelişmesi nedeniyle olası nörosarkoidoz tanısı kondu. Yüksek doz parenteral metilprednizolon tedavisi ile tüm bulgularda belirgin gerileme gözlendi.
YORUM: Baş ağrısı nörosarkoidozda en sık görülen belirtidir ve sıklıkla ilk bulgu olarak ortaya çıkmaktadır, nöbetlerin ise ilk belirti olarak %10 ve hastalığın seyri süresince %15 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Olgumuzda sistemik hastalık belirtileri olmadan nörolojik tutulum saptanmış, sistemik belirtiler ortaya çıktıktan sonra biyopsi ile tanı konulabilmişti. Nörosarkoidoz olgularında spontan düzelme gözlenebildiği gibi, hastaların %30’unda progresif nörolojik hastalık gelişmektedir. Hastamızın oral kortikosteroid tedavisine cevabı minimal iken, yüksek doz kortikosteroid kullanımı ile klinik ve kraniyal görüntüleme bulguları üstüne belirgin derecede etkili olunabilmiştir. Ayrıca söz konusu tedavinin hasta tarafından iyi derecede tolere edildiği gözlenmiştir.

6.A Case of Posterior Reversibl Encephalopathy Syndrome (PRES) During the Postpartum Period
Fatma Bayam, Ayşe Kocaman
Pages 276 - 281
Bilimsel zemin: Posterior reversibl ensefalopati sendromu (PRES), eklampsi-preeklampsi, hipertansiyon, ilaç intoksikasyonları ve birçok metabolik hastalığa bağlı olarak gelişebilen bir tablodur. Etiyolojik faktörlere bağlı olarak beyin dokusunda gelişen vazojenik ödem, patofizyolojinin temelini oluşturur. Beyni akut kan basıncı yüksekliklerinden koruyan sempatik uyarım, beyin arka dolaşım sisteminde ön dolaşım sistemine göre daha yetersizdir. Öykü, klinik bulgular ve nöroradyolojik incelemeler ile tanı konur. Kranial manyetik rezonans görüntülemelerde (MRG) T2 ağırlıklı kesitlerde beynin arka bölgelerinde gözlenen hiperintens lezyonlar, ADC (apparent diffusion coefficient) görüntülerde gelişen ödemin türüne göre hipo ya da hiperintens görülebilir. Ender olarak serebellum, beyin sapı, bazal ganglionlar ve frontal alanlarda da ödem saptanabilir.
OLGU: 28 yaşında kadın olgu, ikinci gebeliğinde uygulanan sezaryen operasyonu sonrası kadın hastalıkları doğum kliniğinde izlenirken, postpartum on birinci saatte jeneralize tonik klonik nöbet (JTKN) geçirme şikâyeti ile kliniğimizce konsülte edildi ve üçüncü JTKN ardından status tablosu gelişmesi üzerine yoğun bakım ünitemize nakledildi. Öz ve soy geçmişinde özellik saptanmadı. Her iki gebeliğinde de doktor kontrolünde olan olgunun takiplerinde herhangi bir patolojik bulgu saptanmadığı, sezaryen operasyonu sırasında bir kez tansiyon arteryelin yüksek saptandığı (180/100 mmHg), ancak daha sonra normale döndüğü belirtildi.
AMAÇ: Bu yazıda, postpartum dönemde status epileptikus tablosuna giren ve klinik, nöroradyolojik bulguları ile PRES tanısı konan, ancak tek bir hipertansif atak dışında hiçbir risk faktörü olmayan bir olgu sunulmakta ve literatür eşliğinde tartışılmaktadır.
Scientific BACKGROUND: Posterior reversible encephalopathy syndrome (PRES) is a clinical picture that may develop due to eclampsia-preeclampsia, hypertension, drug intoxications and many metabolic diseases. Vasogenic edema developing on brain tissue due to etiologic factors constitutes the basis of pathophysiology. The sympathetic stimulation which defends brain against high acute blood pressure is more insufficient in the posterior circulation system of the brain than the anterior system. Diagnosis is made through history, clinical findings and neuroradiological examinations. Hyperintense lesions observed in posterior regions of brain on T2 weighted sections in cranial magnetic resonance imaging (MRI) may appear as hypo or hyperintense in ADC (apparent diffusion coefficient) images depending on the type of edema. Edema may rarely be detected in cerebellum, brain stem, basal ganglions and frontal regions.
CASE: A 28 year-old female case was hospitalized in our clinic with diagnosis of status epilepticus developing at the eleventh postpartum hour while she was being followed up in obstetrics and gynecology clinic following cesarean operation in her second pregnancy. No pathological finding was detected in follow up of the case who was under physician control in both of her pregnancies, high tension arterial (180/100 mmHg) was detected once during the cesarean operation but then it got back to normal values.
OBJECTIVE: This paper presents a case diagnosed as PRES with clinical and radiological findings and status epilepticus during the postpartum period, but with no risk factor other than a single hypertensive attack, and discusses the case along with the literature.



 
© Copyright 2019 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale