e-ISSN 1309-2545      ISSN 1301-062X
TR    ENG
 

Download Current Issue.

Volume : 25 Issue : 3 Year : 2019

Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print Submit Your Article Login
Turkish Journal of Neurology Indexed By
 
  Search






Turk J Neurol: 13 (3)
Volume: 13  Issue: 3 - 2007
Hide Abstracts | << Back
1.JOURNALS LIVE WITH INTEREST and SUPPORT!: Notes on the Support that Turkish Journal of Neurology, Which is the Official Journal of the Turkish Neurological Society, Does (Not) Receive from Turkish Neurology
Oğuz Tanrıdağ
Pages 163 - 165
Abstract | Full Text PDF

2.The Neurobiology of Love
Semir Zeki
Pages 166 - 172
Abstract | Full Text PDF

3.The Evolution of Language in Three Stages
Michael Corballis
Pages 173 - 188
Hominin ve büyük maymunun altı milyon yıl önce birbirinden ayrılması ile gelişen, insanoğlunun en eşsiz başarısı, sözdizimsel dildir. Bu çalışmada dil gelişiminin üç ana aşaması ele alınmıştır. Birinci aşama, ellerin serbest kalmasını ve frontal duruş biçiminin oluşmasını sağlayarak el ile iletişimi geliştiren, tamamen insanımsı bir davranış olan bipedalizmin ortaya çıkmasıdır. İkinci aşama, yaklaşık iki milyon yıl önce büyük beyinli türlerden biri olan Homo türlerinin ortaya çıkışıdır. Beynin büyümesi ise, sosyal işbirliği gereksiniminin artması ve bilgiye dayalı iletişimin ortaya çıkması ile gelişmiş olmalıdır. Gelişigüzel sembollerin kullanılması, zamanların ve diğer yer-zaman belirteçlerinin ortaya çıkması gibi dilin birçok özelliği, zamanın giderek anlaşılmaya başlanması ve epizodik olayların kayıt edilmesi ve aktarılması ile kazanılmıştır. Kısacası, dil sözdizimini kazanmıştır. Homo sapienlere özgü son aşama ise, eski zamanlardaki el kol işareti ile anlaşmanın yerini alan, iletişimin ilk şekli olan kendine özgü anlatım biçiminin doğuşudur. Bu durum bizim, kendi türümüz, diğer insanımsı türler ve aslında gezegen üzerindeki hakimiyetimizi açıklamamıza yardımcı olabilir.
Syntactic language is a uniquely human accomplishment, and must therefore have evolved since the split of the hominins from the other great apes some six million years ago. I argue that there were three main phases. The first came about through the emergence of bipedalism, a distinctively hominin trait, which enhanced the capacity for manual communication by freeing the hands and opening a frontal stance. The second began with the emergence of the larger-brained genus Homo from around 2 million years ago. The increase in brain size may have been driven by the necessity for enhanced social cooperation, and the emergence of a more effective system for communicating propositional information. Many of the properties of language, including the use of arbitrary symbols, and the emergence of tense and other markers of time and place, may have been driven by the increased understanding of time, and the advantages gained by recording and communicating episodic events. In short, language acquired syntax. The final stage, unique to Homo sapiens, was the emergence of autonomous speech as the primary mode of communication, replacing earlier dependence on manual gesture. This may help explain the dominance of our species over other hominin species, and indeed over the planet.

4.Isolated Deep Infarcts: Which Size Indicates Single Penetrating Artery Disease?
Nilüfer Yeşilot, Yakup Krespi, Erdem Tüzün, Oğuzhan Çoban, Rezzan Tuncay, Sara Bahar
Pages 189 - 200
AMAÇ: Bu çalışmada izole derin infarkt (İDİ) nedeniyle inme geçiren olgularda erken dönemde saptanan infarkt boyutları ile hastada büyük arter darlığı veya kalbinde emboli kaynağı bulunma olasılığı arasındaki ilişkiyi araştırdık.
YÖNTEMLER: Bu amaçla 59 ardışık hastaya ait T2 ağırlıklı MR incelemelerindeki infarktların maksimal transvers çapları prospektif olarak kaydedildi. Büyük arter darlığı veya kalbinde emboli kaynağı (BAD/KEK) olan ve olmayan izole derin infarktları ayırt edebilecek infarkt çapını analiz etmek için “Receiver Operating Characteristic” (ROC) eğrileri oluşturuldu.
BULGULAR: İzole derin infarkt orta serebral arter (OSA) alanında 26, ponsta 24, talamusta 9 hastada vardı. Orta serebral arter alanında izole derin infarktı olan olgularda BAD/KEK varlığını en iyi belirleyen maksimal transvers çapın 25 mm düzeyine kadar ulaştığı görüldü. Büyük pons infarktlı (17-25 mm) 14 olgunun yedisinde (%50) BAD/KEK saptandı. Büyük damar darlığı sadece iki hastada ileri düzeydeydi. Bu grupta kalpte majör emboli kaynağı olan hasta yoktu. Küçük pons infarktlı (2-14 mm) 10 olgunun birinin baziler arterinde ileri darlık (≥%70) bulgusu vardı. Talamik infarktlı (8-20 mm) 9 olgunun hiçbirinde BAD/KEK yoktu.
SONUÇ: İzole derin infarkt olguları anatomik lokalizasyonlarına göre değerlendirilmelidir. Maksimum transvers çapı 25 mm’den küçük olan orta serebral arter sulama alanındaki İDİ’ler nadiren BAD/KEK ile birliktedir. Bu hastalar laküner sendrom bulguları ile başvururlar. İnfarktlar muhtemelen tek bir lentikülostriat arterin tıkanması sonucunda gelişirler. Büyük tek taraflı pons infarktları genellikle ciddi baziler arter stenozu veya majör KEK varlığı ile ilişkili değildir. Bu hastalarda genellikle vertebrobaziler sistemde orta derecede yaygın ateroskleroz bulguları vardır. İnfarktlar muhtemelen baziler arter ateromatöz dal oklüzyonuna bağlı olarak gelişir.
OBJECTIVE: The relationship between infarction size determined in the acute stage and the probability of the presence of large artery stenosis or cardiac source of emboli in patients with isolated deep infarcts was evaluated.
METHODS: Maximum transverse diameters of the infarcts seen in 59 consecutive patients’ T2 weighted MRI scans were prospectively recorded. Receiver operating characteristic curves were generated to analyze the optimal size that discriminate IDI with and without underlying large artery stenosis or cardiac source of emboli (LAS/CSE).
RESULTS: Twenty-six IDI were in the medial cerebral artery (MCA) territory, 24 in pons and 9 in thalamus. Optimal infarct diameter for MCA IDIs was 25 mm. One of the 10 cases with small (2-14 mm) and half of the 14 cases (50%) with large (17-25 mm) pontine infarcts had LAS/CSE, but only 2 patients, one in each group had severe (≥70%) basilar artery stenosis. None had major CSE. None of the 9 cases with thalamic infarcts (8-20 mm) had LAS/CSE.
CONCLUSION: : IDIs in different anatomical locations should be assessed separately. Middle cerebral artery territory IDIs with a maximum diameter of less than 25 mm are rarely associated with LAS/CSE and possibly develop due to occlusion of single lenticulostriate artery. Large unilateral pontine infarcts are usually not associated with severe basilar artery stenosis or major CSE and are probably caused by basilar artery atheromatous branch occlusion.

5.White Matter Lesions and Migrain
Fahrettin Över, Şebnem Bıçakcı, Yakup Sarıca, Yaşar Sertdemir
Pages 201 - 206
AMAÇ: Migrenli olgularda, posteriyor sirkülasyonda subklinik inmeler ve beyaz cevher lezyon (BCL) yüklülüğü arasında birebir ilişki vardır. T2 sekanslı görüntülerde bu hiperintens lezyonlar migrenli olgularda %6-29 arasında değişen oranlarda görülmüştür. Olgu kontrollü ve popülasyon çalışmalarında migren öyküsü, özellikle de auralı migren öyküsü iskemik inme için bir risk olarak kabul edilmektedir.
AMAÇ: Migren tanılı ve T2 sekans-MRG’de BCL saptanan ve saptanmayan olguların klinik ve tanısal açılardan değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEMLER: Prospektif bir çalışma olup Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başağrısı Polikliniği’nde Haziran 2004-Ağustos 2006 yılları arasında ICD-II sınıflaması ölçütlerine göre migren tanısı alan kişiler çalışmaya alınmıştır. MRG’de BCL belirlenen ve belirlenmeyen hastalar olarak iki farklı grupta ve kişisel onayları alınarak çalışmaya dahil edilmişlerdir. Olguların demografik verileri, öz ve soygeçmiş özellikleri, alışkanlıkları, başağrısı özellikleri, ayrıntılı fizik ve nörolojik değerlendirmeleri yapılmıştır. Olguların hematolojik incelemeleri (tam kan sayımı, ayrıntılı biyokimyasal değerlendirmesi) ve homosistein düzeyleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Hasta ve kontrol grubunda, klinik özellikleri açısından herhangi bir farklılık gözlenmemiş, BCL olan olgularda kontrol grubuna göre homosistein ortalama düzeyi yüksek olarak saptanmıştır.
SONUÇ: Bulgularımız, migrenli olgularda, MRG’de BCL’nin varlığı, vasküler risk faktörleri ve olguların klinik özellikleri açısından bir fark ortaya koymamaktadır. Bu noktadan hareketle, migren ile iskemik inme birlikteliği için etiyolojik ortak bir açıklama getirmek ve BCL’leri bir belirteç olarak tanımlamak olası görünmemektedir. Ancak auralı migren ile BCL’ler arasında bir yakınlık olabileceği öngörüsüne varılmıştır.
OBJECTIVE: There are close correlations between subclinical ischaemic strokes and white matter lesions (WML) in migraineurs as shown by imaging studies. T2-weighted images of migraine patients displayed hyperintense lesions in 6-29% of the cases in different studies. It is well known that the presence of migrain, especially migrain with aura, is an important risk factor for ischaemic stroke.
OBJECTIVE: The aim of this study is to investigate the clinical and diagnostic features of migrain patients with and without WML in T2-weighted MR images.

METHODS: Patients, according to the criteria of ICD-II, diagnosed as migrain with and without aura were subjected in this prospective study. Following to obtain informed consents, patients were grouped according to the presence or absence of WML as group 1 and group 2, respectively. Each group has been evaluated considering their demographic data, medical history, physical and neurological findings, the features of headache, hemogram, biochemical analysis and the level of hemosistein.
RESULTS: When the headache characteristics and demographic data were compared, no differences were encountered between two groups. However, mean homosistein level was found to be higher in patient with WML in MRI.
CONCLUSION: Except the higher levels of homosistein, the presence of WML in migrain patient did not differ for the vascular risk factor and other clinical features. Hence, the association betwen migrain and ischaemic stroke seems to be hypothetical rather than evidence based although there seem to be a proximity between migraine with aura and white matter lesions in our subjects.

6.A Multiple Sclerosis Case With A Prior Diagnosis of Sunct Syndrome
Yüksel Kaplan, Başar Sarıkaya
Pages 207 - 212
Bilimsel zemin: Multipl skleroz çok nadir bir sekonder SUNCT nedenidir.
AMAÇ: SUNCT sendromu kliniği geliştikten sonra atakların başladığı, klinik, radyolojik görüntüleme ve laboratuvar verileri ışığında olası diğer etiyolojilerde dışlandıktan sonra SUNCT sendromunun öncellik ettiği multipl skleroz tanısı alan bir olgu tartışılacaktır.
YORUM: SUNCT’ta görüntüleme yöntemleriyle gösterilebilen, altta yatan yapısal bir neden genellikle bulunmamaktadır. Bununla birlikte etiyolojide rol oynayabileceği ileri sürülen ve geniş bir liste oluşturan “sekonder” nedenler arasına multipl skleroz eklenebilir.
Scientific BACKGROUND: Multiple sclerosis is a very rare cause of secondary SUNCT.
OBJECTIVE: SUNCT syndrome will be discussed after the development of its clinical properties when the attacks begin in the light of clinical, radiological imaging and laboratory data following exclusion of other possible etiologies. SUNCT will be discussed as a case diagnosed with multiple sclerosis predecessed by headache.
CONCLUSION: In SUNCT, there are generally no underlying structural causes that can be shown through imaging studies. However, multiple sclerosis may also be included among a long list of “secondary” causes claimed to play role in the etiology.

7.Pontine Hemorrhages With Good Prognosis: Analysis of Two Cases
Arzu Çoban, Nerses Bebek, Oğuzhan Çoban, Rezzan Tunçay, Sara Bahar
Pages 213 - 217
Scientific BACKGROUND: Pontine hemorrhages frequently lead to death or severe disability. The prognosis depends on size, location, extent of the hematoma and clinical presentation. Mortality rate was reported as 40-60% in recent studies.
OBJECTIVE: In this paper, two patients with pontine hematomas with the typical signs of the pontine hematoma including coma, oculomotor disturbances, respiratory and motor disturbances have been reviewed. Both patients made a good outcome.
CONCLUSION: Our observations suggest that some patients with pontine hematoma may present with severe clinical manifestations, but have a good prognosis. Early treatment may significantly contribute to this good prognosis.
Bilimsel zemin: Pons kanamaları sıklıkla ölüm ya da ciddi komplikasyonlara yol açabilirler. Prognozları kanamanın büyüklüğüne, lokalizasyonuna ve klinik özelliklerine bağlıdır. Pons kanamalarının mortalite oranı %40 ile %60 arasında bildirilmiştir.
AMAÇ: Bu makalede, başvurularında koma, okulomotor bozukluk, solunum yetmezliği ve motor zaaf gibi pons hematomunun tipik belirtileri saptanan iyi seyirli iki pons hematomu olgusu gözden geçirilmiştir.
YORUM: Pons kanamalı hastaların bazıları ciddi klinik belirtilere rağmen iyi klinik seyir gösterebilirler. Erken başlanan tedavinin bu iyi prognoza önemli katkısı olabilir.

8.Cranial MRI and EEG Features in A Sporadic Creutzfeldt-Jakob Disease Case With Focal Involvement and Lateralization
Feray Güleç, İbrahim Aydoğdu, Önder Akyürekli
Pages 218 - 224
Bilimsel zemin: Sporadik Creutzfeldt-Jakob Hastalığı (s CJH)’nda klinik görünüm, hızlı ilerleyen demans ve yaygın myoklonilere ek olarak gelişen piramidal, ekstrapiramidal veya serebellar bulgular biçiminde şekillenir. Fokal tutulum ve lateralizasyon sık rastlanan bir klinik tablo değildir. Böyle olgularda fokal ve lateralizan bulguların radyolojik ve elektrofizyolojik olarak da saptanması ve sebat etmesi, klinisyenin yapısal bir lezyon araştırmasına ve tanıda gecikmeye neden olabilir.
AMAÇ: Bu yazıda bir olgudan yola çıkarak s CJH’nin sebep olabildiği değişik klinik tabloların ve bunlar arasında da fokal tutulum ve lateralizasyon gösteren olguların varlığına dikkat çekmek ve noninvaziv, güvenilir birer tanı aracı olarak kranial MRG ve serial EEG çekimlerinin önemine vurgu yapmak amaçlanmıştır.
OLGU: Bu olgu sunumunda sağ üst ekstremitede myoklonus, dengesizlik ve unutkanlık yakınmaları ile başvuran 48 yaşında bir erkek olgu bildirilmiştir. Kranial MRG ile FLAIR ve difüzyon ağırlıklı görüntülerde sol hemisfere lokalize kortikal ve subkortikal hiperintensiteler ve EEG’de sola lokalize periyodik keskin dalga deşarjları saptanmış, myoklonilerin yaygın hale gelmesi ve klinik tablonun kötüleşmesi ile beraber tekrarlanan tetkiklerde, bu lateralizan özelliğin ortadan kalktığı görülmüştür.
YORUM: Kesin s CJH tanısı otopsi ile konur. Hastalığın klinik görünüm yelpazesi geniştir ve bazı olgular fokal beyin hasarını işaret eden lateralizan özellikler gösterebilirler. Bu olgularda serial EEG kayıtları, FLAIR ve difüzyon MRG gibi görüntüleme tetkiklerinin kullanılması hastalığın tanısı açısından önem taşımaktadır.
Scientific backround: Clinical picture of sporadic Creutzfeldt-Jakob Disease (s CJD) is composed of pyramidal, extrapyramidal or cerebellar findings in addition to rapidly progressive dementia and myoclonus. Focal involvement and lateralization are not common. Radiologic and electrophysiologic detection of prolonged or resistant focal and lateralizing findings may cause the clinician search for a structural lesion and this might result as a delay of the diagnosis.
OBJECTIVE: The importance of EEG recordings, FLAIR and diffusion MRI are emphasized in the medical literature in order to detect the atypical cases. Reminding the s CJD cases with focal involvement and lateralizing findings and emphasizing the importance of cranial MRI, serial EEG as non invazive and reliable diagnostic tools are aimed by this case presentation.
CASE: A 48 years old male patient reffered to our hospital with upper right myoclonus, ataxia and forgetfulness. Cranial MRI, FLAIR and diffusion weighted images revealed cortical and subcortical hyperintensities in left hemisphere. Periodic sharp wave complexes (PSWC) localized to left hemisphere were detected by EEG. After generalizing of myoclonus and worsening of clinical course, lateralizing findings have vanished.
CONCLUSION: Autopsy is essential for the accurate diagnose of s CJD. The clinical spectrum of disease is comparatively extensive and some cases presented with focal or lateralized clinical findings which are conceived focal cerebral involvement. Serial EEG, FLAIR and diffusion weighted cranial MRI play an important role in the clinical setting of CJD, contributing to formulation of an early diagnosis, especially in cases with this unusual clinical presentation.



 
© Copyright 2019 Turkish Journal of Neurology
Home        |        Contact
LookUs & OnlineMakale